Politikanın Estetize Edilişi Olarak Faşizm

by

Faşizm, kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbette haklarını tanımaya asla yanaşmaksızın) sağlamakta bulur

[ Pasajlar, Walter Benjamin ]

 

Estetize Edilmiş Yaşamlar“da, Benjamin, Alman Faşizminin Düşünsel Oluşumlarını ortaya koyarken, faşizme dair bugünün Türkiyesi için de uyarı sayılabilecek gözlemlerini ve kuramsal çıkarımlarını ifade eder. Bu açıklamlarda ilk dikkat çekilecek nokta şüphesiz faşizmin dışardan bulaşan bir hastalık değil, günümüz toplumsal yaşamının bünyesinden, bizzatihi verili kültürel yaşamın kendisinden türeyen bir şey olarak irdelenmesidir. Faşizm nasıl olduğu anlaşılmaz ya da akılalmaz bir ‘karabasan’ değil, bizzat modern toplumun kültürel yaşayışının sonuçlarından biri olan rasyonel bir ‘dehşet’ durumudur. Bu dehşetin kaynağındaki bahsi geçen kültürel yaşayışın temel olgusu ise yabancılaşmadır.

“Yabancılaşma” kavramının tüm bir marksizmde (özellikle geleneksel marksizmde) önemli bir yer tuttuğu biliniyor. Kapitalizme yönelik bütüncül toplumsal eleştirinin odağını oluşturur bir anlamda bu kavram. Dolayısıyla burada Benjamin’in, yabancılaşma-iktidar-faşizm arasında estetik bağlamlı bir ilişki kurarak bu eleştiri geleneğini sürdürdüğü de açıktır. Yabancılaşma eleştirisinin ve kavramının bazı kuramsal sorunlarla ve tartışmalarla yüzyüze olduğu biliniyor, (başka bir yazıya erteliyorum bu konunun üzerinde durmayı); ancak buna rağmen burada Benjamin’in değerlendirmesinin dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz. Toplum, yani yabancılaşmışlığı ile insanlar verili halde, Benjamin’in analizinde, zaten faşizmi meydana getiren temeller üzerine kurulmuş bir hayatın sürdürücüsüdür -çoktan hayat olmaktan çıkmış bir hayatın. Faşizm, bu temelde, bu kitlelerin kendilerini ifade etme yollarını sağlayarak egemen olur ( Bu çıkarsamanın Deleuz’u önermesiyle -“kitlelerin faşizmi arzulamış olmaları“- bağlantılandırılarak yeniden değerlendirilmesi, sanıyorum daha yerinde olacak ve Benjamin’in önermesini daha doğru bir bağlama oturtacaktır).

Benjamin’in çıkarsamasının sağladığı bir başka olanak böylece, faşizmi, bir irrasyonallik ya da rasyonellikten sapma olarak anlamaktan bizi kurtarmasıdır. Frankfurt Okulu düşüncesinde ve özellikle Benjamin’de yabancılaşmanın belirli bir düzeyinde o yabancılaşmanın sonucu olan bir gelişmedir faşizm: Hayatı biçimlendirebilmek, özgür bir şekilde etkileşimde bulunmak olanaklarından koparılmış olan günümüz toplumu, siyasal anlamda faşizmin ortaya çıkışından çok önce bile onu meydana getiren kurucu unsurları bünyesinde toplamıştır. Yığınların kendilerine yabancılaşması, sonunda kendi yıkımlarından haz duyacak bir noktaya ulaşmalarıyla taçlanır. Faşizm tam olarak bu hazzı karşılamaya dönük hamlelerle ortaya çıkar. Politikayı estetize ederek kitlelere kendilerini ifade etmenin araçlarını ve olanaklarını sunar.

Bu noktada Pasajlar‘daki faşizm değerlendirmelerini hatırlamak gerektir – “faşizm kendi içinde tutarlı olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar”. Benjamin, faşizmi, estetik ve sanat bağlamlı bir analizin içinde ele alırken, faşizmin ortaya çıkan kitle oluşumlarıyla ilişkisini formüle eden bir yaklaşım gösterir burada; yabancılaşma eleştirisine bağlı olan açıklamlarını formüllendirir. Başlangıçtaki alıntıda, faşizmin, kitlelerle kendilerini ifade etmelerini sağlayarak ilişkilendiği açıkca ifade edilmektedir. Toplumsal ve kültürel yaşamdaki mevcut (yabancılaşmış) eğilimlere yönelinerek geniş kitlelerin örgütlenmesi gerçekleştirilir, dahası kitlelerin kendilerini ifade etmelerine olanak verilmesi yollarıyla faşizm örgütlenir.

Faşizm, bu anlamda kitlelerin örgütlenmesi ve olası taleplerinin şekillendirilmesi olarak hareket eder; burada önemli olan nokta kitlelerin bu taleplerinin asıl talepleri olmamasıdır. Benjamin’in değişiyle, “Kitlelerin mülkiyet koşullarının değiştirilemesini isteme hakları vardır; faşizm ise bu koşulların konserve edilişini sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir” (Pasajlar, sf.77) Politikanın estetize edilişi, ‘şimdiki zaman’ da politik gerçekliğin görünmezleştirilmesinin yoğunlaşmasıdır bu anlamda.Bunun doruk noktası ise açıktır ki savaş olgusudur.

Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna varır. Bu nokta, savaştır. En büyük boyutlardaki kitle hareketlerini geleneksel mülküiyet ilişkilerini değiştirmeden koruyarak belli bir hedefe yöneltmeyi, yalnızca ve yalnızca savaş sağlayabilir

[Pasajlar, sf.78]

Savaşın yüceltilmesi ve ölümün güzel‘leştirimesiyle (sağ kurtulan esir erlerin mennuniyetsiz karşılanması herhalde bunun doruğudur) zaten mevcut olmuş olan belirli bir söylem yapısı kitlelerle özdeşleştirilir. Savaş, “birlik ve beraberlik ruhunu” yakalamanın, “tek vücut olmanın”, “kenetlenmenin” en iyi yoludur; böylece faşist birlik ideali kendisine uygun bir yüceleştirme zemini bulur. Savaşın yüceltilmesindeki bu estetik hamle, Benjamin’e göre politikanın estetize edilişine doğrudan bağlıdır ve onun sonucudur. Faşizmin politik yapısına içkin bir zorunlulukla böyledir bu.

Bizde (hem türkiye de hem de dünya genelinde) medyanın kullandığı dilin bu yüceltimleri nasıl dolaşıma soktuğu, nasıl bir bilinç oluşturulduğu, bilgi ve informasyon akışıyla ‘yabancılaşma‘nın nasıl derinleştirildiği ve örgütlendiği sır değil. Bu hamlelerin politikanın estetize edilmesiyle ilgisi ya da ilgisizliğini değerlendirmek önemli olacaktır kanımca. Geçtiğimiz haftalardaki (şimdilerde dışarıdan biraz durulmuş gibi görünen) “savaş manzaları” bile kendi başına ciddi analizleri gerektiren bulgular sunuyor. “Bir grup vatandaş”ın günlerce sağda solda neler yaptıklarını, neler yapmaya da teşne olduklarını, çok uzun bir zamandır zaten oluşturulmuş olan bu kitlenin devlet faşizmi ile nasıl birleştirmeye hizmet ettiği görüldü -nitekim savaş sahnesi her zaman kitleleri iktidarla “tek vücut” haline getirmenin ortamını hazırlar. Toplum ortak bir duyguda birleşir ve sistem gövdeleşir. Çeşitli sembollerin her yana egemen olması ve belirli türde ifadelerin ortak bir dil haline gelmesi bu sürecin bir parçasıdır (Buna işaret etmek üzere Macaristan maçı sonrası Belge’nin ‘Oslo Meydan Muhaberesi‘ başlığıyla üzerinde durduğu medya haber başlıkları bile bu yönde çarpıcı bir yaklaşım olarak irdelenebilir).

Burada belki Benjamin’in yaşadığı tarihsel koşullardan farklı olarak yaşadığımız dönemin siyasal ve toplumsal özgüllüklerini, hegemonik süreçlerin yapılanışını ve etkileşimini gözönünde bulundurmak gerekiyor. “İmparatorluk” sürecinde yerel ya da uluslararası alanda politikanın ne şekilde estetize edildiğini anlamak önemli görünüyor çünkü (Kahraman’ın şu yazısına genel işaret noktaları vesilesiyle bi bakılabilir). Ya da politikanın estetize edilmesi tezinin günümüzdeki anlamını düşünmek gerektir….

Benjamin, Pasajlar‘daki analizinin sonunda, faşizme dair bu çıkarsamalarıyla estetik arasında kurduğu bağlantıyı, estetik-içi tartışmayla sonuclandiririr. “Sanat sanat içindir” düşüncesinin politikanın estetize edilmesi girişimleriyle bağlantısını zorunluluk olarak vurgular; Marinetti gibi kimi fütüristlerin savaşı yücelten tavrını bu düşüncenin rafine bir hali olarak belirtir. Faşizmin politikayı estetize etme hamlesi,sanat anlayışı olarak karşılığını ‘sanat için sanat‘ yaklaşımında bulur Benjamin’e göre.

Bu kadar olsun şimdilik. Hem ‘yabancılaşma kavramı‘ eksenindeki meseleyi, hem de estetik, sanat, politika, faşizm bağlamında Benjamin’in yaklaşımını değerlendirmeyi başka bir yazıya bırakıyorum artık.

Reklamlar

Etiketler: , , , , ,

12 Yanıt to “Politikanın Estetize Edilişi Olarak Faşizm”

  1. Elestirel Gunluk Says:

    Guzel bir yazi olmus Kacak. Guzel bir analiz ve iliskilendirme olmus. Ancak ben son gunlerde cok yogun olarak hissettigim (dusunuyorum diyemiyorum cunku bu konuya odaklasip dusunmeye zamanim yok) bir sey ler var. Birseyler var halihazirda varolan teori ve goruslerin kapsamadigi, derinlemesine islemedigi. Birseyler olup bitiyor daha once uretilmis entellektuel ve bilimsel cabalarin aciklamada yeterli olmadigi. Benjamin ve Frankfurt okulu dusunurlerin fasizmi anlamamizdaki katkilari yadsinir gibi degil ama yine de acaba bugun olup bitenleri gorselerdi neler eklerdiler kimbilir.

    Ornegin su rasyonellik ve irrasyonellik kavrami bence yeniden tanimlanmali. Hatta bana oyle geliyor ki bu kavrami yeniden tanimlamayla baslardilar. Ne bileyim mesela Durkheim intihar kavramini yeniden yapilandirirdi saniyorum. Yabancilasma da oyle…Yeni bir dile ihtiyac var bence. Yani bir duyarliliga…Gorunenden de karisik ortalik…Oyle hissediyorum en azindan…

  2. tolga Says:

    Selamlar kacakkova arkadas. Abi senin bu uzun soluklu yazilarini ozluyorduk, iyi oldu 🙂 Bir de tesaduf, dun iki arkadasimla soyle kisaca bir tartismis idik ne’ye fasizm denilip denilemeyecegini..

    Biraz megulum tam bu zamanlar; ondan uzun boylu yorum yapamayacagim ama yazdiklarindan bir iki noktaya degineyim kisaca ve zorunlu olarak acelece…

    Bahsettigin “faşist birlik ideali”nin olabilme kosullarinin yaratilmasi ancak topluluk icinde “fantazmatik” bir ocu yaratmakla olur. Bence fasizmin yonetim bicimi olarak ayireden en onemli ozelliklerinden biridir bu. Ele gelmeyen, ama bizden (yani fasist topluluktan) jouissance’imizi calan ve yok edilmesi zorunlu olan ocu’den bahsediyorum.

    Sen de bundan “Faşizm tam olarak bu hazzı karşılamaya dönük hamlelerle ortaya çıkar.” diyerek bahsetmissin. Buradaki bahsettigin haz aslinda “haz otesi” yani jouissance olarak degerlendiriliyor Lacanci cebirde. Bundan Ozu insan disilastiriliyor, object a’ya indirgeniyor. Gaz odalari bunun icin var ya da Kurt gerillasinin kulagindan anahtarlik bu yuzden yapiliyor. Fasizm’i jouissance baglaminda degerlendirmek bayagi acimlayici kapilar araliyor bana kalirsa.

    Bu baglamda bircok solcunun iddia ettigi gibi 80’lerin mesela Kemalist cuntaci rejimi (ve simdi devam eden kalintilari) “kendinde” ya da ozunde fasist degildir bence. (Fasist degil deyisim onun baskici gericiligini olumlamak icin degil, dogru teorik bir kategoriye oturtmak icin.) Cunku ocu’yu o fantazmatik, ele avuca gelmeyen mitlesmis bir dusmandan cok daha somut bir dusmana yasliyor.

    Bir de ortodoks marksizmin, (ozellikle Trocki’nin) fasizmi kapitalist kriz zamanlarinda kucuk burjuvazinin cildirmasi ve fasist harmoniyi kurmak icin toplumun tum siniflarini fasizmde birlestirmesi durumu var. Yukarida soylediklerimle ne denli bir iliski kurulabilir, o da ayri mesele.

    Tabi fasizm derken sadece yonetim bicimi olarak fasizmden bahsettim; kitlelerin fasistlesmesi ya da alie gibi okul gibi askerlik gibi cesitli aygitlardaki mikro-fasizm ya da fasistik ogeler yani fasizmin kaynaklari hakkinda konussak belki sonunda ortodoks marksist “krizsel” yorumla ilgili de bir ilinti kurmus olabilecegiz.

    Simdilik bu kadar olsun.

  3. tolga Says:

    Bu arada eklemeden edemedim. Bahsettigin “yabancilasma” cok muglak kaliyor gibi geliyor bana. Yabancilasmis isci fasistlesiyorsa, yabancilasmamis isci ne yapar? Neye gore yabancilasma? (Hatirladigim kadariyla Althusser de yabancilasma kavrayisina pek sicak degildi ama su an sebeplerini acik oalrak hatirlamiyorum.)

    Kapitaliste karsi sinif mucadelesi verme “ideolojisi” uzerinden tanimlarsak belki bir yabancilasmadan bahsedilebilir. O zaman politik olmayan her isciyi yabancilasmis kabul etmek gerekirdi ki, bu fasizme yaslanmak gibi bir gerekliligi dogurmazdi gibime geliyor bu gece vakti.

    Neyse uyuma vakti geldi, yarina bayagi bir is var. Sonradan devam etmek uzere diyelim..

  4. kacakkova Says:

    sagol elestirel günlük,

    dediklerin dogru…uzunca bir zamandir verili görüs ve teorilerin aciklayamadigi bir seyler var….mesele sadece yeni olgularin aciklama bekliyor olusu da degil üstelik…..belkide anlasildigindan daha krmasik bir sekilde kuhn`un dedigi anlamda bir “olagan aciklama dönemi”nin sona ermesi sözkonusu….sairin dedigini diyecek olursak, “baska türlü bir sey benim istedigim/ne agaca benzer ne de buluta” demek geliyor insanin icnden….yeni bir dil yeni bir dünya demek…..ama dil iste öyle bir bela ki…..

    tolga

    neye fasizm denilecegi tartismasi ciddi bir sorun…..türk solunda bu pek yerli yerinde kullanilmis ya da anlasilabilmis bir kavram degil….”en gerici, en yobaz, en bilmem ne…..” diye giden sinif merkezli bir aciklama yillarca kullanildi….her tür melunu fasizm olarak adlandirmak egilimi yaygin öte yandan…..bunlarla meseleyi belirginlestirmek imkansiz….
    getirdigin aciklamalar önemli….kesinlikle bir “fantazmatik öcü” gerekli fasizm icin…..savas zaten o öcüye karsi bütünlesmenin doruk noktasi….ama her tür kimligin ya da iktidarin kurulusunda bir fantazmatik öge var, bu nedenle bu genel kavrami belki biraz fasizmle (özel ve özgül olarak) ilsikilendirebilmek gerekiyor….her tür baski rejimine, her tür diktatörlük sistemine, her tür otoriter yapiya fasizm diyemeyiz kanimca…öte yandan fasizmi salt bir duyus ve düsünüs bicimi olarak görmekle de tam bir sonuca varamayiz gibi…”keyif hirsizligi” bakisini zizek hakli olarak irkcilikla baglantilandiriyor….cinsel, ya da etnik, ya da sistemi tanimlayan merkezi unsur her ne ise ona göre keyif hirsizligi üzerinden gösterilen yaklasimalrin hepsinde bir sekilde irkcilik ve fasizm egilimi oldugunu rahatlikla söyleyebilriz….ama bu aciklama iktidarin dogasina ilsikin bir aciklama mi sunuyor bize, yoksa özel olarak fasizme dair bir acilik mi sagliyor….mesela benzer bir öcü yaratma girisimi sosyalist rejimlerde de var, en alasindan, ama yine de fasizm basligina onlari sokabilecegimiz anlamina gelmiyor sanirim…..fakat fasizm jouissance kavrami ile degerlendirmek, karanlikta kalan bazi noktalari anlamak icin gereklidir yine de…..fasizmin makrosu var mikrosu var….kurumlasmis olani var….sokaktaki adamda kendiligindenlesmis olani var….bi de bergman”in dedigi, “fasizm iki kisi arasindaki iliskide baslar” sözü var ki…..tüm toplumsal yasamin kilcal damarlarinda durumun vehametini hatirlatiyor….

    yabancilasma kavramini acmak gerek….althusser cogu hegelci kavrama gicik oldugu gibi buna da giicikti…yaptigi genc marks olgun marks ayrimindan ne kadar basarili oldugu tartismali olsada tamamen hakli oldugu bir sey var…..alman ideoloji”sinden sonra marks”ta yabancilasma kavraminin kullanildigini görmek imkansiz….althusser bu nedenle bu kavrami marks”in ideolojik evresine ait bir kavram olarak görüyor…daha sonra bu kavramin yerini baska seyler aliyor…bana kalirsa marks bir yerden sonra kavrami kullanmiyor, ama bu kavrama kaynaklik eden bakisini ve problematigini aynen sürdürüyor yine de…senin sorun, “neye göre yabancilasma?” burada önemli….bir tür “insan dogasi” düsüncesi var bu kavramin kullaniminda…..
    yabancilasma kavraminin en derinlikli kullanimini ve kavramsal cercevesini lukacs ciziyor…..ortodoks düsüncenin kalesini kuruyor….gercekten dikkate deger bir calisma koyuyor ortaya “tarih ve sinif bilinci”nde….yabancílasma kavraminin kullaniminda rahatsiz edici yanlar cok, ama ortaya konulan bu kuramsal tavri görmezden gelmek de olanaksiz….lukacs herkesin yabancilasmanin bir parcasi oldugunu söylüyor…..konumu itibariyle proletaryada öyle….fasizmin kendisini degil ama varlik zemini olusturan bu yabancilasma düzeyi oluyor benjamin”e göre….özetle yabancilasma kavrami ve elestirisiyle bir yüzlesmek gerek

    üzerinde durulmasi gereken cok fazla sey var…..vakitlice buna odaklanan bir lukacs-althusser degerlendirmesi belki konunun bir boyutunu toparlar…..

    kolay gele….

  5. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Faşizmin tanımlanması sorunu bende de mevcut. Ancak Zizek’in keyif hırsızlığı yönünden tanımlaması da bizi yine bazı sorunlarla yüzyüze getirecek. Özellikle bir çeşit “türcülük” üzerinden hareket etmiş ki zemin olarak çok yanlış değil aslında. Bu anlamda benim de tanımlama konusunda daha geniş bir çerçeveye oturtmakta ısrar ederek çok genel bir “başkasına yaşam alanı tanımama” konsepti de ciddi sorunlar içeriyor kabul etmek gerekirse. Hele hele Reich’çı bir yoldan hareket edersek (ki Faşizm diyor isek Reich’tan bahsetmemek olmaz) daha bir çetrefilleşiyor mesele benim açımdan. Aslında farkediyorum ki Faşizmi tartışırken referans verdiğim kaynaklarda sorun olmasının yanında benim kullanımımda da sorun var. Ancak bütün türcülük çeşitlerinin bir nevi başka birşeye yaşam alanı tanımama anlamında daha genel bir çerçeveye oturtulabileceği aşikar, ancak bu durumda reel sosyalist deneyime de faşizm deme durumu çıkabilir ki bunu yapmak ne kadar doğru, sınırı nerede çizmek lazım şu an benim açımdan da bu durum fazlasıyla belirsiz. Yalnız Dimitrov’a referans vermeyeceğim şu an için kesindir efendim 🙂

    Yabancılaşma konusu aslına Marx’ın 1844 El Yazmalarında doruk yaptığı bir kavram. Burada Hegelci yabancılaşmanın eleştirisinden kendi yabancılaşmasına atlıyor. Hegel’in yabancılaşmayı olumladığını söylüyor ama kanımca kendisi de öyle yapmış. Yani Hegel’in Tin’e yaklaşmanın bir önkoşulu olarak koyduğu yabancılaşmayı daha ilk izlerini görmeye başladığımız tarihsel materyalizmin düzlemine oturtuyor. Fakat bu durumda bile kendisinde Hegel’in izlerini görmek mümkün. Neticede Kacak abinin dediği gibi bir yabancılaşmamış insanı merkez alıyor. Bu Marx’da da Hegel’de de ortak. Ama o insan ortalarda yok ve tanımlanmamış, zaten yabancılaşmanın aşılması bir anlamda tarihin sonu gibi birşey ki Marx buna özel mülkiyetin olumlu ortadan kaldırılışı diyor bu eserinde. Fakat gelgelelim burası da benim açımdam sorun teşkil eden nokta 🙂 Tabi yabancılaşma sadece Marksist külliyatta olan bir kavram değil pekala Camus’ta fevkalade kullanıyor. Fakat o da bu durumu kader ilan etmiş gibi geldi bana. Bilemiyorum belki de modern topluma dair bir tasvirdir. Eğer insan doğası diye bir şeyin varlığı referans alındığında ve yabancılaşma bu doğaya içkin tanımlandığında da kanımca kavram zaten anlamını yitiriyor.

    Ancak ben yine de yabancılaşma’nın Marx’ın kullandığı bağlamının iyi olduğunu düşünüyorum. Bunun için referans noktası olarak kullanmamız gereken bir “insan” yok. Misal çok basit olarak baktığımızda bu “profesyonelleşme” hikayesinin kendisi net bir yabancılaşma. Ama kavram eleştiriye tabii ki muhtaç.

    Çelişebilirim, kafam çok da net değil açıkçası bu konuda 🙂

  6. tolga Says:

    vallahi kacakkova “sosyalist” sistemlerde oyle bir “ocu” yok; daha cok yaratilan bir dusman var, ocu gibi degil daha somuta bindirilmis; tarihin gelisimini engelledigi varsayilan bir dusman ele alinir bu tur sistemlerde. ( Bu yuzden ozellikle ocu gibi tabir kullanmistim. ) Stalinistin yarattigi dusman kendi icinde de olabilir; dusman dissalastirilip Yahudi, Alevi, Kurt gibi oculestirilmez. Zizek’in “Did Someone Say Totalitarianism?”inde hic unutamayacagim “partinin kendini intihari”na benzer bir bolum vardir; Stalinizmin dogasini pek iyi anlatir o bolum.

    Bu yuzden bence kesinlikle “ocu”, fasizmi ayirt eden birseydir. Disarida kendi hazzimi yasamak icin, otekine atisim. Sonra o hazzi yasayani insansizlastirmak girisimi hep bir dizgenin, ayni rasyonalin urunudurler. O yuzden belki SSCB’de cok daha fazla insan olmustur, belki Cin’de cok daha fazla insan heba olmustur ama bizi fasismdeki oluler kadar rahatsiz etmezler. Jouissance’in devreye girisi fasizmde temel bir role sahip bu acidan; sosyalistler ise tum yaptiklarini bir buyuk Oteki’ye (Tarihe) havale ederek yaratirlar dusmanlarini ve yeterince humanisttirler. Bu humanizmde elbette mustehcen, altta yatan bir zevk, sol bir superegonun izlerini goruruz. Fasizmde olan biten ise yukarida anlattigim temelde yukselen bir libidinal yatirimin sonuclari gibi.

    Yabancilasma icin ise simdilik susmaya ve Tansel gibi biraz daha netlesmeye ihtiyacim var benim de. Yapisalci mantigin yabancilasmayi kabul etmesi dogasi geregi zor zaten. Gidip bir Lukacs’a yeniden bakmak gerek dedigin gibi,hatirlattigin cok iyi oldu.

  7. thelosthighway Says:

    Tolga: [O yuzden belki SSCB’de cok daha fazla insan olmustur, belki Cin’de cok daha fazla insan heba olmustur ama bizi fasismdeki oluler kadar rahatsiz etmezler.]

    ???

  8. tolga Says:

    Selamlar thelost,
    Yazdigimin acik oldugunu saniyorum. Olum’deki rahatsizlik sadece sayilara bakarak olmaz. Hitler ve taraftarlarinin Yahudilerle ilgili soylediklerini, yaptiklarini, gaz odalari planlarini duyunca dogal olarak tuyleriniz urperir.

    Vakti zamaninda Mao, atom bombasi ile ilgili ABD tehditlerine karsi, “ne olacak, boyle bir durumda biz de kendimizi savunuruz, en fazla dunya yokolur. Evrenin sonsuzlugu karsisinda dunyanin onemi nedir ki?” gibisinden laflar etmistir. Iste orada birak insani, dunyanin yokolusu bile beni rahatsiz etmez. Belki ara sira bahsedegeldigim Yuce (Divine) anlamini en iyi bu sozlerde bulur.

    Bir de tek ricam, yazdiklarimin “iyinin ve kotunun otesi”nde oldugunun hesaba katilmasidir.

  9. kacakkova Says:

    tolga ben bu “öcü”lestirme ile “düsman”lastirma arasindaki farki dikkate almamistim acikcasi…..gerci emin degilim ne derece ise yarar buradan devam etmek ama aradaki farkliligi yine de gözönüne almam gerektigini anladim sen söyleyince…..öte yandan “sinif düsmani” denilen seyin her zaman sanildigi kadar somut olmadigi, bu sebeple sosyalist sistemdeki cogu düsman avinin ya da imhasinin ayni zamanda bir tür “öcü”lestirmeyle birlikte isledigini düsünüyorum….tabi bunlar benim anladigim anlamda “öcü” ve “düsman” tabirleri…”hain”ler mesela sosyalist sistemlerin öcülere duydugu ihtiyacin bir kismini (elbette “yahudi” gibi tamamini degil) karsiliyorlar….düsman, sosyalist stratejide iceride olabilse de, konumu itibariyle iceriye ait degildir…..
    yine de dedigim gibi, bu terimsel ayrimlardaki farka dikkat etmek lazim oldugunu anlamis bulunuyorum….

  10. Yabancılaşma Üzerine « Seyr ü Sefer Says:

    […] Mutlak Töz, Politikanın Estetize Edilişi Olarak Faşizm […]

  11. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Buyrun efendim güzel bir yazı için, sıklıkla konumuz olan bir mevzudur, hatta eşcinsellik tartışmalarına da bulaştırmaya çalıştığım şu meşhur verili kalıplar ve dil sorununa sanat tarihi açısından yaklaşılmış, hatta faşizmi burayı çıkış noktası alarak tartışmak ta mümkündür efendim.

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7723

  12. kacakkova Says:

    sağol tansel, yabancılaşmanın başka bir vechesine işaret ediyor, yabancılaşma eleştirisini sürdürüyor bu polemik yazısı…..

    benjamin’in estetik-politika yaklaşımını değerlendirirken sanıyorum daha faydalı olacaktır……

    “Sınıflama, tasnif etme ve bilimsel analiz (ki asıl kırılma noktası burada, irrasyonel bir şeyin rasyonel bir çerçeveyle anlaşılır kılınacağı iddiasındadır), yalnızca bir aracıdır, yapıntıdır. Bu yüzden onu terk edip bir yenisini kurmak her zaman olanaklıdır. Thomas Kuhn’un göstermiş olduğu gibi, bilim tarihi bunun örnekleriyle doludur. ”

    cok güzel…..ama buradaki “aracı” kelimesi aslında pek yerinde değil…..neyin aracı?…”yapıntı” kelimesi ise, dil ancak ancak witgensteıncı anlamda kavranırsa anlamını bulur…..böylece buradaki beyanın asıl gücüde belirir kanımca…..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: