mahur beste

by

mahurbesteAHMET HAMDİ TANPINAR’ın Mahur Beste‘sini ilk ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Muhtemelen, ‘muhafazakarlığı’ dışında pek bir şeyini bilmediğim (bu da bir bilgi sayılırsa tabii) ve edebiyatını  sevip sevmemenin de ötesinde kavrayamacağım bir zamandı. Ne okuduğundan çok nasıl okuduğun belirliyor aslında kavrayışını. Çünkü, açık ya da örtük, metne yöneltilmiş soruların cevaplarıyla biçimleniyor okuduklarımızı anlamlandırışımız. Çoğunluk ezberlenmiş sorulardır metne sorduğumuz ve ona yaklaşımlarımızı belirleyen. Buna ancak güçlü metinler direnebilir, edebiyatın güçlü sesleri, şu ya da bu fikre indirgenerek tükeilmeye direnebilen yazarlar. Okuruna müdahale eder ya da başka bir zaman, başka bir şekilde geri döner.

Kitabın oldukca eski bir basımını Gedanken Bibliothek’te buldum; aşınmış cildi, sararmış ve kurumuş sayfalarıyla. İlk okuduğum kitabı da eskiydi böyle. Belki daha bile eski. 1944 yılında tefrika halinde yayınlanıyor, 1975’te roman olarak basılıyor. Bu okuduğum belkide o ilk baskı. Aklımdan ne geçmişti, ne düşünmüştüm, hakkında konuşmuş muydum birileriyle ya da o zamanlar hep mektuplarda kitaplardan söz ettiğim gibi bahsetmiş miydim bu kitaptan emin değilim. Ama şimdi yeniden okuduktan sonra, kitabın o tuhaf bitişini, dahası bitmemişliğini, karakterler yeni yeni ortaya çıkıp olaylar ve bağlantıların şekillenme ihtimali belirirken kitabın öylece, anlatıcının kahramanına mektubuyla bırakılışını tuhafsadığımı hatırlıyorum.

Kurmaca bir biyografi romanı olan kitap sekizinci bölümde, Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup ile son buluyor. İlginç bir sondur bu, nasıl algılarsak algılayalım. Öylece bırakılmış, sanki yazmaktan vazgeçilmiş gibidir. Yazar-anlatıcı, Behçet Bey’e, yazdığının roman falan olmadığını, bizzat kendisinden dinlediği haliyle onun hayatını anlattığını söyler mektupta. Mahur Beste romanının, bir üçlemenin, içinde Huzur ve Sahnenin Dışındakiler‘in yer aldığı üçlemenin ilk kitabı olduğundan hareketle yazar tarafından yazmaktan vazgecildiğini düşünmek tümüyle doğru olmayacaktır sanırım.

Behçet Bey’in bir bakıma Tanpınar’ın kendisi olduğunu kabul edersek, romanın bir tür ‘otobiyografik kurmaca’ olduğunu da söyleyebiliriz. Kurmaca biyografinin otobiyografik kurmacanın yerini aldığı ya da içiçe geçirildiği bir kurgulama tekniği. Ancak daha önemli olan Tanpınar’ın bu yolla kafasındaki meseleri dile getirebilmenin; zaman, geçmiş, bugünün geçmişle ilişkisi, doğu-batı, gelenek, kültür, dil meselelelerini tartışabilmenin yolunu bulmuş olmasıdır. Bu meseleler, Tanpınar’ın diğer yazılarında ve romanlarında da dip temalar, asli sorunlar olarak işleneceklerdir. Huzur romanı, bu anlamda Mahur Beste‘nin bir devamı olduğu gibi, daha bir ustalıkla kurgulanmasıdır da belki. Tanpınar, kişisel olan ile kültürel olanı bir problematik  halinde bünyesinde barındıran ender yazarlarımızdan biri, Nurdan Gürbilek’in deyişiyle tanzimattan beri süre gelen modernleşme ya da batılılaşma sürecinin ideolojik evreninde önemli bir kırılma noktası. Kendi çelişkili yapısını, ikiliğini üstlenme biçimiyle yapmaktadır bunu, dolayısıyla kültürel olanın gerilimini üstlenme biçimiyle. Bu nokta üzerinde ciddi anlamda düşünülmesi ve çok şey söylenmesi gerekiyor.

Ardarda dizilen portlerden oluşan bir anlatıdır Mahur Beste. Elbette, bu portlerin her birinde, tanzimattan sonraki tarihsel toplumsal sürece ilişkin bir bakış ortaya konulmaktadır. Temel nokta, ki daha sonraki yazılarında belirginleşecektir ve Tanpınar’ın yazınsal uğraşına, zihniyet dünyasına damgasını vuracaktır, Gelenek-Modernlik ya da daha doğru bir deyişle Doğu-Batı çatışmasının ‘bize özgü’ biçimidir. Bu, “bize özgü modernleşme” denilen şeyin sorunsallaştırılmasıdır Tanpınar’ı tereddütlü bir konumlanışa sürükleyen ve bu tereddütlü haldir önemli olan. Tanpınar, bu derin ve katmanlı sorunu edebiyatın imkanları dahilinde estetikleştirerek gündemleştirir.

Mahur Beste, bu türden içerimleriyle Tanpınar edebiyatını kavrayabilmek ve tartışabilmek açısından daha yakın bir okumayı ve dikkatli bir çözümlemeyi gerektiriyor. Kitapta bahsi edilen “yekpare zaman” ile “taksim kabul etmiş zaman” meselesi örneğin, Tanpınar’ın Proust ile olan ilişkisini ve kendisine  etki eden Bergson felsefesini, bu bağlamda da zamanı sorunsallaştırma biçiminin muhtevasını anlamlandırabilmek açısından dikkatle incelenebilir. Ya da, kültürümüzü yanmış bir konağa benzetmekle, o konağın yanmışlığına rağmen geride kalan şeye benzetmek arasındaki farkla sorunsallaştırılan “modernleşme”nin, doğu-batı tartışmasının muhtevasına dönerek meseleyi yeniden düşünmek yerinde olabilir.

Müzikle medeniyet arasındaki ilişki Tanpınar romanlarında çatışmalı bir ikiliğe dönüşen medeniyet meselesinin tartışılması zeminidir. Kendi dinamikleriyle gelişmeyen, bu nedenle de her zaman kendi geçmişine karşı olumsuzlayıcı, yadsımacı bir eğilim gösteren modernleşmenin derin sancılarıdır Mahur Beste‘nin tematik yapısını oluşturan unsur. “Modernleşme” diyorum ama bu doğru bir ifade değil, bizde olan şey asıl olarak “batılılaşma”dır. Batılılaşma ise modernleşmenin kendisinden çok bir modernleşme öykünmesidir. Anlattığı karakterlerinde Tanpınar, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e evrilen zaman boyunca (İsmail Molla, Ata Molla ve Sabri Hoca şahıslarında) bu sürecin nasıl biçimlendiğini yorumlar ve düşüncelerini karakterler dolayımında ifadelendirir.

Mahur Beste‘de toplumsal ve kültürel yapının değişimi, o değişimin bireylerde meydana getirdiği etkiler üzerinde aktarılması ve o değişime verilen tepkilerin sunumu, Tanpınar’ın ustaca yerine getirdiği yönlerden birini oluşturuyor. Kendilik, yani bir toplumun ve bireylerinin bu değişim içinde kendiliği sorunu, Tanpınar’ın temel motiflerinden biridir. Bunun yukarda bahsettiğim doğu-batı meselesiyle  doğrudan ilgisi olduğu açık  -“batılılaşma”, “ulusal kültür”, “kültürel kimlik”, “sahicilik” vs. Önerdiği varsayılacak çözümler nedeniyle değil, daha çok ve asıl olarak, meseleyi problematize etme girişimi ve bunu yaparken de bünyesinde barındırdığı çelişkiler nedeniyle dikkate değerdir.

Kitaba adını veren “Mahur Beste”, hem Sahnenin Dışındakiler‘de hem de Huzur‘da, çokca belirtildiği gibi neredeyse bir roman karakteri olarak çıkacaktır ortaya. Gecmişle bağ kurmanın bir yoludur beste, aynı zamanda da geçmişle ilişkimizin tartışılmasının çıkış noktası olarak işlev görür. Mahur Beste adlı bir beste vardır, hatta mahur bestenin farklı bestelerinden söz etmek gerekir. Mahur makamı klasik  musikinin makamlarından biridir, sert bir makam olarak tanımlanıyor; Tanpınar neşenin ve acının birbirne geçtiği bir musiki olarak alıyor makamı. Tanpınar, kitabını, bu bestenin ilk sahibine, Eyyubi Bekir Ağa’ya adamıştır; ancak romanın kurgusunda bu esinlenmeye rağmen bahsi geçen ‘mahur beste’ kurmacadır, başka bir hikaye ile belirir. RomandaTalat bey’in kendisini aldatan karısı için Neşatin’nin bir beytinden bestelediği makamdır söz konusu olan.

Tabii bir de Mahur Beste deyince aklımıza ilk gelecek olan Atilla İlhan’ın “Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız” şiiri var. Ahmet Kaya besteleyip söylemişti, en çok bilinen Mahur Beste’de odur herhalde. Şarkının mahur makamında olmadığı kesin! Şiirin mahur makamıyla ilgisini ise bilmiyorum, belki Tanpınar’ın söylediği ya da kastettiği anlamda acının duyumsanışıyla ilgilidir. ” Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm” diye anlatacaktır Atilla İlhan. Bu şiir yüzünden çoğumuzun aklında Müjgan bir kadının adı ve Mahur simsiyah bir makamdır.

Tanpınar’ın kitaplarında muziğin yeri ve mahur beste’nin bir anlatı karakteri gibi belirişinin boyutlarını daha derinlemesine yorumlamak gerektir. Ama benim buraya dair söyleyebileceğim fazla bir şey yok, dolayısıyla kitabın ‘yarım kalmışlığı’na döneyim yine. Sondaki mektubun durumu hepten tuhaf kıldığını belirtmek isterim hemen. Anlatıcı bu mektupta, kahramanına, kendisini hiç de unutmadığını, bunun bir yanlış anlama olduğunu ısrarla söyler. Mektuptaki varsayıma göre anlatıcı, “bir insan hayatını (Behçet bey’in hayatı) romanlaştırma” denemesi yapmaktadır. Anlatıcı burada bir ara verdiğini ama hiç de eserini yarım bırakmadığını iddia ederek mektubunu ve kitabı bitirir. Mektup romanı orada, anlatıcının eksik bırakmadığını ve hiç de bıkmış olmadığını söylediği bir mektupla sonlamakta ve tam  da böyle olduğundan roman bitmemişliğiyle öylece kalmış olmaktadır.

(Aklımdan Jale Parla’nın “eksik metin” formülü geçiyor. Sanıyorum Don Kişot’tan Günümüze Roman’da Mahur Beste bu açıdan ele alınıyordu, tam emin değilim nasıl olduğundan. Kitap elimde yok şimdi)

Sağa sola bakınmadım, Tanpınar hakkında yazanlar, edebiyat eleştirisi ne diyor bu noktada. Bir yanıyla bana öyle geldi ki,  Tanpınar sanki kitabın seyrinden sıkılmış da kitabı öylece bırakmak istemiş. Düşünce olarak doğru gelmedi bu, ama öylesi bir duyguyla bitirdim kitabı açıkcası. Sondaki mektup bu durumda, gözden çıkarılamayan, tümüyle vazgeçilemeyen romanın kurtarılması ve öylece bırakılması için bir bahanedir belkide. Metindeki her hareket, olan ve olmayan her sey kurmacanın bir parcası olup metne dahil olduğu için anlamlandırmak ihtiyacı duyuyoruz ya da anlamlandırmak zorunda kalıyoruz, ama belkide böyle basitçe bir bırakma hamlesidir söz konusu olan. Bambaşka durumlar olduğu bir gerçek, özelliklede kitabın üçlemenin bir parçası olduğu düşünüldüğünde, ama aklıma Dostoyevski’nin Netocka Nezvanova‘sı geliyor. Tam her şey başlayacakken sizi orada bırakıyordu kitap. Ama belkide hazırlıklar bunlar, öyle okunmalı.

Söz konusu Mektup’ta yazar-anlatıcı Behçet Bey’e, “Freud ile Bergson’un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz, onlar bize sırrı insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler,” der. Sanırım bu satırlar Tanpınar’ın roman dünyasını düşünürken dikkat edilecek anahtar noktaları içeriyor.

Reklamlar

Etiketler:

2 Yanıt to “mahur beste”

  1. passive Says:

    tanpınar ve belirsizlik ve yarım bırakılmışlık. aslında huzur da böyledir.tanpınar romancının bir numaralı sapkınlığını yani tanrılık iddiasını göze sokmayı en iyi yerine getirenlerdendi..tanpınarın romanlarının anatemasını oluşturan toplumsal ve kültürel değişmelerin niteliğini düşünecek olursak bu toplumun trajedisi değil midir ağız tadıyla bir şeyi sonlandıramamak…belki bunu da gözümüze sokmak için mahur beste…”bırak öyle kalsın”ın tercümesi gibi.

    gittin amma ki kodun hasret ile canı bile
    istemem sensiz olan sohbeti yaranı bile
    neşati.

  2. kacakkova Says:

    haklısın heralde galiba sanırsam…..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: