fernweh ya da bir arzu nesnesi olarak “uzak”

by

Almanca “fernweh” kelimesi bana ilginç gelmişti duyduğumda. Sözlüğe bakılırsa, başka bir ülkede/yerde olma ya da başka bir ülkeye/yere gitme isteği, özlemi olarak çevirilebilir bu kelime. Sila hasreti gibi, bu başka yerde olma özlemi de anlaşılır bir şey, ancak bir dilde bunu karşılayacak bir kelimenin olması ilginç görünüyor. “Heimweh” (“yurt özlemi”) ile ilişkili olsa da tamamen başka bir durum sözkonusu burada (her iki kelime için bkz: almanca wikipedia); bu kez tersinden, içeriden dışarıya doğru hareketi bir özlem olarak betimliyor kelime (-bu arada “uzağı sevmenin açıklaması yoktur” dizeleri kime ait hala hatırlayamadım, ama habire bu söz aklıma gelip duruyor, işte yine).

Ortak nokta, belirli bir uzaklığa duyulan özlem olması. Ancak yönelimleri arasında kesin bir fark olduğu açık olsa gerek. Heimweh (=”yurt özlemi” ya da “sıla hasreti”) kaybedilen ya da bir şekilde terk edilmiş olan içeri’nin özlemiyken, fernweh (=”uzak özlemi”) ait olunan, kök salınan yerden uzaklaşma, başka bir yerde olma arzusu ile dışarı’nın özlemi olarak beliriyor. İçeri-dışarı, yakın-uzak, içkin-aşkın vs. kavram çiftlerine ulaşıyoruz böylelikle yine. Bunlarsa bize ev, evde-olmak, evsizlik bahsini getiriyor. Bu noktada ev ile yol, bura ile ora arasındaki indirgenemez farkı hesaba katmak gerek. İçeri ile dışarıyı ayrımlaştıran fark oyunu (“diffèrance”) düşünüldüğünde, kapı ve eşik imgelerine ulaşacağızdır. İçeride kalana dışarıyı, dışarıya çıkana ya da dışarıya düşmüş olana (türkçede “gurbete ne zaman düştün?” diye sorulur mesela) içeriyi düşündüren, özleten aralık/sınır cizgisi.

Bu anlamda “geçit ve sınır çizgisi olarak kapı“nın varlığı, içeriyi dışarıya, dışarıyı da içeriye bir özleme ve dolayısıyla bir arzuya dönüştürmektedir. İnsan, içerinin ve dışarının iki-aradalığındadır! Derridacı anlamda kapı‘nın “en son apori” olması belki bu bağlamda yorumlanabilir. Böyle ise, uzak‘ın bir arzu nesnesi olarak anlaşılmasına kapı açmış oluruz.

Buradan daha fazla açılmadan tekrar Heimweh ve Fernweh kelimelerine dönüyorum. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, bu iki kelimeden ilki, güvenlik ve tanıdık olanın içinde kalma, bilinen deneyim alanının kesinliğini istemeyken, ikincisi kesizsizliği üstlenmeyi, yeni bir deneyim alanına açılma isteğini ifade ediyor diyebilirim. Evde olmak ve evi terk etmek! Modern insanın yabancısı olmadığı duyguları ifade ediyor bunlar, ancak meselenin “modern insan”ın ötesine gitiği açık. İnsan duyguları olarak anlaşılmaz da değiller elbette. Ama bu anlaşılırlık, bunlar üzerine düşünmeyi geçersizleştirmiyor. Olduğu yerden uzakta olma, içeri ya da dışarı, başka bir yere gitme özlemi sözkonusu burada; birincisi kaybedilmiş yuvanın kederini taşırken, ikincisi yuvaya bağlanıp kalmış olmanın ve orayı terk edemeyişin sıkıntısını bildiriyor. Heimweh’in her dilde bir karşılığı olsa gerek, ancak bu fernweh kelimesinin başka dillerde tam olarak, yani bir kelime olarak karşılığı var mıdır, bilmiyorum. Türkçede benim bildiğim, yok! Uzağı sevmek, ya da uzağı özlemek şeklinde çevirisini verdim ama tam olur mu bu emin değilim.

Bütün bu evde-olmak, yolda-olmak, sıla hasreti, uzak özlemi vs. bana felsefenin tanımlanmasıyla ilgili hadiseleri de hatırlattı açıkcası. Yorumu fazla zorlamak istememekle birlikte, yeniden arzu meselesine geleceğim kısaca. Jaspers felsefeyi “yolda olmak” olarak tanımlamıştı bilindiği üzere. Uzak-özlemi terimlerinden bu tarife bakılınca, felsefenin ve hatta düşüncenin ancak bir dışarı ile varolabileceğini çıkarsayabiliriz sanıyorum. Öte yandan Novalis’in felsefe tanımlaması da dikkat çekicidir: “felsefe bir sıla hasretidir” ona göre. Bu, üzerinde fazlasıyla konuşulabilecek bir tanımlama biçimi. Felsefe bir evde-olma-arzusudur bu durumda, evet; ama bu hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir arzudur da. Burada, Lacancı arzu kavramını devreye koymamız gerekiyor; böylece arzunun nesnesinin belirsiz ve ulaşılamaz olarak kaldığını/kalacağını ileri sürebiliriz. Felsefenin “özne”si bir şeyi arzuladığını bilir, ama bu arzunun ne olduğundan asla tam olarak emin olamaz. Eğer bu özne yuvaya kavuşacak olsaydı felsefenin sonu gelirdi! Dolayısıyla Novalis’in tanımındaki sıla hasretini, sıladan çıkmak anlamında uzak-özlemi ile birlikte düşünmek gerektir. Özlenen yuva da artık yabancı bir yerdir sonuçta. Felsefi-ben, hiç-bir yolun yolcusudur şu halde!

Ev bahsinin filozofların bunca ilgisini çekmiş olması anlaşılırdır bu noktada. Daha önce bazı alıntılar gündeme gelmişti (bkz: Baudrillard, Nietsche, Adorno ve Heidegger ) Heidegger’in, evde-olmamayı en temel dünyada olma hali olarak belirtmesi, felsefenin bir sıla hasreti olarak anlaşılmasına açıklık getirir gibidir. Heidegger ayrıca, “Eve dönüş, ötekiliğe geçiştir” der. Bu bir bakıma eve dönmenin imkansızlığını ifade eder. Hatta belki daha da ötesini. Evin imkansızlığını. Ya da eve dönenin başkalığını. Adorno’nun “Ev, artık imknasızdır” ifadesi sanıyorum bütün bunları tamamlıyor.

Reklamlar

11 Yanıt to “fernweh ya da bir arzu nesnesi olarak “uzak””

  1. tolga Says:

    Okunasi bir yazi olmus, kacakkova arkadas, eline saglik.

    Turkce’de (ve digerlerinde) “fernweh” gibi bir sozcugun olmamasi, herhalde disariya cikma istemini acik etmemek icindir. Biz hep “anaya” kavusma uzerinde yogunlastirmisizdir tutkularimizi. Benim neslin en buyuk sorunlarindan biri aileye bagimlilik, en “radikal” olanlarimizin bile ailenin belirledigi normlardan cikisin korkutuculugu… Yani bizler disariya adim attigimizda bile, icerideyiz hala. Icerinin belirledikleriyle belirlenmek istiyoruz, disarida bile olsak.

    Hep soruyorum kendime mesela, baba’ya karsi cikisla yarattigimiz evrende yine baba’nin belirledigi sila kanunlarini baska bir duzlemde mi yaratiyoruz? Bir bakima, kulagima direkt ulasmak yerine, parmagimi basimin arkasindan uzatip kulagi oyle tutmak gibi falan. Tamam bu yorum asiri yapisalci oldu ama… Iste kacisin aslinda bir oncekini yeniden ve yeniden urettigini dusunmek korkutucu da olsa, yine de insan bunu dusunmeden edemiyor. Tum bu “devrim” teorileri falan da bu kacis’i, ucus’a cevirmek icin degil mi sanki?

  2. Elestirel Gunluk Says:

    Bence de guzel bir yazi olmus.

    Yazini okurken tek yuregimde dalgalanan sey uzagin “kacip-kurtulma”ya denk dususuydu. Kacip-kurtulma da hep son care olmasindandir. Yani gonullulukten, ya da maceraperestlikten ya da turist ruhluluktan falan kaynakli uzagi duslemeler olmadigidir. Bu yuzden gurbettir, siladir, aci doludur. Huzunbaz ve melankoliktir….

  3. kacakkova Says:

    sağolun erenler…

    her zaman kaçışı denemek gerekir….

  4. Lilith Says:

    Yerleşiklik muhafazakarlığın maddi temelini oluşturuyor. İster felsefede ister politikada olsun böyle baba.
    Can Yücel’in bir şiiri vardı. Şimdi hatırlamıyorum ama “başımı alıp gideceğim”in hayalini bile kurmanın iyi birşey olduğuna dairdi.
    Ummanlara dalmak, delice yaşamak hoştur. Görüştüğüm iki kişi vardı sadece burda. Dün onlarla ilişkimi kesmeye karar verdim. Niyesi ayrı bir konu. Yalnızlığın doruklarında yaşamaya karar verdim en azından bu yılın sonuna kadar. Delirmek işten değil…
    Yahu senin şu “erenler” hitabın acayip hoş…Yani ben engin bilgin olsa da halk dilinde hitap ve deyimler kullanmlayı acayip severim…
    Offf şu an Aynur Doğan başladı söylemeye, ben keseyim onu dinleyim hocam

  5. zeki Says:

    “her gercek yolculuk eve yapilandir”…Her nasilsa aklimda hep bu kalmisti Mülksüzler`den..Böyle mi cevrilmisti ya da ben mi öyle kullanmayi tercih etmistim,simdi hatirlamiyorum.Ama orijinali söyle ;”To be whole is to be part,true voyage is return”..
    Benim cevirimle söyle; “bütün olmak parca olmaktir,gercek yolculuksa geri dönüs”..

  6. Beautiful Disaster Says:

    “İnsan, içerinin ve dışarının iki-aradalığındadır!”

    Aci bir gercek. Ne iceride mutluyuz ne disarida, iki arada ozlem cekiyoruz sadece.

  7. kacakkova Says:

    lilith,
    eskiden atalarımız avlıyor topluyor yiyor yola devam ediyorlarmış…bazı anarşit kardeşlerimiz, işte insanlığın altın çağı diye o günleri anıyorlar…sonra ne olduysa yeter demişler, ayağı yanmış it gibi gez gez ne oacak bunun sonu, hem dünya yuvarllaktır, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, duralım bi yerleşelim demişler…bi kez yerleşince de “gitmek mi zor kalmak mı zor?” sorusu çıkmış ortaya…
    o gün bugündür iki-aradyız sanıyorum….

    zeki, senin çeviri cok iyi geliyor bana….ursula ablamızın kalemi de pek yaman canım….bütün yolculuk bahsinin kaynağındaki mitik hikayeyi refere ediyor sanki…odysseus miti, itakiye yolculuk….hem ursula’yı hem de bu mitik kaynağı nasıl ıskalamışım yazı da…iyi oldu valla gündeme soktuğun…

    beatiful disaster, hoş geldiniz….
    iki arada bi derede kalmışız neylersin….

  8. lou Says:

    “uzağı sevmenin açıklaması yoktur” üzerine
    Uzağı neden sevdiğimize dair yerel bir yere çakılma denemesi

    çocuklar buharlaşamayan durgun sularıdır bu ülkenin

    artık demektir, baba’mızın adı

    böyle olmasak olduğumuz yerde, olması gereken biçimde

    hışırtılı sazlıklar gibi, dümdüz ovalar

    görmediğimize inanmasak

    bilmediğimize, durmasak ihmal edilebilecek bir küsuratın içinde

    hayat kötü bir düş olmasa yani

    ölümse düşten uyanmak

    böyle sevmezdik uzağı

    doğuyla batı arasında

    kısrak başına benzetirler

    sessizliğin çağlayarak aktığı bir yer var

    kendimizden uzakta bir yer

    burada saçlarımız örtünesi bir mücevher

    burada hürü; hiç görülmemiş bir kız kardeş

    ali ve haydar

    ve duble aşklar, bir paraf gibi ölüsünü gözlerimize sermiş

    olağanüstü bir dengesizliğin tohumlarıdır burda baharlar

    sevgi encennetî ve necehennemî

    vahşi hayvanların kulak kesilmesi kadar uzak bizden hepsi

    önce ormandaki ağaçlara tuhaf yemişler assak (armut gibi:)

    perspektifte bir hata

    elmanın gövdesine saplanmış bir incir yaprağı söylencesi

    bulamadıktan sonra bıraksak kendimizi kendimizden aşağı

    kanrengi bir toprak bulsak kuyulardan derin

    melemeye yakın dişil bir ses

    döne döne giden bir güneş

    sabun köpüğünden incecik bir gün

    incecik bir kedere dokunsak

    gözümüzü açıp kapamak kadar basit bir şey olsak

    sevmezdik uzağı

    ondan da sevgili olmazdı bize böyle
    …..

    diyorum ben sevgili mutlak töz

  9. lou Says:

    kacakkova ben dilbilimsel antropologların yalancısıyım; altın çağı anatanrıçaların katılım mistiği tarzında bitki ve hayvanlarla mutlu ve mesud yaşadıkları neolitik-bitki toplumunun yaşandığı çağ diye biliyorum. o dönemde sütün ve çocuğun üreticisi kadın, böyle olduğu için de, aynı zamanda dilin üreticisi, “nesne-imge-seslem ilişkisi” olan ilkel/katmansız/yatay dilin üreticisi de kadın ya da ana tanrıça(lütfen bunları görmezden gelip tarihi avcılık döneminden/paleolitik çağdan başlatmayın- o çağ neolitik çağın ardından geliyor ve erkek egemen dilin söylemi olan “atalarımız”terimini kullanamayın- dyonisos-apollon karşıtlığı:) ve çok ilginçtir erkeğin çocuk üretimindeki yeri bilinmediğinden erkekler sus-pus; işte ne zaman sperm denen hayvancığın erkek tarafından üretildiği anlaşılıyor, o zaman şimdiki toplumsal yapının ve şimdiki erkek egemen söylemin temelleri atılıyor vs…

  10. kacakkova Says:

    sevgili lou,

    çok etkileyici bir yere çakılma denemesi olmuş bu…..”gözümüzü açıp kapamak kadar basit bir şey olsak/ sevmezdik uzağı”….ne yapsak sadeleşemiyoruz, degil mi….ne kadar soyunsak çıplak kalamıyoruz…..ne kadar vazgecsek de basitleşemiyoruz….büsbütün uzaklardan vazgeçse insan yine olacak gibi değil…”ben gurbette değilim gurbet benim içimde” türküsünde dendiği gibi….
    bu şiiri pek bi sevdim….
    ezberleyeyim de dar vakitlerde söyleyeyim kendime…

    altıncağa gelince….en son duyduğumda altınçağ, avcı-toplayıcıların zamanındaydı!….yerinde durmayan bir çağ vesselam…şimdi “neolitik-bitki topumu”na gidildi demekki…bu antropologlarda insanı yalancı çıkartıp duruyorlar…..bi karar veremediler….marx bile bunların yalancısı!…bi sağlam levi strauss içlerinde!…neolitik çağ ile “atalarımızın” masalları bozuluyor bu durumda demek ki…daha evveli varmış meğer….bitkiler-hayvanlar-kadınların (erkek de birinci ya da ikinci kategoriye falan giriyordur artık!) mutlu mesud yaşadıkları zamanlar…geçenlerde artık erkeğe gerek olmadan çocuk üretiminin mümkün olduğunu anlatan bir yazı okumuştum….eğer bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşama kısmı da cözülürse, altınçağın şafağındayız diyebilir miyiz acaba?…

    hem şiir hem yorum için teşekkürler lou…

  11. trinity Says:

    ….alle Brücken hinter sich abbrechen…gemileri yakmak…Mümkün mü?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: