alman sinemasından….

by

Alman sineması bildiğim bir şey değil. Geçtiğimiz haftalarda peşpeşe alman sinema rotekakadufilmleri izleyince başlık kendiliğinden böyle oluverdi. Dolayısıyla bahsi geçen filmlerin alman sinemasındaki yeriyle ilgili herhangi bir fikre sahip değilim. Kursta her çeşit milletten insan var, farklı kültürlerden ve tarihlerden gelen, farklı yaşlarda, farklı inançlarda insanlar. Mısırlı, İranlı, Yugoslav, Srilankalı, Amerikalı, Polonyalı, Afrikalı, Kürt ve bunların kendi içlerinde birbirne benzemeyen bireyleri-o bakımdan özellikle politik ve tarihsel içerikli filmlerin sonrasında ilginç tartışmalar ortaya çıktığı oluyor. Tabii bunun kolay olduğunu söyleyemem, yetersiz almancalarımızla ne kadar olabilirse artık.

Özellikle benzer temalı üç film var, işaret etmek istediğim. Filmlerin ortak teması Doğu Almanya’yı ve sosyalist yönetimin egemen olduğu zamanları anlatmalarıdır. Çok önceleri Good by Lenin‘i de izlemiştik, onu da buraya dahil edebilirim tema dolayısıyla. Temalarının genel benzerlikleriyle birlikte farklı yönetmelerin elinden çıkan ve farklı perspektiflerle farklı yönlerden meseleyi ortaya koyan filmler bunlar. Yirminci yüzyıl sosyalist devrimlerle başlamıştı, yüzyılın sonu ise bu devrimlerle kurulan iktidarların kaybedilmesi ve sosyalist toplumların dağılması ile şekillendi. Görkemli bir açılış ve trajik bir kapanış! Öyleki orada tarihin bir kapısının kapandığından söz etmek gerektir. Sosyalizm kendi varolma biçimiyle çok kökten bazı tarihsel kavramların sonunu getirdi. Lyotard postmodern durumu tanımlarken, insanların inandıkları şeylere artık inanama hallerine işaret eder. Şu durumda sosyalist devrim süreçlerinin bizzat postmodernin temelindeki kaynaklardan biri olduğunu tespit edebiliriz.

Olan bitenin, bir fikrin yenilgisi ve başarısızlığı olmanın da ştesinde, ‘sosyalizm fikri’ne dair derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmış olduğunu belirtebiliriz. Hayal kırıklığı, burada travmatik bir yüzleşme anıdır. Geriye dönüşü mümkün olmayan bir bilinç ortaya çıkar tarvmatik yüzleşmelerde, o travmatik gerçeklikten kaçışı artık olanaklı olmayacak bir sonuçtur bu bilinç -geçmişin ve geleceğin yutulduğu bir karadelik gibidir bu bilinç. Her tür bilginin artık işe yaramaz kaldığı o an, her tür mantıksal sürekliliği iptal edecek ve her sözü daha söylenmeden geçersizleştirecektir. İdeolojinin ve her türden bilincin kurucu ögesi fantazi ise, onun kendi içinden yarılması ve kendini iptal edecek şekilde parçalanmasına sebep olan ögesi de travmadır –burada lacanci ve özellikle de zizekci terminolojiyle oynamıyorum, kelimelerin daha basit düzeydeki anlamlarıyla oynuyorum. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve sosyalist rejimlerdeki çöküş, bu bakımdan dikkat çekici bir tarihsel döneme denk düştüğünden, bu tür filmlerin kendine has bir önemi olduğunu söylemek mümkün. Ancak yalnızca bu değil, bu filmlerin sahip oldukları sinema atmosferleri onları ayrıca izlemeye değer kılıyor kanımca.

Filmlerin hikayelerinden ayrı ayrı bahsetmeyeceğim. Bununla birlikte Der rote Kakadu‘nun dramatik, Sonnenalle‘nin ironik, Das Leben de Anderen‘in trajik ve gerilim yüklü bir politik film olduğunu belirtmek faydalı olabilir. Hepsinde sosyalizme yönelik hayal kırıklığı, toplumsal yapıda meydana gelen olumsuzluklar, iktidarın paronayaklık düzeyinin aldığı biçim, baskı ve kontrol mekanizması, bürokratik yapı vs. çeşitli yönlerden gösteriliyor. Nasıl olmuştur da birbirini dürbünle gözetleyen bir insan tipi ortaya çıkabilmiştir. Sosyalizmin nasıl bir hal aldığını, toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini, bu şeklin bireyleri nasıl etkidiğini, korkunun, inancın ve hayal kırıklığının nasıl içiçe geçtiğini çeşitli noktalardan gösteriyor filmler: Devlet, iktidar, aşk, sanat ve politika, bürokrasi, özgürlük ve ihanet, yaşam, ölüm, sorumluluk, görev, aidiyet, umut, umutsuzluk vb. bu filmler boyunca irdelenebilecek, üzerinde konuşulabilecek kavramları oluşturuyor.

Bu filmleri arka arkaya izleyince, sosyalizmin hali pür mealine dair bir tablo çıkıyor ortaya. Duvarın yükselmesinin bir kaç ay öncesinden başlayarak yetmişli yıllara,sonnenalle rock‘n roll, caz ve alternatif kültürlerin ortaya çıktığı süreçlerdeki kültürel etkilenmelere ve oradan seksenlerin ortalarından başlayrak duvarın yıkılmasına kadar olan dönemler, farklı yönetmenlerin farklı bakış açılarıyla seriliyor.Bir noktadan bakınca, hepsinin kesişiminden, neler olup bittiğine dair belirli anlamda bütünlüklü bir tablonun ortaya çıktığını söylemek mümkün yinede. Sosyalizm nasıl bir hal almıştır ve bu hal ile insanlar nasıl yaşamışlardır, neler yaşamışlardır? Öyleki burada mesele bir gizli polis teşkilatı (stasi) meselesi değil toplumun polisleştirilmesi, herkesin herşeyden korktuğu, birbirinin ihbarcısı olduğu, başkalarının yaşamının sürekli kontrol altında tutulduğu, korkmayanların başlarının belada olduğu, tektip-tekboyutlu-tekbakıslı bir tür Büyük Birader toplumunun ortaya çıkmış olmasıdır sözkonusu olan.

George Orwel’ın Büyük biraderini hatırlatmaktadır her şey -ki orwel’ın belirli bir yönetimi/sistemi eleştirmekten ziyade genel bir sistem eleştirsinin alegorisini yaptığını düşündüğümüzde, bu hatırlama da şaşılacak bir şey yoktur. Şaşılası olmasa da insanın sormaktan kaçınamayacağı şey, sosyalizmin nasıl olup da bu alegoriyle bu kadar açık bir şekilde bir şekilde örtüşebilmiş olduğudur. Bu örtüşmenin nerelere dayandığı, kişilere bağlanabilecek bir yanılgı olmasının ötesinde hem düşünsel hem de maddi temellerinin nasıl irdeleneceği, başka bir dünyanın mümkünlüğünü budayan bu tarihsellikten nasıl ilerlenebileceği bugünkü dünyanın politik eleştirisi yapmak isteyenlerin durmadan önünü kesen hadiselerden biridir. Bu bakımdan, „başkalarının hayatı“ adlı filmin, hikayesine, 1984 yılından başlaması tesadüf olmasa gerek. Büyük Birader Seni İzliyor‘un aldığı sosyalist biçimidir gördüğümüz.

Bir parantez açarak Orwel’in kitabının elbette zamanımızda pek çok farklı sebeplerle hatırlanabilir olduğunu belirtmek isterim hemen. Teknolojinin gelişmesine paralel bir süreçtir bu. Nitekin Tansel, türkiye’de ki savaş durumu ve yükselen faşizm dalgası bağlamında bu metafora gönderme yapmış. Beyin yıkama, kontrol ve manipülasyon üzerine kurulu olan 1984, 2zirminci yüzyıl iktidar pratiklerinin ve politik tarihinin alegorisi olarak etkili bir politik roman örneğidir. Kontrol ve manğpülasyon imkanları artmış olmakla birlikte bir yandan da biliyoruz ki, iktidar ne yaparsa yapsın, aslında mutlak bir hakimiyet kuramıyor asla. Asla tam bir iktidar olma konumunda bulamıyor kendini. Bu durum, paranoyanın kaynağını oluşturuyor ve iktidarın kendini yetersiz hitsetmesine, kendinden emin olamamasına sebep oluyor. İktidarı durmadan başkalarının hayatına yönlendiren etken buradadır.

Başkalarının yaşamı, iktidar için her zaman açık bir tehdittir. Kontrol edilmeli, denetlenmeli, ve yönlendirilmelidir. Bu tehdide sosyalist iktidarın verdiği cevap kabaca, başkalarının yaşamının toptan denetimidir. Sistemin güvenliği için her tür yol meşrudur. Sosyalist iktidar, böylece, olabilecek en pervasız halliyle kendi konumunu tarihsel olarak meşrulaştıran ve mantıksallaştıran bir söylem aracılığıyla ‘başkalarının hayatı‘nı istediği gibi gözetleyip denetleyebilmekte, gerekli gördüğünde istediği gibi müdahale etmekten çekinmemektedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, hakikat ile sahte iklikilerine indirgenen dünya, burada iktidarın kendi dışındaki herşeyi dekadans olarak gören bakışıyla biçim almaya zorlanır. „Devrimci irade“, neyin ne olduğunu belirleme konusunda en ufak bir taviz vermez. Bu belirlemelerin ihlal edilmesi, hatta akıldan bile geçirilmesi suçtur. “Devrimci irade” hakikat zemininde tarih için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır zaten. Bir anlamda burada Hegelci „mutlak bilinç“ anlamındaki Tin, bu devrimci irade kılığında tarih sahnesine çıkmıştır. Elbette mutlak tin’in bu açılması/gerçekleşmesi karşısında herhangi bir itiraz kabul edilemzdir. Olan bitenlerin bu söylemin ortaya koyduğu bağlamda meydana gelmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir fikir ve onun tarihsel pratiğini görmüş olmaktayızdır burada. Sosyalizm bu mudur, böyle olması gerekli midir, bu kaçınılmaz mıdır soruları elbette tartışma konusu olarak kalıyor, ama olan bitenlerin bu minval üzere döndüğü açık.

baskalarının yasamı

Sosyalist iktidar, “denetim toplumu” ve “disiplin toplumu” kavramları ile karşılaştırıldığında, hedeflerinin aşırılığı ve pervasizlığının ölcüsüzlüğüyle dikkat çekecektir. Bu haliyle bakılırsa modern disiplin ve denetim toplumları bakımından sosyalist iktidarın hayli ilkel bir iktidar güdüsüyle hareket ettiği söylenebilir. Sosyalizm, totaliter rejim olmanın mantığını kurmuş, ve bunu su sızdırmaz bir söylemle nüfus alanında egemen kılmıştır. İnsanlar kendi ianançları bu söylemle örtüştüğünden dolayı sistem karşısında savunmasız kalmışlar ve felaketlerine karşılık bulamamışlardır. Oysa insanların, örneğin kapitalizme karşı kazandıkları haklar vardır, seslerini duyurabilecekleri insanlar vardır, çığlık atmanın anlamı ve olanağı vardır, sisteme karşı‘ kişinin kendini konumlandrıabileceği saçma da olsa bir konum vardır; sosyalist iktidar ise bulunduğu her yerde tam da bu imkanları yok etmiş ve su sızdırmaz söylemiyle insanların çığlığını boğmuştur. Sosyalist iktidarın bu pervasızlığında, „kurtuluşun dili“ni kullanmasının kesin bir rolu olduğu açık. Bu noktada sosyalistler ideolojik anlamda gayet stabil ve açık görünürler, oysa çoktan anlaşıldığı gibi sosyalizmde aslında bu kesin ideolojik söyleminin perdeleği bir varlık alanında politik olarak kurulmuş ve kendini varkılabilmiştir.

Burada şu ünlü „sahte“ ile „gerçek“, „yapay“ ile „hakiki“ arasındaki karşıtlık meselesine gelmiş bulunmaktayızdır yine. Burada sorun olan şeyin terimlerin kendileri değil, karşıtlık ve farklılık mantığının kendisi olduğunu söyleyebilirim ben kendi adıma. Sosyalist iktidar, modern düşünceye içkin bir zorunlulukla, başkalarının hayatının sürekli kontrol altında tutulması üzerine kurulu bir iktidar anlayışı olarak ortaya çıkar. Görünürlüğü ve görünmezliği belirli bir söylemsel evrende sağlayan bir düzenek sözkonusudur burada. Ama zaten inançta (ideolojik düzlemde) böyle bir şeydir; neyi görmeniz ve neyi görmemeniz ekseninde işler, daha trajiği ise neyi görünür kılmaya neyi görünmezleştirmeye çalışacağınızı belirleyen bir düzenek sunar size -sunmak öte dayatir demek belki daha dogru. Bu düzeneğe uymakta zorlanırsanız ya da bilerek uymazsanız, sonuçta zaten bilinen bir düşman retoriğine direk eklenirsiniz ve orada işiniz bitiktir.

Bu tür filmlerin sonunda, hikayelerin tek yanlı ve tarflı olarak yansıtılıp yansıtılamdığı sorusu ister istemez gündeme gelmektedir. Sosyalizmin tamamen bu olumsuzluklardan ibaret miydi? Tamamen kötü ve yanlış anlaşılmış, felaketten ibaret bir düşünce miydi? Sonnenalle’de, diğer iki filmden kısmen farklı bir konum alıyor gibidir bu noktada; ironik bir tonda da olsa, her şeye rağmen “biz böyle iyiyidik” der gibidir. Ben açıkcası bu filmlerde kesin bir soyalizm karşıtlığının istismar edildiğini düşünmüyorum, ama bir tarihsel fikrin ve pratiğin olumsuzluklarını vurgulayan boyutları olunca bu sonuç çıkıyor ortaya ister istemez. Pek çok kötü hikaye anlatıldı, pek çok olumsuz örnekler sergilendi sosyalizme dair. Sosyalizmi savunmak isteyenlerle onu karalamak isteyenler, birbirlerine kör kalan noktalardan birbirlerine vurmaya çalışmaktadırlar genelde, bu zemine saplanıp kalmak gerekmiyor bugün neyseki. Bu filmler daha inceltilmiş bir şekilde eleştirellikle meseleye yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Sosyalizmin yarattığı hayal kırıklığını göstermeleri, ya da daha doğru bir değişle belirli bir inançla onun tarihsel gerçekleşme biçimini değerlendirme olanağı sunmaları bakımından da dikkate değer bulunabilirler.

Ne olması, nasıl olması gerektiği, neden böyle olmuş olduğu üzerinde durmak daha farklı bir tartışma alanı -böyle bir dert ve gerek var ise neden olmasın; bu filmlerde ise belirli bir mesafeden ya da belirli bir bakıştan ne olmuş olduğunu görmekteyizdir bir bakıma. Öte yandan, gören gözün, neyi nasıl gördüğü, elbette her zaman tartışmalıdır. Ve neyin nasıl gösterildiği -heleki böylesi netameli tarihsel vakalarda. Zizek’in sorusu her zaman sorulmaya değer, „Bu sahne hangi bakış için sahneleniyor? Hangi anlatıyı desteklemesi isteniyor?“. Filmlerin perspektifilerini bu bağlamda sorunsalaştırmak, ‘durumu‘ gösterme biçimlerinde ki yaklaşımlarını irdelemek, daha yakından izlemek, eleştirmek ve itiraz etmek mümkün ve gerektir. Ben o bakışı bir bakıma atladım bu yazıda. Sosyalizmin kendisine baktim. Zizek’in sorusunun yani sira bizzat orada ‘bakış’ ve ‘anlatı’ denilen şeylerin kendilerinin de sorunsallaştırılmasini unutmamak gerektir.

*Yazıyı yayımlamak üzereyken serhan ada’nın “paslı orak, kırık çekiç” başlıklı zizek, lenin, ekim devrimi gibi kelimelerin geçtiği yazısını okudum. Hoş bir yazı, „kıvılcımı gören var mı?“ sorusuyla bitiyor. İlgilisine duyurulur….

Reklamlar

36 Yanıt to “alman sinemasından….”

  1. tolga Says:

    Sevgili kacakkova uzun suredir sesin cikmiyordu, iyi oldu, hem de “politik” dogu Alman filmleri hakkinda fikrimiz oldu. Ben saydiklarindan “Das Leben de Anderen” ve “Goodbye Lenin”i izleyebildim su ana dek. Birincisini sevemedim, yasanan komedi ikinci kez sahneye izdusurulunce cekilmez oluyor ama cevremdeki hemen herkes cok sevdigini soyledi. Ikincisini ise yillar once bir yoldasimla izlemistim ve bayagi duygulandirmisti bizi.

    Sonucta su anki durum sonrasinda ne olacagini nasil bilebiliriz? Yani “sosyalizm”in soyle zaaflari vardi, boyle igrenc bir burokrasi ve paranoya vardi demek gerekir elbette ama yazinin sonunda da vurguladigin gibi bugunle karsilastirip, aradaki farki iceri katip katip analiz ederek elestirmek dogru olandir bence.

    Yarin bir kalkisma olacaksa, sonuclari farkli olacak. Daha iyi mi olacak, kim bilebilir?
    Demirkubuz’un Masumiyet’inin sonunda Beckett’tan bir alinti goruruz:

    “hep denedin,
    hep yenildin.
    olsun, gene dene, gene yenil.
    daha iyi yenil!”

    Boyle iste.

  2. thelosthighway Says:

    Evet, sürekli mekanına gelip de aynı yazıyı gördükçe sıkılmaya başladım ben. Özlemişim yazılarını. Su gibi içtim adeta ve yorum yapma konusunda müthiş bir iştah duydum kendimde. Sonra şaşırdım bu halime. Cevabı şu: Adam gibi okuyup üzerinde düşünebileceğim yazarlardanm birisi haline geldin çünkü.

    Alman sinemasına uzak olduğumu farkettim. İsmini hatırlayamadığım bir kaç filmi izlemiştim. Bir de şu Run Lola Run’ı saymazsak izlediğim Alman filmlerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ama 1984’ü defalarca izlediğimi, Zizek oıkumaya başladığımı, Lacan’a ise hala ukza durduğumu belirteyim. Konu Zizek’ten açılmışken. Koskoıca Sosyalizmi’in Zizek’in ellerine kaldığını görmekten hayıflanıyorum açıkçası. Daha sağlami tumturaklı adamlar yok mu?

    Gelelim “Alman Sinemasından” başlıklı yazında ileri dürdüğün görüşlere. Evvela, mesele sosyalizm olunca seni fazlasıyla acımasız bulduğumu belirtmek isterim üstat. Sürekli bir hesaplaşma içinde görüyorum seni. Bunda yaşadıklarının etkisi var mı yok mu bilemiyorum ama bunu da ötesine geçerek belki de haddim olmadan ulaştığım bir tesbiti paylaşmak istiyorum seninle. Sosyalizm eleştirisi, ki bu bir çok yönde haklı ve sağlam dayanakları da içeriyor olabilir, bizi başka başka tehlikeli düşüncelerin kucağına sürüklüyor diye düşünüyorum. Yani sağlam bir sosyalizm eleştirisinin varacağı yer Zizek, post-modernizm ve kapitalizm mi olmalı sorusunu sormaya başladım son günlerde. Senin konuyla ilgili yazı ve yorumların beni böyle düşünmeye sevketti diyebilirim. Sosyalizm, Kapitalizm, Faşizm ve diğer beşeri ideolojilere eşit mesafede duran birisi olarak eşitlik, sosyal adalet, anti-emperyalist vurgu (ki aslında Rusya da emperyalist bir devlet/ti) gibi hususlar dolayısıyla biraz daha sıcak bulduğumu sosyalizm’i her zaman bir kenarda tutmuşumdur. Lakin gelinen noktada bütün bu ideolojilerin insanlığa faydadan ziyade zulüm, kan, gözyaşı, sömürü, cinayet, katliam, adaletsizlik, eşitsizlik, kölelik ve savaştan başka bir şey sunmadığı ortada.

    Fakat artık daha belirgin olarak ortaya koyduğunu sosyalizm eleştirilerinde dikkatimi çeken hususlara temas etmeden geçemeyeceğim üstat:

    “Şu durumda sosyalist devrim süreçlerinin bizzat postmodernin temelindeki kaynaklardan biri olduğunu tespit edebiliriz.” Bu iddianın dayanaklarını çok merak ediyorum. Ben, post-modernizmin bizatihi modernn bir şey olduğunu düşünüyorum. Modernizmin sıkı kalıplarını biraz olsun gevşetmek, renkliliğe, çok sesliliğe, çok kültürlülüğe, yerel olana, kitle için üretime yapılan vurgularla atın gemini ya da mahmuzlarını gevşetmek olarak görüyorum. Bu anlamda sosyalizm gibi eşitlik temelli bir dünya görüşünü “tüketim”i temel alan moıdernizm ile nasıl aynı kaynağa irca ettirdiğini merak ediyorum. İler sürdüğün önerme ciddi açıklamaları gerektiriyor.

    Sosyalist düşünceyi Lacancı ve özellikle de Zizekci temayülden kurtaracak yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Sizler (Tolga ve sen mesela) sık sık her iki düşünüre göndermeler yapıyorsunuz. Gelinen durum bu mudur diye merak ediyorum. Her iki düşünürün söykediklerini basit şeyler olarak gördüğüm anlaşılmasın kesinlikle. Ama sizleri bu noktaya getiren şeyi çok merak ediyorum.

    “Sosyalizm nasıl bir hal almıştır ve bu hal ile insanlar nasıl yaşamışlardır, neler yaşamışlardır? Öyleki burada mesele bir gizli polis teşkilatı (stasi) meselesi değil toplumun polisleştirilmesi, herkesin herşeyden korktuğu, birbirinin ihbarcısı olduğu, başkalarının yaşamının sürekli kontrol altında tutulduğu, korkmayanların başlarının belada olduğu, tektip-tekboyutlu-tekbakıslı bir tür Büyük Birader toplumunun ortaya çıkmış olmasıdır sözkonusu olan.” Sosyalist uygulamalar senin bu söylediklerini doğruluyor. Tarihi tecrübelerden ötürü bunları söylüyorsun elbette. Fakat yukarıdaki düşüncelerimle bağlantılı olarak şunu söylüyorum: Kapitalizmin, mpdernizmin, postmodernizmin bundan farklı şeyler olduğunu mu düşünüyorsun? İnsanları tüketim kölesi olarak gören, homo-economicus olarak gören, onların ağzına hak ve özgürlükler balını çalıp birer köle haline getiren kapitalizmin, liberalizmin bundan ne farkı var? ABD’de, Ortadoğu’da, İngiltere’de, İsrail’de, Türkiye’de insanlar gözlenmiyor mu, fişlenmiyor mu? Operasyonlar düzenlenmiyor mu? Uydudan, termal kameralarla kimin nereye gittiği gözlenmiyor mu? İstihabarat adı altında insanların telefonları dinlenmiyor mu? İstihbarat adı altında Türkiye’nin sözümona pkk mücadelesi ABD’den gelecek uydu istihahbaratı aldatmacasına gelip kilitlenmedi mi? Kapitalist ülkelerin yarattığı savaşlar, ettiği zulümler, Afrikada’da, Güney Amaerika’da, Asya’da, Ortadoğu’da yaptığı zulümler, ABD ve İngltere’nin MODERN SÖMÜRÜLERİ, MODERN SAVAŞLARI, MODERN TEKNOLOJİLERİ, YARATILAN BU UCUBE MODERN İNSAN, BU MODERN ALDATMACALAR” neyin eseri üstat? Sokağa çıkınca gördüğümüz insaznlar özgür ve eşit insanlar mı? Hakkımız var, özgürüz diye bizi sömürmekten, vergilerimizi hortumlamaktan, mortgage, FED, Merkez bankası, ağulu dölyatağı olmuş borsa neyin, kimin eseri allahaşkına? Kapitalist sistem insanları bu hale getirmedi mi? Piskopat, gözüdönmüş, sekskolik, sapık, paradan başka bir şey düşünmeyen, egoist, yalnız bireylert kimin eseri? Sosyalizm hiç değilse baskıyla bilmem neyle insanlara bir şeyler öğretiyordu. Ne bileyim tasarruflu olmayı, terbiyeli olmayı filan. Bulgaristan’ın zulmünden kaçıp Türkiye’ye göç eden soydaşlar acaip çalışkan, tasarruflu , sakin, işini iyi yapan insanlardı. Biz yalaktan boşalmış pis su gibiyiz. Gözümüz dönmüş. Fıldır dıldır bizi sokaklara salan, camekanlara fırlatan neyin nesidir? Bu mudur özgürlük? Hak sahibi olmak böyle bir şey mi? Ve daha neler…

    “Şaşılası olmasa da insanın sormaktan kaçınamayacağı şey, sosyalizmin nasıl olup da bu alegoriyle bu kadar açık bir şekilde bir şekilde örtüşebilmiş olduğudur.” Sosyalizmim bu allegoriyle örtüşmesine ben senin kadar şaşırmıyorum. Sosyalizm Batı’da, kapitalizm ile kucak kucağa büyüdü. Karşı karşıya oldular hep. Bir soğuk savaş teranesi sürdü yıllarca.
    Casusluk öyküleri, aman komünistler geliyor karabasanları oldu sürekli. Birbirlerine ihtiyaç duyan iki düşman, birbirine küsmüş iki eski dost gibiydi sosyalizm ile kapitalizm. Birbirlerine ihtiyaçları vardı. Komünist manifesto olmasaydı kapitalizm bu kadar uzun yıllar devam eder miydi? Marksistler, sosyalistler olmasaydı bu liberal düşünce bu kadar kökleşirmiydi?

    “Bu durum, paranoyanın kaynağını oluşturuyor ve iktidarın kendini yetersiz hitsetmesine, kendinden emin olamamasına sebep oluyor. İktidarı durmadan başkalarının hayatına yönlendiren etken buradadır.” Sosyalizm için bu söylediğin sözleri de sınırlı tutulmuş sözler olarak görüyorum üstat. Ve tekrarlıyorum. Bu durumlar sosyalizme özgü durumlar değildirler. Modern insan da paranoyaktır, gözlem altındadır, parasının hesabı yapılır, yastık altındaki parasına bile göz koyulmuştur, davranışları önceden güdülenir, reklamlarda, filmlerde bazı şeyler, düşünceler gözüne gözüne sokulur, reklamlar kadın eti satılır, gökdelenlerde insanların kanını içen vampirler yaşar, her türlü soysuzluk vardı caddelerinde, afişler, neonlar ekonomik-özgür-mutlu-manyak modern insana göz kırpıp durur hep. Modern kapitalist-liberalist insan ahlaksızdır, had hudud bilmez, paranoyaktır.

    “Başkalarının yaşamı, iktidar için her zaman açık bir tehdittir. Kontrol edilmeli, denetlenmeli, ve yönlendirilmelidir. Bu tehdide sosyalist iktidarın verdiği cevap kabaca, başkalarının yaşamının toptan denetimidir. Sistemin güvenliği için her tür yol meşrudur. Sosyalist iktidar, böylece, olabilecek en pervasız halliyle kendi konumunu tarihsel olarak meşrulaştıran ve mantıksallaştıran bir söylem aracılığıyla ‘başkalarının hayatı‘nı istediği gibi gözetleyip denetleyebilmekte, gerekli gördüğünde istediği gibi müdahale etmekten çekinmemektedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, hakikat ile sahte iklikilerine indirgenen dünya, burada iktidarın kendi dışındaki herşeyi dekadans olarak gören bakışıyla biçim almaya zorlanır. ”

    ve ayrıca:

    “sosyalist iktidarın hayli ilkel bir iktidar güdüsüyle hareket ettiği söylenebilir. Sosyalizm, totaliter rejim olmanın mantığını kurmuş, ve bunu su sızdırmaz bir söylemle nüfus alanında egemen kılmıştır.”

    şeklindeki sözlerin de bu anlamda benim açımdan aynı şeyi ifade ediyor. Bu eleştirilerini ben daha da genişletip modern liberal-kapitalist insan için de söylenebielceğini düşünüyorum. Birisi bunu kabaca, göstere göstere yapıyor, diğeri reklamlarla, filmlerle, afişlerle, dergilerle, tv ile daha yumuşak yapıyor. İkisinin aynı kapıya çıktığı aşikar. Hepimiz özgürüz, daha fazla iste, ihtiyaçlarının sınır yok, hep iste demek insanları özgür mü yapıyor. Eşit mi yapıyor? Aksine insanları birer tüketim nesnesi haline getirmekten başka sonuçlar doğurmadı aşikar

    “Oysa insanların, örneğin kapitalizme karşı kazandıkları haklar vardır, seslerini duyurabilecekleri insanlar vardır, çığlık atmanın anlamı ve olanağı vardır, sisteme karşı‘ kişinin kendini konumlandrıabileceği saçma da olsa bir konum vardır; sosyalist iktidar ise bulunduğu her yerde tam da bu imkanları yok etmiş ve su sızdırmaz söylemiyle insanların çığlığını boğmuştur.” Kesinlike katılmıyorum bu söylediklerine. Ne hakkı var insanları kazandığı? Hangi haklar? Kim sesini duyurabiliyormuş? ABD başkanı Bush dün Irak savaşında savaşan askerlerle birlikteydi. Çocuklardan birinin yüzü tamamen yanmıştı. Başka bir tür canlıya dönüşmüştü o çocuk. Onun yüzüne nasıl bakabiliyor? Bu nedir? Hak bu mudur? Iraklılara hak sağlamak için mi bu çocuğun yüzü bu hale geldi. Kolları bacakları kesildi? Milyonlarca Iraklı hak için, özgürlük için öldürüldü öyle mi? Ne sesi? Kimin çığlığı? Dünyada bunca ölen, öldürülen mazlum ne adına öldü? Bu adamların petrol hakları, para hakları, toprak hakları, manyaklık haklarıi piskopatlık hakları, sapıklık hakları için öldürülmedi mi? Kim kime sesni, çığılığını duyurabiliyor anlamadım?

    “Sosyalist iktidar, modern düşünceye içkin bir zorunlulukla, başkalarının hayatının sürekli kontrol altında tutulması üzerine kurulu bir iktidar anlayışı olarak ortaya çıkar.” Kapitalist, liberal, ulus devlet iktidarı da böyledir. Ve daha da şerefsizdir üstat. Daha manyak ve piskopattır hatta.

  3. kacakkova Says:

    selamlar,

    tolga haklisin su anki durum sonrtasinda ne olacagini (kimi kestirimlere ragmen) bilemiyoruz. bildigimiz sey gecmis.benim bütün meselem bilginin kendisiyle, yani gecmisle. mesele nedir denilirse bir sey demem de zor üstelik, yani formüle edemem, ama bütün bu yazi ciziler o meseleden bir seyler aktariyor sonucta…..
    ben das leben der andern”i sevecektim ama belirli yerlerinde ciddi anlamda tavsamis film.gerilimini kaybetmemesi cok önemliydi filmin ve onu sürekli kilamamis yönetmen ne yazikki……
    becckett”e ne ekleyebiliriz baska, hic:daha iyi yenil…..

    kayip dervis usta,

    sosyalizme bir fikir ve inanc bicimi olarak haksizlik etmek istemem. ama belirli bir sekilde ona yöneldigimde böyle bir tablo ortaya cikiyor. tablonun hic iyi olmadigi gercek. bunu, sosyalizmin kapitaliz elestirisini vurgulayarak ya da öne cikararak dengeleyebilirim, ya da tabloyu degistirebilirim de. ama gerek yok. hakedilmemis bir yargiya kurban gitmesin yeter. buna dikkat ediyorum olabildigince.

    ötesinde benim söylediklerimden yaptigin cikarsamalar bazi noktalari aciklamami gerektiriyor, kisadan bir kac degini yapmak isterim. bunlar sen sormasan da aciklamayi gerektiren seyler, umarim toparlayabilirim. ama zaten yazinin kendisi de fazlasiyla uzun ve bana göründügü kadariyla daginik, daha uzatmam zorlama olacaktir saniyorum.ama bunlara yine gelecegizdir, deginilerim sürecektir yine.saniyorum sürdükce daha anlasilir olacaktir kastettiklerim…..

    simdilik sunlar önemli:lacan ve zizek iki önemli düsünür tartismalari sürdürmek ve yol alabilmek icin. zizek sosyalizm icin önemli bir kaynak, keske sosyalistler onun arayisini dogru düzgün degerlendirebilseler. ama ben sahsi anlamda umutsuz bir vakayim ve zizek”in isaret ettigi kimi kilit konularada cogunluk olumsuz anlamda gönderme yapiyorum.hakikat ve özne meselelerinde tolga ile siklikla tartisma sebeplerimiz basinda bu geliyor.lacan ve zizek, belirli anlamda özneye ve hakikate imkan vermenin yollari sunuyorlar. kurcaladigim, sürekli tedhis ettigim meseleler bunlar, yani ben bu cabayla biraz sorunluyum!….

    sosyalizme dair söylediklerim diger modern sistemleri ayirirp onlari olumlamak anlamina gelmiyor elbette. yazida sosyalizme atfen bahsettigim olumsuzluklarin tamamini ve fazlasini, belki hatta dedigin gibi daha kötüsünü cesitli kapitalist sistemlerde görmek mümkün. 1984 bu baglamda modern toplumsal sistemlerin alegorisi. ben biraz sosyalizmion bu alegoriyle nasil örtüstügünü vurguladim, ama ayni seyi mesela amerkan yönetimi veya türkiye deki sistem icin de rahatlikla yapmak mümkün.bu sebeple soruyorum, sosyalizm nasil olmustur da böyle olmustur?diegerlerini sormaya bile gerek yok!amerika icin durum daha acik.

    öte yandan iktidar bicimi baglaminda modern diger modern sistemlerle belli belirsiz bir karsilastirma yapmaya calistim.bunlar önceden aklimda olmayan seylerdi, yazarken sekillendiler.derinlestirmek, acmak temellendirmek gerek, katiliyorum.dedigim gibi bunlara su ya da bu sekilde dönüp geldigimizde eklemeler yapacagim. sosyalist iktidar ve toplum üzerinde dururken aklimda olan, “denetim toplumu” (deleuze) ya da “disiplin toplumu”(foucault) ya da “gösteri toplumu”(guy debord) kavramlarinin isaret ettigi modellerden farkliliklari ortaya koymakti. yoksa sosyalizmin berbat bir seyken digerlerinin daha iyi olmasina vurgu yapmak sözkonusu bile olamaz. bu modellerin hepsi birbirnden felakettir. sosyalizmin iktidar reflekslerinde yine de belirli bir fark var gibi geliyor bana, ona isaret etmek istemistim, ama aciklik saglamak gerek daha.

    kapitalizmde kazanilmis haklar konusu da bu karsilatirma baglamindadir üstat.bunlar cesitli süreclerde kazanilmislardir.sosyalizmde hatta bu kazanimlarin ortaya cikmasinda etkili olmustur.fakat bir iktidar söyleminin kendi tebasiyla kurdugu iliski baglaminda, düzene karsi gelmek devrime karsi gelmekten daha zor, daha katlanilmaz noktalara sahiptir. bu tipki “kötü”ye itiraz etmekle “iyi”ye itiraz etmek arasindak farklilik gibidir. bu eksen kalindigi sürece aslinda mesele yoktur. ama iyi”nin iyi olmadigini anladiginizda o söylemle nasil basedeceginiz konusunda, kötüye karsi oldugunuzdan daha savunmasiz noktadasinizdir. sesinizi duyurana kadar söylemin icinde bogulursunuz zaten.bunu düzen öyleyse daha iyidir olarak düsünmemeliyiz.senin sosyalizmde bunlar varsa ee kapitalist sistemlerde de bunlar var dedigin seylerin hepsine aynen katilirim. Kapitalizmin, modernizmin, postmodernizmin arasinda daha iyi olmak anlaminda farklar oldugunu düsünmüyorum dolayisiyla. ama farklar var ve ilk olarak söylem”in yapisina isaret ettim bu farklilik icin.savasa hayir dedigimizde bunu duyup anlayacak insanlar vardir.sosyalistler (hic degilse bir kismi) sizi duyarlar. ya da iskenceye karsi ciktiginizda.baskiya, sansüre, toplumsal yasaklara, denetime, acliga, siddete, irkciliga vs. karsi ciktiginizda sesinizi duyurabileceginiz birileri vardir.ne ifade eder bunlar, neye yarar dedigim bu degil. sosylizmin ya da devrimci söylemin icndeyse neye karsi olacaginizi kestiremezsiniz, aslinda kestirisinizde buna denk düsen bir dil bulamazsiniz. devrime karsi olmak, karsidevrime karsi olmaktan daha ceterefil bir hadisedir netekim.

    son olarak üstat, postmodernizm kesinlikle modern bir seydir katiliryorum.sosyalizmde öyle.sosyalizm modernligin tamamlanmamis bir proje olarak tamamlanmasina adaydir üstelik.dedigin gibi o iddianin acilimi sart, ama dedigim su özetle: postmoderlik bir bakima anlatilarin zeminin cöküsü olarak anlasildiginda bu cöküste bahsedilen sosyalizmsüreclerinin bir rolü olsa gerektir.anlatilara duyulan güvenin yikiminda evet maddi ve yapisal anlamda endüstiri sonrasi topluma dogru gelismenin rolü vardir, ama sosyalizmin yarattigi travmatik sonuclarin da rolüde vardir.nedir bu rol, bakmak gerekiyor. sosyalizm dünyanin cok büyük bir kesimini etkilemis bir inanc bicimidir ve inacta yarattigi kirilma sanildigindan saniyorum daha boyutludur.ben o kirilmanin anlamini düsünüyorum.

    postmodernligi olumlamak anlaminda ayirmiyorum.postmodernizm debord”in dedigi türde bir “gösteri toplumu”nun yetkinlestirilmesidir.debord”un karamsarligini paylasmamak mümkün degildir.tam bir cikissizlikla kusatilmis durumdayizdir.öte yandan bu noktaya varisin köklerini desmeye calisma olanaklari da yine bu süreclerde ortaya cikmistir.bu desme girisiminden ne elde edelebilir, tartismali.zor bir konum. üstelik mesele modern toplumlarla da baslayıp bitmiyor. o zorlugun icinden yürüyoruz yine de….

    toparlayayim dedim iyiye dagildi…..

  4. thelosthighway Says:

    Eyvallah Kacakkova.
    Yularıdaki yorum biraz aceleye gelmiş, epey bir imla hatası olmuş, kusura bakma. Bir şeyi düzeltmem gerekiyor. Aslında daha yorumu yazarken de düşündüğüm, gözden kaçırmadığım bir şeydi bu: Sosyalizm eleştirisi yaparken aslında diğer sistemlerin görece olarak sağlam, insani, hak ve özgürlükleri koruma altına alan vs. sistemler olduğunu ileri sürmediğini biliyorum. Ama bir sistemdeki, düşünce biçimindeki veya ideolojideki başarısızlıkları ortaya koyarken meselenin çok yönlü yapısını gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum. İşin teorik yanı kadar pratik yanını da konuşuyoruz elbette. Bazen sağlam bir teori pratikte uygulanması mümkün olmayan teori anlamına da gelebiliyor. Ya da belki de tam aksi. Fakat eleştirilerimizin vardığı sonuçları ve bu sonuçların “bizi ne yaptığını” da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Sosyalizmi eleştirirken neye kapı araladığımızı, bir şeyden kaçarken başka bir şeye yakalanmamak gerektiğini göz ardı etmemek gerekiyor. Bunları göz ardı etmediğini biliyorum.

    Asıl ortaya konması gereken şu sanırım: Bir ideolojinin uğradığı başarısızlığı derinlemesine düşünmek gerekiyor. Diğer yandan, belli kavramları temel alarak yaptığımız eleştiri bizi asıl noktadan uzaklaştırabiliyor. Mesela, temel hak ve özgürlükler bağlamında baktığınızda kapitalist-liberal sistem görece olarak üstün gibi görünebiliyor. Eşitlik veya sosyal adalet bağlamında baktığımızda ise sosyalizmin en azından teorik açıdan üstün olduğunu görüyoruz. Karşılaştırmalı analizlerde parametre olarak neyi aldığımız önem kazanıyor burda. Ama herşeye rağmen son durumda, kendi açımdan söyleyecek olursam, “ideoloji”inin başarısızlığı meselesine gelip dayanıyor konu. İdeolojiler biz ne verdi? Bu soru üzerine kafa patlatmak gerekiyor. Ortada yamalı bir bohça var sanki ve tüm ideolojiler kendileri içinönemli olan yamayı dikmeye çalışıyor. Bu benzetme meseleyi bu açıdan anlatmama yardım eder mi bilmiyorum ama insanoğlunun ihtiyaçlarına, sorunlarına, meselelerine cevap verme iddiasıyla 18.19. yüzyıllarda ortaya çıkan ideolojiler bu iddialarını ne kadar gerçekleştirdiler sorusu çok su götürür diye düşünüyorum. Olayın bir diğer yanı da şu: Bu ideolojiler ahngi tarihsel koşulların sonucunda ortaya çıktılar? Kimin, neden kaynaklanan sorunlarını çözme çabası içinde girdiler? Bu sorulara sağlam cevaplar bulmak zorundayız? Yoksa aynı yerde dönüp dururuz gibime geliyor. Kestirme bir cevap vermeden geçemeyeceğim: Bu ideolojiler batıda ortaya çıktılar (tipik bir batı-karşıtlığı yaptığımı düşünmeyin). Batı yaşanan belli bir tarihsel süreç vardı. Ekonomik, sosyal, felsefi, kültürekl bir süreç bu. Bu süreçte sorunlar, sıkıntılar ortaya çıktı. İdeolojilerin tarihini, batı tarihinin uzantısı olarak okumayı öneriyorum. Söylediğim elbette yeni bir şey değil. Fakat batı toplmlarının, batıdaki feodalite, krallıklar, impratorluklar, ulus devlet süreci, kilise-devlet ve kilise-bilim mücadelesi, kolonizasyon, mezhep savaşları, aydınlanma, sanayi devrimi.. şeklinde devam eden tarihi süreci kavramadan ideolojilerin nasıl ortaya çıktıklarını, iddialarını, önerilerini anlamanın mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Dolayısıyla batı tarihi (ekonomik, sosyal, kültürel) içinde ortaya çıkan gelişmelerin gelip dayandığı noktada karşımıza çıkıyor ideolojiler. Sosyalizm, liberal-kapitalist sistem, faşizm, modernizm batıdaki gelişmelerin ürünleri. Özellikle 20. yüzyılda ideolojiler savaşına tanık oldu dünya. Ve çok şey kaybetti. Hala da kaybetmeye devam ediyor. Sömürgeler, dünya savaşları ne adına yapıldı? İdeolojiler günümüz insanına ne verdi? Bunlara da bakmak gerekiyor. Mesele çok yönlü yani. Ancak, bir sosyalizm eleştirisi okurken ideolojilerin eleştirisini de okumak isterdim ben. Asıl anlatmak istediğim buydu aslında. Zizek ya da diğer modern düşünürlerden beklediğim de bu üstat. Yoksa yüzyıllardır havanda su dövüp durmuşuz zaten. Bir şeyin diğer şeye üstünlüğünü ortaya koyma çabası çoğu kez aldatıcı bir sona doğru götürüyor bizi maalesef.

    Konuyal doğrudan alakasız gibi görünse de şunu da belirtmek gerekir diye düşünüyorum: Sosyal bilimlerin, siyaset biliminin bize sunduğu kavramlar ve düşünme biçimleri veya olayları ya da tarihi aktarma/anlatma biçimi bazen asıl görmemiz gereken şeyden bizi uzaklaştırıyor gibime geliyor. Mesela batı siyaset felsefesinin temel kavramları olan özel mülkiyet, özgürlük, eşitlik, hakkaniyet, adalet ve hatta halk kavramını tartışırken bu kavramlardan ne anladığımız da önem kazanıyor. En kestirme örnek: “ABD Irak’a özgürlük ve demokrasi için müdahale etti(!)” Buradaki “özgürlük” kavramı bir demokrat için, demokrat bir siyaset bilimci için ne anlam ifade ediyor bilmiyorum ama benim için ifade ettiği anlam zulüm, sömürü, vahşet kelimelerinin çok çok ötesinde. Dolayısıyla sosyalizmi, kapitalizmi konuşurken, hak ve özgürlüklerden söz ederken ve bu kavramlar çerçevesinde bir karşılaştırma yapma gibi bir amaç taşıyorsak bu kavramların da altını doldurmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bu da şimdilik işin en basit kısmı gibi görünüyor…

  5. tolga Says:

    Acikcasi, bahsettigin manada “ideoloji” disi politik bir motiv dusunemiyorum. Bu anlamda eski kafali tarihsel materyalist bir yaklasimla ideoloji dedigin sey, kendi sinifsal, kulturel, politik cikarlarimin ete kemige burunmesidir bence. Bu anlamdaki ideoloji disi birseyi tahayyul edemiyorum, eden varsa beri gelsin…

    Cok iyi belirttigin gibi, Kacakkova’nin “sosyalizm” elestirilerinde (aslinda yukarida yorumumda ben de bahsettim, kendi de yazisinin sonunda bahsediyor) problemli olan dinamik, yani bugunden gecmise bakabilecek bir kritik eksikligi. Kurulan sistemin adini degistirip “sosyalist” yapmakla mucizeler beklememek lazim zaten.

    Sorunlar “bati kaynakli” gibi olsa da, aslinda dogu kaynaklidir da. Ne bileyim Aquinali Thomas, Gazzali’den, o da gidip Aristotles’ten esinlenip, kurar teolojilerini ve felsefi duruslarini. Sorunun bati kaynakli olmasi, gelisimin de orada hizlanmasindan kaynaklidir bence. Bosuna sosyalist devrimler de gidip ta Cin’e sicramiyor ve orada ete kemige burunmuyor.

    Ben zaten bir suredir “sosyalizm”e inanmiyorum, bu yuzden kendimi komunist olarak adlandirmayi daha dogru buluyorum. Kapitalin yarattigi karsilikli cikar iliskisini kokunden kirabilen bir durus gereklidir esas olarak, bu da ornegin Ulus gibi ust yapisal iliskileri toptan cope gonderen, iscinin kendi emeginin karsiligini dahi degil ihtiyacina gore “aldigi” bir uretim bicimiyle mumkun. Almayi tirnak icine aliyorum, cunku boylesi bir kopustan sonra alma’nin ve verme’nin kendisi anlamlarini degistirmeli zaten. Bunu “utopik” bulanlar olabilir ama bence degildir, mumkundur ve zamaninda ilkel kosullarla da olsa gerceklenmistir.

    Sosyalizmin yenilgisiyle kapitalin Arzu’yu sekillendirmesi arasinda buyuk ilintiler oldugunu dusundugum(uz)den Zizek, Lacan, Deleuze ve Foucault bizim icin onemli. Sosyalizm siradan insanin nesneye bakisini farklilastiracak bir perspektif degisimi yaratamadigindan kapitalizmin cazibesini de kiramadi. Eger dogu Almanya’da ya da Bulgaristan’da olsaydim, ben de o sistemlere karsi direnirdim. Nitekim dogu Almanya’daki “sosyalist” sisteme direnen muhalefet de ilk basta komunizm adina bunu yapmistir. Bu anlamda kapitalizmin yengisi hic de sasirtici degil; cunku insanin yetilerini gelistirmesine cok daha fazla izin veriyor eski sosyalist rejimlere gore… Neden cazip olmasin?

    Benim varliksal durusum sadece sut icebilmeye, karnimi doyurmaya dayali degil ki! Sute bile libidinal bir anlam katiyorum cunku, kapitalin esnekligi bunu gerceklemeye cok daha musaittir. Bakmayin mesela Frankfurt Okulu’nun falan kapitalist elestirilerine ve SSCB desteklerine, aslinda desteklerine ragmen onlar SSCB kosullarinda yasamak istemezlerdi, sadece bulunduklari sisteme bir muhalif destek olarak sosyalist olabilmislerdir. Ulusal hareketlerdeki 89 oncesi kizil renge de boyle bakmak gerekir aynen Alevilerin Osmanli’daki Sah Ismail destekleri gibi. Alevi toplumu guneylerindeki rejim gibi yasamak istediklerinden degil, bulunduklari sistemin baski unsurlarina karsi bir destek unsuru olarak Sah’i sahiplenmislerdir..

  6. kacakkova Says:

    kayip dervis ve tolga eyvallah…..

    ideoloji meselesine gelmek iyi bir noktaya ulasmak olacaktir saniyorum!

    hemen bir ayrima dikkat cekmek isterim: “ideoloji” deyince ne demis oluyoruz. birinci anlamda kayip dervis senin bahsettigin türde ögretiler kümesine, belirli bir fikirler kümesinin bir dünya görüsü olarak sistematik bir sekilde belirisine ideoloji demek gerekiyor: sosyalizm ya da komünizm, anarsizm ya da liberalizm, nazizm, ya da islamizm bu türden ideolojiler basligina eklenebilir hemen. bu türden ideolojilerin teorik pratikleri ile politik pratiklerinin eksenlerine bakmak, olan bitenleri degerlendirmek, sorgulamak, tartismak gerektir denildigi gibi. ama ideoloji meselesi orada birakamayacagimiz bir mesele, onu hemen ayrica belirtmek geregi duyuyoruzm.tolga”nin dedigi anlamda ideoloji bu birinci tanimdaki ideolojiyi kapsasa da daha fazla bir noktaya da isaret ediyor. o kapsam önemli. bu noktada ideoloji belirli bir sekilde bilinci yapilandiran bir tür kap gibi belirir.tek tek ideolojilerden degil, bizi cagiran ve cagrisiyla yerimizi belirleyen yapilar anlaminda ideoloji. bu anlamda ideoloji-disi yok. tekil ideolojiler anlaminda ise belirli bir ideolojinin disi elbette vardir. “ideoloji sorunu” bu bakimdan birincil anlamdaki “ideolojiler sorunu”ndan daha belirleyici bir alani tutuyor. “ideolojilerin sonu” tezinden umulan medet ise her iki alanda birden hadiseyi küllemek niyeti tasiyor.neyseki bu niyetin kendisi coktan desifre olmus durumda.

    bati-dogu ayrimina iliskin olarak düsüncem su: birini sorun digerini cözüm seklinde düsünmemiz olanakli degil. ayrimi kabul etsek bile alanlarin kendilerindeki sorun silsilesi kiyas gerektirmez. diyelim “islam rejimleri”ni ele alsak burada sosyalizme dair söylediklerimden (farkli evet ama) asagi ne söylenebilir. dolasiyla suna gelecegim; kavramlari ve dili kullanirken icine düstügümüz acmaz, sadece, bati dünyasi ile sinirli tutarak ve belirsiz bir dogu düsüncesini veri kabul ederek ele almak olanakli olmayacaktir. dogu nihayettinde “hayali dogu”dur. buradan itibaren kavramlarin altini doldurmak, ne olduklarini, tarihten neyi üstlendiklerini, pratikte neyi karsiladiklarini, neyi gizlediklerini, neyi gösterdiklerini, gizlerken ve gösteririken nasil bir anlatiyi desteklediklerini, desteklenen anlatinin ne oldugunu durmadan sormak durumundayiz, buna kesinlikle katilirim. biz dili kullanirken, dil de bizi kullaniyor, belki gözardi edilmemesi gereken bir boyutuda bu meselenin. “özgürlük” dedigimizde kastimiz ne kadar otantik ve özgün olursa olsun, bir dizi tarihsel ve anlamsal katmanlari üstlenen bir kelime kullanmis oluruz. bu kacinilmaz durum, bizi boir noktadan itibaren meseleleri ele almak konusunda ciddi alamda bir acmaza soktugu gercektir. artik eleötirellik adina kelimelerin karsit, ya da ertelenmis anlamlarina yaslanarak rahatca yürüneblidigi zamanlarda da degiliz. epey bir zamandiur durmadan bir sökme, bozma, yeniden baglamsallastirma, söykütügünü cikarma, arkelojisini yapma gibi durumlara yönelinmesi bu bakimdan basit bir entelektüel heves degil, önemli bir ugras kanimca.

    toparlayacak olursam, kayip dervis usta, benim sosyalizme ikide bir dalasmam, aslinda senin eklediklerin ve daha ötesine giden bir boyutta. bir aralar “uygarlik krizi” denilmisti. “kriz” kelimesi de hayli sorunlu aslinda benim acimdan kullanirken dikkatli olmak gerek ama, yine de bu baglamda kullanabilirim saniyorum. cesitli kesitlerine deginilen bütün bu meseleler oradan türüyor. dogu ya da bati, uygarlik bir sorun alani olusturuyor bu anlamda. sorgulanmayi, tarihi acisindan irdelenmeyi, hesaplasilmayi gerektiriyor. su ya da bu sistem degil “uygarligin” kendisi. su ya da bu dogrular degil “dogruluk”un kendisi.böyle uzayacak bir dolu liste cikar daha, ama özü budur.cünkü, mesela, o ideolojiler batida ortaya cikmis olsalar bile, ideolojinin kendisi batida ortaya cikmis degildir….

  7. thelosthighway Says:

    Elbette ideoloji, “ideler bilimi”dir ve düşünceyi, düşüncenin niteliklerini, yasalarını, bağlantılarını ve kökenlerini inceler. Bu anlamda her düşünce biçimine ideoloji diyebiliriz. Ama biz burda özel anlamını kullanıyoruz. Yani siyasal ve toplumsal öğretileri, politik, hukuki, bilimsel, dini, ahlaki düşünceler bütününden bahsediyoruz. Bu bağlamda yanlış bir konumlandırma yaptığımı sanmıyorum. Sosyalizm’i, liberalizmi konuşuyoruz bu bu ideolojiler batı kökenlidir. İnsanlığa mutluluk, huzur, adalet vaad etmişlerdir ve başarısız olmuşlardır. Şİmdi mezheplerle ideolojileri birbirine karıştırmış olmuyor muyuz yani? Ne alakası var alevilerle, şiilerle ideolojinin. Şiilik, alevilik bir ideoloji değildir. Dinin yorumlarıdır onlar. Dinlerin sosyal, politik, toplumsal, hukuki düzenlemeler içermeleri onları birer ideoloji haline getirmez. İslam’ı konuşursak mesela, İslam’da hukuki düzenlemeler olması, iktisadi öngörüler olması, dinin sosyal emir ve yasakları vs. içermesi onu bir ideoloji yapmaz. Ama eğer bir takım müslümanlar, İslam’ı çağdaş düzenlere bir alternatif olarak sunmaya gayret ederek ve onun siyasal, toplumsal vs. yönlerini, taleplerini sistematik bir şekilde dillendirerek dini, bir ideoloji haline dönüştürmüş olmaktadırlar ki bunun da adı bildiğiniz gibi “İslamcılık”tır.

    İdeoloji kavramıyla ilgili ortaya koyduğum yaklaşım ıstılahi bir yaklaşımdı başlangıçta. Lakin ideolojilerin batıda ortaya çıktığına işaret etmem, hiç istemeden beni batı karşıtı haline getiriverdi yine. Ben dünyanın doğusunda sorunlar yok, her şey tozpembe filan demedim ki. Ama dünya tarihini yönlendiren gelişmelerin, savaşların, düzensizliklerin, sömürünün asıl müsebbinin gelinen süreçte batılı modern-ulus devlet olduğunu, ideolojilerle bunun şekillendiğini söyledim. Şimdi sosyalizm doğuda ortaya çıkmadı, doğu toplumlarının dertlerini çözme iddiasıyla ortaya konmadı. Batıdaki toplumsal, hukuksal, ahlaki, felsefi sürecin sonuçlarından birisiydi. Ama batıda ortaya çıktığı için sadece batıyı ilgilendiriyor anlamına gelmiyor bu. Hele hele günümüzde. Ancak şurayı gözden kaçırıyoruz: Sosyal adaletsizlik, sömürü, işçini haklarının sömürülmesi sadece batıda vuku bulmadı ve buna getirilen çözümlerin ortak adı da sosyalizm olamaz, burası açık. Bunlar dünyanın heryerinde yaşandılar, yaşanıyorlar. Her toplum kendi şartlarına, durumuna göre sorunlarına çare bulmaya çalıştı. Ama diğer yandan, mesela liberal-kapitalist sistem, modern bilim, demokrasi batıda, batı tarafından evrensel şeyler olarak sunuldu dünyaya. 2., 3. dünya ülkelerine ihraç edilmeye çalışıldı sürekli. Dünyayı bir pazar haline getirmek için yaptılar bunu. Afrikada dondurma satmak, kutuplarda koka kola satmak, hindistana kumaş satmak, türkiye şekerpancarı satmak için akıl almaz fırıldaklar çevirip duruyorlar. Venezüella dünyanın en büyük 5. petrol üreticisi ama halkının %80’ini fakir. vesaire vesaire.

    Ben şimdi tam da bana dayatılan şeye karşı çıkıyorum aslında. Hepsi bu. Ve bunun suçlusu da ortada. Suçluya işaret etmek beni suçlu yapıyorsa bilemiyorum. Ama sosyalizm, kapitalizm benim sorunum değilken neden beni yüzyıldır bununla uğraştırıp durdular bunlarla? Yani benim eşitsizliğime, haksızlığıma, fabrikama, bilim anlayışıma, huzursuzluğuma filan kapitalizm, sosyalizm mi çare bulacak? Bunun ilacı bu mu? Sosyalizm mi çözecek benim dertlerimi? Kapitalizmi adam edecek beni? Demokrasi mi beni özgür yapacak? Yani şurda kendi meselelerimizi konuşmuyoruz, birilerinin başımıza açtığı dertleri konuşup duruyoruz sürekli. Dünyaya bakışımızı belirleyen çizgileri, sınırları biraz zorlasak daha doğru olmaz mı?

  8. tolga Says:

    The lost,

    Burada artik seninle tartismanin sinirina yine takilmis bulunuyoruz. Ister istemez Tansel’le olan tartismalari hatirliyorum. Dediklerine bir bakalim:

    “Ne alakası var alevilerle, şiilerle ideolojinin. Şiilik, alevilik bir ideoloji değildir. Dinin yorumlarıdır onlar.”

    Kisa cevap: Cok alakasi var.

    Ya hele son paragrafina nasil cevap verilebilir bilmiyorum? Su soru sorularak belki: “bahsettigin biz kim?” Buyuk ihtimalle o kastedilen “biz” her kim ise biz’den degildir sevgili arkadasim.

    Yontemler arasinda buyuk farklar olunca da tartisma da maalesef bir yere varamiyor iste.

    Saygilar…

  9. thelosthighway Says:

    Tolga, Tansel ile olan tartışmalarımda ne vardı anlamadım. Bilim diye verilen bir örneği yanlış buldum ve karşı çıktım. Bunda tavır takınacak bir durum yok. Gayet açık bir yöntemle dile getiriyorum meselelere nasıl baktığımı. Sen nasıl bir yöntem izliyorsun onu bilmek isterim. Yani bir çok şey söylüyoruz ama sonu neye varıyor anlayabilmiş değilim. Bana Şiilik’in bir ideoloji olduğunu neye dayanarak açıklayacaksın (böyle bir şey isteyip istemediğini bilmiyorum) merak ediyorum. Halifeler döneminde biat gibi dini bir kavramdan ötürü fikir ayrılıkları ortaya çıkmış. Ali’nin tarafını, tutumunu haklı bulanlar diğerlerinden ayrılmışlar. Bu dini sebeplerden, olayların yorum farkından kaynaklanan bir ayrım. Burda nerde ideoloji var anlayamadım. (Tekrar ediyorum düşünce biçimi anlamında kullanmıyorum ideolojiyi).

    Ben bir bizden bahsediyorum. Bu ayrı bir konu. Biz derken seni ya da başkalarını bu bizden ayırmıyorum. Ön yarılı yaklaşıyorsun. Ben bu topraklarda yaşıyorum. Burada doğdum ve burada büyüdüm. Bu toprakların, bu coğrafyanın sorunları öncelikli olarak beni ilgilendiriyor. Dünyadaki sorunları, insanlığın genel gidişatını da takip etmeye çalışıyorum. Ama öncelikel buradayım, burada yaşıyorum. Ve bu topraklarda ortaya konmuş bilime, kültüre, düşünceye, sanata, ahlaka, mimariye, medeniyete önem atfediyorum. Bu beni ne yapar umrumda bile değil. Dar görüşlü, kendi kabuğunda kalmış, etrafını göremeyen, hayattan bigane, batı nedir, doğu nedir birbirine karştırmış bir adam gibi görünüyorsam gözüne bunu değiştirmek adına çok fazla bir şey yapamam kusura bakma. “Evrensel olan” şüpheyle bakıyorum ve evrensellik adına yayılan hastalıklardan da zihnimi korumaya çalışıyorum. Bu gayet açık. Basit. Net. Varmaya çalıştığım şey net. Ya da en azından netleştirmeye gayret ediyorum. Sen insanlık adına, insanlığın büyük idealleri, bilimi adına neyi savunuyorsun peki? Senin gerçeğin ne? Bir şeyin tarafını tutuyor musun? Yoksa duruma göre mi hareket ediyorsun? Bunlar ilk bakışta sorgulayıcı, hesap soran bir tarz olarak rahatsız edebilir seni ama bazen ortaya konan tek-yönlü, tek-biçimli, genel-geçer yaklaşımlardan benim de rahatsız olduğumu söylemek isterim. Senin için yine de bir şey ifade etmiyorsa varsın etmesin. Ve tüm bunlar beni önyargılı, batı karşıtı, ideoloji düşmanı, duyarsız filan yapıyorsa da varsın öyle olsun.

  10. tolga Says:

    Thelost,
    merak etme, hakaret olmadigi surece kolay kolay rahatsiz olacakbiri degilimdir. Cunku ilk olaraka abdestimden eminimdir. Sen ise degil gibi gorunuyorsun, cunku “bu topraklar” diyerek Islam’in ya da Katolik Hristiyanligin dahi evrenselliginin bile disina cikiyorsun. Bu anlamda yukarida soylediklerin Islam’la da bagdasmaz. But topraklarin siniri nerede baslar nerede biter Allah’ini seversen?

    Ikincisi, savunma mekanizmalarina dikkat etmeni oneririm. Seni bir etikete gore degil soylediklerine gore yorumluyorum. Etiket uzerinden birsey dedigimi hatiliyor musun?

    Ucuncusu, eger iki onceki yorumumu okursan Siilik’e “ideoloji” gibi tbir sey de getirmedigimi gorursun. Boyle bir seye gerek de yok zaten benim acimdan. Blogumda yazilanlari azicik okuyan biri nasil bir yontem izledigimi de bilir, zaten. Sonucta Siilik ya da Sunnilik yasanmis SEYlerdir, benim icin maddi gerceklikleri olan seylerin sonuclaridir ve sebepleridir. Bundan istesem mesela Sunniligi Stalinizmle, Siiligi de Trockizmle odeslestirebilirim ya da ayni analojiyi devam ettirip Muhammed-Lenin, Ali-Trocki, Muaviye-Stalin gibi de devam ettirebilirim. Ama buranin konusu bu degil.

    Bu ornegi vermemin sebei aslinda senin “ideoloji” olarak algiladiginda din arasinda ayrimsamalar yapamayacak bir yonteme dayandigimi vurgulamak icindi. Ikisi de benim icin tarihsel materyalizmin konusudur, nesnesidir.

    Onyargilarini bilmem ama yargilarini elbette yazdiklarima gore olusturacaksin. Bu konuda rahat adamimdir ve yukarida dedigim gibi de abdestimden eminimdir.

  11. thelosthighway Says:

    birincisi, valla bu topraklara islam da var, bizans da var, mecusilik de var, süryanilik de var, alevilik de var tolga.

    ikincisi, islam adına konuşmuyorum ben. kendi adıma konuşuyorum. ne haddime.

    üçüncüsü, maddi gerçekliklerin ötesinde manevi gerçeklikler de vardır. ama galiba asıl ben bunları anlatmakta ısrar ederken hata ediyorum.

    dördüncüsü, dinin özüne ilişkin bilgilerinden şüphe ediyorum. tam da stalinle sünniliği özdeşleştirme iddiasında olan birisi olduğun için şüphe ediyorum. tam da dini tarihsel materyalizmin konusu yapabileceğini iddia ettiğin için şüphe duyarım. din deyince aklına hıristiyanlık filan geliyor muhtemelen. islama, bir din olarak nasıl bir gözle bakıyorsun artık merak etmiyorum)

    son olarak, din başkadır, dinin gerçeklenmesi, din adına yapılan uygulamalar başkadır. mesela emeviler elinde islam ideolojidir ama islam bir ideoloji değildir. (artık böyle önermeler kurmamın bir anlamı kalmadı. çünkü her an herşeyi herşey yapabilirsin gibime geliyor)

    saygılar dostum. bana yine yol göründü. pek bir şey söyleyesim de kalmadı zaten.

  12. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Yazılanların hepsini okudum. Tolga’nın da ifade ettiği gibi tartışma bizim tartışmanın sınırına gelmiş takılmış. thelost’un izlediği yönteme göre kacak abinin bahsettiği “ideolojiler sorunu” ile “ideoloji sorunu” ayırımı bir işe yarıyor anlaşılan ancak tarihsel materyalizm açısından pek yaramıyor bence. İslam’ın genel anlamda ideoloji olup olmadığı konusunda birşey söyleyemesem de sunnilik için ideoloji tanımını pekala kullanabilirim. Netice ideolojiden anladığım şey etrafa bakarken kullandığım gözdür. Gözüm olmadan birşey yapamam, ideoloji olmadan da.. Burada kacak abinin dediği “ideoloji sorunu” giriyor devreye ki beni ilgilendiren şey de burası. İslam bu anlamda değişik biçimleri kabul edilerek ideoloji olarak kabul edilebilir. Bu açıdan thelost’un ideoloji kıstaslarına ihtiyacımız yoktur, İslam’ın değişik mezhepler çerçevesinde toplumsal tahayyüllere sahip olup olmaması ideoloji olmamasını gerektirmez. Hatta din başkadır dinin gerçeklenmesi başkadır türünden şeylere de katılmam, bu durum bu sitede daha önce de kacak abi tarafından dillendirilen “gerçek islam” zırvasına düşmek olur ki ideolojiye halel getirmemek için yırtınmanın başka yoludur. Zaten kacak abi de bunun bilinciyle bir solcu olarak sosyalizmle hesaplaşma derdinde gibi geliyor bana, netice de kabul edelim etmeyelim marksizm SSCB deneyiminden sorumludur, solcular sorumludur. Gerçek sol nerede biter nerede başlar bilemeyiz, deneyimler sürekli bir değişimi gerekli kılıyor, gerçeği yok bu işin. thelost’un son yazısının sondan ikinci paragrafı evlere şenlik olmuş (emevi kısmı).

    Neticede Tolga’nın da dediği gibi yöntem olarak tarihsel materyalizmi seçen biri için politik ve ideolojik olarak İslam da Stalinizm de aynı yerde eynı düzlemde değerlendirilir. Manevi yönü var demiş thelost ama ikisinin de var zaten farkında iseniz 🙂 Bu batı-doğu meselesine ise vakit ayırmayacağım. Belki sonra…

  13. thelosthighway Says:

    Din der ki “adil olun”. Ama Emeviler uyguladıkları adaletsizlikleri örtbas etmek için sahte, uydurma hadislerle* yöneticilerini temize çıkarma gayretine girerlerse (ki böyle yapmışlardır) bu ideoloji olur. Din, “adil olun” dediğinde bu ideolojik bir şey değildir. Emevilerin uygulamaları ideolojidir. Nesi evlere şenlik anlamadım. (bu, bu bağlamda benim ideoloji kıstasımdır. tarihsel materyalizmin kıstasları, sendeki bilim kıstasları, ahlak kıstasları, ideoloji kıstasları beni ilgilendirmiyor. bunu iyiyce anladım. Senin neye, nasıl bir kıstasa ihtiyaç duyduğun da seni ilgilendirir. herkesin böyle bakması gerektiğini düşünmen dayatmadan öte bir şey değildir.)

    * hadis: peygamberin sözleri

  14. İktisatçı Gözüyle... Says:

    thelost yalnız sen burada ideolojiyi o anlamda kullanmıyorum dedin ancak öyle bir anlamının senin açından olmadığını ifade etmedin. Şimdi de dayatmacı oldum. Vallahi pes yani 🙂

    Dini sadece “adil olun” lafı ile tanımlamak herşeyden önce konunun mecrasını dahi anlamamak demektir. Adaleti tüm ideolojiler kullanır zaten. Müslümanlık özelinde söylemek gerekirse kuranı baştan sona okumuş biri olarak epey ayrıntılı diyebileceğimiz bir takım hükümlere sıklıkla rastladığımı söyleyebilirim. Müslümanlık olsun diğer dini ideolojiler olsun basbayağı politiktirler. Zaten İslamın ideolojiliğini değilde sunniliğin yani bir mezhepin ideolojiliğinin tartışmasız olduğunu ifade ederken biraz sana yaklaşmış oldum fark edersen. Ancak İslamiyeti bunlar dışında değerlendirme imkanımız zaten yoktur. Yoktur çünkü İslam bize bu yüzleri ile görünür, tüm yorumları ile. Sen dini böyle yapmak yanlış-doğru diyorsun ki ben bu düzlemde zaten tartışmam.

    Tüm bu mezhepsel, maddi görünümleri dışında öz ve gerçek bir İslamiyet arayışının kendisi başka bir göz aramaktır. İdeolojidir. Yani İslamın değişik ideolojiler bağlamında ele değerlendirilmesi söz konusudur ki İslamiyetin ideolojiden arınamayacağını gösterir bu durum. Fakat kuran eksenli bir İslamiyet tablosu çizsek bile ayrıntılı hükümlendirmelerin hayata bir bakışın yani bir ideolojinin varlığını göstermesi ilginçtir. Dolayısı ile iddian evlere şenlik baştan aşağı. Yukarıda dini ele alışının kendisi ideolojiktir dolayısı ile zaten. E peki nerede kaldı dinin farkı…. Zaten emevilerin yaptığı ilk değildir ki senin kullandığım anlamdaki bütün ideolojiler için de geçerlidir. Çarpıttıkları falan yoktur, zati iktidar mekanizmalarını güçlendirmek için farklı bir yorum getirmişlerdir olay budur. Tüm ideolojiler için geçerlidir bu argüman…

  15. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Neyse klasik düzeltmelerimi yapayım, her yazdığımdan sonra başıma geliyor artık 😦

    “Sen dini (İslamı) böyle yapmak kullanmak yanlış-doğru diyorsun ki ben bu düzlemde zaten tartışmam.”
    olacaktı..

    “Yani İslamın değişik ideolojiler bağlamında ele değerlendirilmesi söz konusudur ki”
    burada bunu yazmamdan kasıt islamın içinden bakan ideolojiler idi yani marksizm gibi dışardan islama bakan değildir. Farklı mezhepler…

    “Çarpıttıkları falan yoktur, zati iktidar mekanizmalarını güçlendirmek için farklı bir yorum getirmişlerdir olay budur.”
    burada “zati” kelimesi olmayacak.

    Bu arada ekleme yapmak gerekirse senin ideoloji “kıstasların” gereği dünyaya bu kıstaslara uyulmaması halinde ideolojik bakmamak mümkün oluyor. Böyle birşey mümkün müdür peki? İyi düşün derim… Kacakkovanın “ideoloji sorunu” dediği noktayı pek anlayamadın herhalde…

  16. thelosthighway Says:

    Tansel, senin ve Tolga’nın dinin özüne ilişkin vukufiyetini (bilgini değil) kesinlikle zayıf buluyorum. Bu, genel tartışmalarımızdan edindiğim izlenimdir. Bunun sebepleri üzerinde kısa da olsa durmakta fayda var diye düşünüyorum. Köken olarak nereye dayandığınızı, nerden beslendiğinizi, bilimden ne anladığınızı filan bir kenara bırakıyorum. Ama eğer farklı konularda tartışmalar yürüteceksek bunun zaruri olduğu, din ile ideoloji noktasına gelen bu tartışmada daha açık görülüyor. Meselenin, Kacakkova’nın yürüdüğü bağlamda kalması arzumdur fakat, ideoloji konusu açıldığında ister istemez onun nasıl ortaya çıktığı, neyi vaadettiği, neyi çözdüğü ve bize ner verdiği konusu da önem kazanıyor. Seçmiş olduğumuz hayat tarzları, düşünce biçimleri her ne olursa olsun, bazı şeyleri yerli yerince anlayabilecek durumdayız, o halde bir konu açıldığında, konuşulduğunda bu tozbulutunun ardında tam olarak neyi savunduğumuzu ve neye dayandığımızı da ortaya koymalıyız.

    Buradan hareketle din ile ideoloji ayrımı hakkındaki görüşlerimi özetlemek isterim:

    1- Başta da söylediğim gibi ideoloji, “ideler bilimi”dir ve düşünceyi, düşüncenin niteliklerini, yasalarını, bağlantılarını ve kökenlerini inceler. Bu anlamda her düşünce biçimine ideoloji diyebiliriz. Fakat ideoloji, siyaset bilimi bağlamında “siyasal ve toplumsal öğretileri, politik, hukuki, bilimsel, dini, ahlaki düşünceler bütünü” anlamına gelir.

    2- Din, yüce bir güç tarafından bir peygamber vasıtasyıla, bir kitap vasıtasyıla insanlığa gönderilen, bu dünya ve öte dünya hayatından insanları huzura, mutluluğa, iyiye, doğruya, adalete, hakka ve hakikat götüren öğretiler (emirler/yasaklar) bütünüdür. Burada vurgu yapmamız gereken husus, dinin kökeninin “ilahi” oluşuyla ilgilidir. Din, özelde İslam Allah tarafından gönderilmiştir. İnsana danışılarak, insanın onayı bekleyen, insanın katkısını bekleyen bir durum söz konusu değildir burda.

    3- Dolayısıyla din ile ideoloji arasında temayüz eden ilk fark kökenleriyle ilgilidir. İdeoloji, insanın düşüncelerinin bütünüdür, bir projedir. İnsanın sorunlarına, sıkıntılarını, bu dünyada çözüm bulmayı hedefler. Öte dünya ideolojinin işi değildir. Dinin kökeni ise yüce bir güçtür. İdeoloji, tartışılabilir, değişebilir, kemale erdirilebilir, ondan vaz geçilebilir, tebdil ettirilebilir. Din ise değiştirilemez, burası neden böyle, burda allah yanılmış gibi bir yaklaşımı kabul etmez din.

    4- İdeoloji ile dinin ortak yönü birer “proje” olmalarıdır. Teorik ve pratik yönleri ihtiva etmeleridir. İdeolojinin teorisi daha çok ekonomik ve sosyal gerekçelere dayanır. Din ise topyekün bir düzenlemedir. Sadece ekonomik durumu değil, ahlaki, kültürel, toplumsal, siyasal, sosyal durumları, sorunları, çözümleri de ihtiva eder. Kutsal kitaplarda ve özelde Kur’anda ekonomik, sosyal hususların olması İslam’ın bir ideoloji olduğu anlamına gelmez. İdeoloji sorgulanabilir. İslam sorgulanamaz. Her ikisinin de pratik yönleri de vardır. Teori -pratik uyuşmazlığı her ikisinde de söz konusudur. İslam’da teori-pratik uyuşmazlığı, işin ilahi yönüyle ile beşeri yönünün farklı değerlendirilmesi sonucunda çözüme kavuşturulur. Bu peygamberden beri böyledir. Peygamber ziraii bir işte hata edebilir, dünyevi bir işte yanlış kararlar veebilir. Bu, dinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Ebu hanife, sünniler, şiiler dünyevi, uhrevi durumlarla ilgili yanlış, hatalı sonuçlara varabilir. Ama bu, onları bağlar. Allah’ı bağlamaz.

    5- Din eleştirisi, bir ideolojinin eleştirisinden farklı boyutları içerir. İdeoloji insan yapısıdır. Sınırlıdır, hatalıdır, dünyevidir, ekonomiktir, insan elinden çıkmadır, insanı merkeze alır. Din böyle değildir. Kabaca söylersek, Allah hata yapmaz. Yanlışa yöneltmez. Her yönüyle eksiksiz, tam, mükemmel bir öğreti (İslam) göndermiştir. (Bu, işin imani yönüdür elbette) İslam öğretisini eleştirmek ile Marksist öğretiyi eleştirmek arasında kemmiyet değil keyfiyet farkı vardır. Her iksini de nihai anlamda eleştirebilirsiniz ama Allah’a neden şunu yasakladın diye soramazsınız. (pratikte sorarsınız ama bir manası yoktur.)

    6- Gelişimi, sosyal yapıya etkileri, halkın dünya görüşünü belirleme süreçleri, kurumlaşması, siyasî ve iktisadî davranış biçimleri ele bakıldığında din de ideolojiye benzetilebilir. Fakat arada köken farkı, mahiyet farkı, keyfiyet farkı, yaklaşım farkı, kuşatıcılık farkı vs. vardır.

    7- İdeolojinin konusu maddedir, nesnedir, kurumlardır, tarihtir. Dinin konusu maddedir, tarihtir, maneviyattır, doğruluktur, hakikattir, hikmettir, adalettir, tüm insanlardır, tüm canlılardır, tüm sistemlerdir, tüm devletler, tüm topraklar, tüm “eşya” dinin konusudur.

    8- Bu dünya ile öte dünya meselesinde din ile ideolojinin farklı olduğunu belirtmek gerekir. İdeoloji bu dünya ile ilgilendirir. Din, tüm “dünyalar” ile ilgilenir.

    9- İdeolojilerin kurucuları vardır. Dinlerin kurucuları yoktur.

    10- Dinin aynı zamanda toplumsal, siyasal bir olgu olması onun bir ideoloji olduğu anlamına gelmez. Dinin toplumsal, siyasal bir gücü vardır. Toplumun sorunlarına çözümler sunar, siyasi öngörüleri vardır. Yine bunlar, dini ideoloji yapmaz.

    11- Marksizm, sosyalizm, komünizm, faişizm, liberalizm, kapitalizm gibi İdeolojiler 19. 20. yüzyılda ortaya çıkıp güçlenmiştir. Din ise insanlığın başından beri sosyal, kültürel, siyasal bir olgu olarak varlığını sürdürür. İlk insan bir peygamberdir mesela.

    12- Din, materyalistlerin iddia ettiği gibi sadece algılanabilir veya duyulabilir şeyleri varolan kabul etmez. Varlığın farklı yönleri vardır. Varlığın hakikati dine göre sadece algılanabilen, görülebilen şeyler değildir. Doayısıyla “din bilimin kanıtları aslında kör ve etkisiz varsayımlar” değildir. Kör olan materyalist bakış açısıdır. Varlığı sadece tek yönüyle algılayıp hakikat adını ona verdiği için böyledir.

    13- Din “halkın afyonu” değildir. Din “tabi yaratıkların iç çekişmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhu” da değidlir. Gerçekte ideolojiler halkın afyonudur. İnsanlara umut vadederler, özgürlük vadederler, hak vadederler. Ama zulümden başka bir şey vermezler. (vermedi de)

    Birkaç şeyi düzeltmem gerekiyor Tansel hocam. Yukarıda adalet ile söylediklerim bir örnekti sadece. Nasıl bir anlayışla onu enim din tanımım haline getirdin anlayabilmiş değilim. Yanlış anlaşılma var orda, düzeltmek isterim. İslam’ı ısrarla bir ideoloji olarak kabul etmemizden beklenen şey, İslam da sosyalizm veya diğer ideolojiler gibi çuvallamıştır demeye götürecekse bizi, bunu meselenin uzağında olmak ile eş tutarım. İnançların, maneviyatın, dini hassasiyetlerin insanlar, devletler üzerindeki etkisini ideoloji ile karıştıran bir siyaset bilimi, sosyal bilim anlayışını tuhaf bulduğumu tekrar belirtmek istiyorum. (Mesela, başörtüsne ısrarla “türban” diyen ve onu ideolojik olanın alanına bilerek çeken anlayış kör bir anlayıştır.) İslamı ısrarla ideolojileştirmenin (bunu isterse islamcılar yapsın), onu belirsiz, dünyevi bir alana çekmenin hatalı olduğunu düşünüyorum. Bu, dinin özüyle çelişiyor en başta. İlahi kökeniyle çelişiyor.
    Son olarak “Gerçek İslam” iddiası bir zırva değildir Tansel kardeşim. Asıl zırva, İslam’a ideolojik bir şey olarak bakılmasıdır. Buna neden zırva dediğini anlayabiliyorum. Çünkü en başta söylediğim gibi dinin “öz”üne ilişkin bilgilerini eksik, yetersiz buluyorum. (Bu, benim bilgilerimin doğru bilgiler olduğu anlamında alınmasın lütfen. Kendi adıma konuşuyorum.)

  17. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [2- Din, yüce bir güç tarafından bir peygamber vasıtasyıla, bir kitap vasıtasyıla insanlığa gönderilen, bu dünya ve öte dünya hayatından insanları huzura, mutluluğa, iyiye, doğruya, adalete, hakka ve hakikat götüren öğretiler (emirler/yasaklar) bütünüdür. Burada vurgu yapmamız gereken husus, dinin kökeninin “ilahi” oluşuyla ilgilidir. Din, özelde İslam Allah tarafından gönderilmiştir. İnsana danışılarak, insanın onayı bekleyen, insanın katkısını bekleyen bir durum söz konusu değildir burda.]

    [3- Dolayısıyla din ile ideoloji arasında temayüz eden ilk fark kökenleriyle ilgilidir. İdeoloji, insanın düşüncelerinin bütünüdür, bir projedir. İnsanın sorunlarına, sıkıntılarını, bu dünyada çözüm bulmayı hedefler. Öte dünya ideolojinin işi değildir. Dinin kökeni ise yüce bir güçtür. İdeoloji, tartışılabilir, değişebilir, kemale erdirilebilir, ondan vaz geçilebilir, tebdil ettirilebilir. Din ise değiştirilemez, burası neden böyle, burda allah yanılmış gibi bir yaklaşımı kabul etmez din.]

    [9- İdeolojilerin kurucuları vardır. Dinlerin kurucuları yoktur.]

    [11- Marksizm, sosyalizm, komünizm, faişizm, liberalizm, kapitalizm gibi İdeolojiler 19. 20. yüzyılda ortaya çıkıp güçlenmiştir. Din ise insanlığın başından beri sosyal, kültürel, siyasal bir olgu olarak varlığını sürdürür. İlk insan bir peygamberdir mesela.]

    Bu üçü de bizatihi nasıl bir ideolojiden hareket ettiğini göstererek yani sorunu tanımlayış biçimi ile dinin bir ideoloji olduğunu kanıtlar zaten. Burada tamamen karanlıkta kalmış ve açıklanması gereken şeyler önkabul olarak varolduklarından başlı başına ideolojiktir zaten. İdeolojilerin de önkabulleri olması gibi, Engels emmi boşuna dememiş nereye baktığın değil nereden baktığın önemlidir diye.

    13. madde de diğerleri gibi evlere şenlik. Evim bayağı şenlendi sayende. Hemen tümüne katılmadığım bir yazı. Herşeyden ideolojinin sınırlarını felaket dar tutuyorsun. kacak abinin yazısı çıkış koşulları gereği bu noktadan devam etmeyecektir zaten. Ayrıca 13. madde tümüyle kızdığın o batının postmodernitesine saplanmış kalmış adeta. İroni diye buna derim ben işte 🙂 12. maddene yarıyarıya katılırım, materyalizmden de farklı şeyler anlıyoruz anlican bunlar Harun Yahya kokuyor biraz. Vallahi hocam sendeki birikimle yazdıklarını hiç bağdaştıramıyorum. Biraz ideoloji teorisi çalışmamız gerekiyor. Benim de tabi. Hocam bakma konuşuyorum ama hala çözemediğim birçok nokta var bu ideoloji hikayesinde. Amma velakin seni bu konuda bayağı zayıf gördüm. Ayrıca geçmişin iyi iman eden kuranı da okumuş biri olarak din hakkındaki bilgilerimin yetersiz olduğunu düşünmüyorum. Sen dine bakışımızı sindiremiyorsun diye düşünüyorum açıkça. Bahsettiğin “öz” tartışmalı bir olgudur. Öz arayışının kendisi zaten sorunludur.

    Başörtüsüne türban denmesinin ideolojik olması ile alakalı birşey söylemedik, ideoloji denmesinin mahiyetini anlayamaman bizi sıkıntıya düşürüyor bayağı. Bu tartışmayı kendi açımdan bitiriyorum. Seninle olan kısmını en azından.

    Bu arada tez ile ilgili taramaları şimdilik kestim hocam. Ararken birşeyler çıkarsa gönderirim sana da. Görüşmek üzere…

  18. thelosthighway Says:

    Tansel seni epey eğlendirmişim anlaşılan. Ama yine öğretmen gibi davranmışsın. Gözüne girememişim yazık. Kaldım yani sınıfta. Neyse, çalışırım artık. Senin gibi “bilimsel” yazabilecek miyim ben de bir gn bilemiyorum.

    Tanselcim, biz hiç tartışmayalım zaten. Sen bana, ben sana tezlerle ilgili kaynak gönderelim o kadar. Çünkü çok ama çok rahatsız edici bir üslubun var. İyi niyetli olmadığını bilsem neler diyecem sana da zor tutuyorum kendimi. Not verip gülüyosun, başka birşey yaptığın yok. Harun Yahya nedir ya? Ne diyorsun sen? (Aç Şerif Mardin’in Din ve İdeolojisini. Al bak Anadoluya Amerikanca bakan bilimadımımız ne demiş din ve ideoloji hakkında. Çalış biraz ordan. Gerçi din ve ideolojiyi de sadece batılı yazarlardan okuduğunuz için gözünüze herşey harun yahya görünüyor o da ayrı mesele.) Neyse ya. Boş konuşuyorum.

  19. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Açıkçası üslubumu böyle yapmamın sebebi sana ayna olmak içindi bir nevi. Senin üslubun böyle malesef. Sadece bir iki noktaya girip notlar ve mimler bırakmak durumundayım vaktim de yok daha derinlemesine girmeye zaten. Mim bırakıyorum çünkü sadece bir soru bırakmak maksadım. Burada birbirimize bir üstünlüğümüz yok, gidersin bu adam neyden bahsediyor deyip bakarsın, maksadım senin serüvenine katkıda bulunmak. Mesela benim kısmen okuma imkanı bulduğum Şerif Mardin’e atıfını değerlendireceğim muhtemelen ilerde, yani bu çok ilerki bir zamanda da olsa, bir arkadaş demişti diyeceğim ki bu önemli birşeydir. Bu batılı suçlaman ise çok kabak tadı veren bir hikayeden ibarettir sadece. Bilimsellik mevzusunu da pozitivizme atfen tartışmam, senin bilimsel olmadığına dair en ufak bir imada dahi bulunmadım burada zaten. Fakat garip bir algın var ve ben emin ol kendimi sana aktarmakta sıkıntı çekiyorum. Yazdıklarımın dışında değerlendiriyorsun fazlasıyla beni. Bilimsellik vurgum bile senin elinde ne hale gelmiş, aynı materyalizme yaptıkların gibi. İdeoloji meselesini ideoloji teorisi ekseninde farklı farklı açılarıyla ele almak gerekiyor. İster batılı de ister ötekile aşağıla ama Terry Eagleton’ı tavsiye ederim. Ders çalışalım derken farkında isen bunu kendime de söyledim orada.

    “Biraz ideoloji teorisi çalışmamız gerekiyor. Benim de tabi. Hocam bakma konuşuyorum ama hala çözemediğim birçok nokta var bu ideoloji hikayesinde.”

    Açıkça da algını açman gerektiğini düşünüyorum burada. Konuyu ortaya serimleyişinin kendisinin bir ideolojik motif olması gerçeği ortada iken ideolojiyi tanımlayış biçiminin bu durumla çelişmesi olgusu ortada halen soru işaretidir benim için. Fazlaca postmodernist göreliliğe sapmadan kacakkovanın dediği “ideoloji sorunu”nu tartışmaya geçemiyoruz senle bir türlü. Şu durumda bu tartışma belli ki ilerlemeyecek de zaten.

    Daha benim de üstesinden gelemediğim çelişkiler var bu ideoloji meselesinde ama daha oraya bile gelemiyoruz seninle hocam. Takıldığımız yer benim baktığım yerden komik ötesidir. Neyse, seninle tartışmalar bir türlü eksene oturmuyor ve benim de çok sık başıma gelen bir durum değildir bu açıkçası. Daha doğrusu gelir de, senin birikimde biri ile pek gelmez. Israrlı bir savunma hali var, rahat değilsin. Gözün burada yazdıklarımızı görmüyor bile…

  20. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Bu arada konuya cuk diye parmak bastığından atıfımı tam yapayım diyorum;

    http://kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=14383

  21. naz Says:

    Kaçakkova sosyalizmin yeminli düşmanlarından biri olduğun gün gibi açık. Lenin’e darbeci derken bildiğiniz bir tarihi çarpıttığınızın farkında olduğunuz belli. Bu tür filmler sanki ilk kez mi ortaya çıkıyor? Nereden konuşuyorsunuz önemli olan bu. Ne yapmak istiyorsunuz? Saldırıların eleştiri kılığına bürünmesi de yeni bir şey değil. Kapitalizme razı mı olalım? Çareyi islamda mı arayalım? Anarşizmle kendimizi mi avutalım? Yorumlardan birinde sosyalizme inanmıyorum ben komünistim denmiş, neresinden tutacağız bunun? Tarihi bilmiyorsunuz desek değil, kafanız çalışmıyor desek değil. Çarpıtmaktır yaptığınız. Sosyalizme inanmadan komünist olma uyanıklığını kendiniz keşfettiğinizi sanırsanız aldanırsınız. Solcular sosyalizme küfrederken bir islamcı dayanamayıp insaf diyor. Alın size postmodern dünya.

  22. thelosthighway Says:

    Naz hanım, insaf diyorum doğrudur, ama “saldırı” olarak görmüyorum söylenenleri, eleştirileri. Asıl derdim bir şeyi eleştirirken başka birşeyin içine düşülmesi haliydi. Yani sosyalizmi eleştirirken kapitalizmin nimetlerini, lütuflarını hoşgörme haliydi. Ama eleştirenin de bunun farkında olduğunu hatırlatırım size. Bir de çok önemli bir şeyi düzeltmek isterim: Asla bir İslamcı değilim, hep uzak durdum İslamcılıktan. Kendimi müsade ederseniz “müslüman” olarak tanımlamak isterim.

  23. thelosthighway Says:

    Uzayan gereksiz açıklamalarda da zaten bu farka, Müslüman-İslamcı, İslam-İslamcılık farkına işaret etmeye gayret ettim. Fakat öyle yaptım olmadı, böyle dedim olmadı. Daha ne yapsam, nasıl söylesem de anlatsam meramımı şaşırdım kaldım. Karşımda bir yerlere (modern bilim, pozitivsit bilim, tarihsel materyalizm, modernizm, postmodernizm, vs.) saplanıp kalmış ve zorlasam da çekip çıkaramayacağım insanlar varmış gibi hissediyorum her seferinde. Ama asıl sakındığım o kuyuya, kuyulara düşme tehlikesi. Şimdiye dek düşmedim, bundan sonra da düşmem zaten.

  24. kacakkova Says:

    bakamadim bloga iki gündür, bayagi bi tartisma olmus. naz ablada tasi gedigine koymus yine….. söylediklerimin naz ablaya carpitma seklinde zuhur etmesine “hayir öyle” degil diyemem. ben bi sekilde bakiyorum tarihe, hersey carpilmis oluyor zati, benim bakisimla oradan meselelerin carpilmadan cikmasi kolay degil.

    “yamuk bakmak” hakkimi böyle kullaniyorum ben de, o carpitmalar bize gercek denilen seyi baska türlü anlama olanagi veriyorsa ne ala…..tarih nasil anlatilsa carpitiliyor zaten…..sovyet resmi tarihinde carpik bi sey yok mu?o carpikliga yamuk bakinca, buradaki carpikliklar cikiyor ortaya ben napiiim…..
    düsmanlik konusunda ise, sosyalizme düsman olmamanin bir yolu yok gibi görünüyor…..

    kayip dervis,tolga ve tansel”in gerilimli bir cizgide olmak pahasina dile gertirdiklerimeselelerde ise bir cok önemli baslik var……
    ama öncelikle kendi aramizdaki tartisma tikanikliklarina deginmek isterim. sonucta farkli düsüncelerde ve bakislarda olan insanlariniz. dolayisiyla söylediklerimizi farkli anlamamiz ve farkli anlayislarla sürdürmemiz kacinilaz. bu kacınılmazligin getirdigi bir tikaniklik oluyor tartismalarimizda. bunu olabilecek en geri noktaya cekmek bir bakima elimizde yinede. hosgörü ve tolere etmekten bahsetmiyorum. birbirimize pay birakma zemininden bahsediyorum. hem kendi hem de karsimizdakilerin fikirlerini sürekli ya da olabildigince carpistirmak daha fazla düsünebilmenin olanaklarini saglar……
    birbirmizi ikna etme derdimiz yok. bu iyi bir baslangic noktasi. öte yandan bilgileri ve fikirleri yaristirmiyoruz da. dolayisiyla kendi düsüncelerimizi acimlayabilmenin ve baska fikirlerle karsilasabilmenin zeminini tam da bu sebepten önesemeliyiz. ukalalik olarak algilanmasin bu söylediklerim, tartismalari yürütenlerin kendilerini bildiklerinden ve bu söylediklerimi zaten söyleyebileceklerinden kuskum yok. yine de yukardan asagiya yorumlari okurken aklimdan bunlar geciverdi bir sekilde.sert tartismalar bir bakima iyi tartismalardir. ama ayni zamanda zorlayici tartismalardir da. dogrulari(mizi) söylerken ihtiyatli olmak gerektigi gibi, baskasinin bizi yanlis anlama hakkinida gözönünde bulundurmaliyiz. birbrimize kizgin sözler ettigimizde bile kalan bir zemin olmalidir…….
    ben sahsen hem daha önceki tansel-kayip dervis tartismalarini hem de buradaki tartismayi tam da bu noktada yol almak olarak anliyorum. tamam belirli bir tikanma noktasina gelindigi söylenebilir ve sinirlerin bozulduguda oluyor. ama her iki tartismada da israrli bir söz alma tavri var, bunu takdir ediyorum. hakaret ve karsi tarafin incinebilirligini ihlal etmeyen bir tutumla bu ısrari bir olanaga cevirmek mümkün. bir noktaya gelindiginde tartisma yürümüyorsa orada birakmak mümkün ve gereklidir. tikanikligin öyle asilamayacagi bellidir artik. dogrudan hakaret ve ihlal olmadigi sürece, husserl”in önermesini kullanbiliriz belki tartisma süreclerinde; kendi düsüncelerimizi ve anlayisimizi sürdürürken yine de bir sekilde kendimizi “askiya alma”yi deneyebiliriz……

    asil meseleye gelirsem:iki önemli tartisma ekseni var bu zorlu tartismalarda belirginlesen……
    aslinda bir cok mesele var bu tartismalardan cikarabilecegimiz, ama ben özellikle kuramsal eksenli iki noktaya isaret etmek istiyorum…..

    bunlardan birincisi “bilim ve din” meseledir.digeri ise burada ortaya cikan “din ve ideoloji” meselesidir. bu postun altinda epey bir seyler söylendi kanimca, ben baska bir postun konusu olarak birakiyorum bu basliklari. bilim, din ve ideoloji her biri kendi basina agir basliklar ve bunlarin birbirleriyle ilsikilenmelerini/ayrimlarini degerlendiriyoruz. ha deyince olacak is de degil…..

    yukaridaki yorumumda tekil ideolojilerle genel anlamda ideoloji ayrimina isaret ettim. bu kuramsal anlamda dikkat edilmesi gereken bir husustur. ideolojiler sosyolojik bir alanda konumlanirken, ideolojinin sosyoloji ile ancak elirli bir kismina bakilabilir. bir düzine kavram var bu eksende birbrine karisabilecek; mesela dünya görüsü, bakis acisi, yasam felsefesi, ögreti, teori vs-. türünde kavramlar cogu zaman ideoloji diye kasettigimiz seyi karsilamaya daha cok elverislidirler. ideoloji ise pek cok kavrami/durumu kapsama egilimindedir cogu zaman. bunlar basli basina karisiklik sebebidir. ben simdilik kullandigimiz ayrimlarin sorunlu oldugunu söylemekle yetinecegim:bilim-ideoloji karsitligi ya da din-ideoloji karsitligi.
    19. yüzyilda özellikle epistemolojik baglamda ve sosyolojik baglamda bilimin ideolojinin karsisinda konumlandirilmasi sözkonsuydu. bilim hakikat ile baglantiliydi, ideoloji ise yanlis bilisti.bu anlayista din, ideolojinin en saf örnegiydi. sonradan tam olarak böyle olamdigi teslim edecek gelismleler oldu. sözkonusu bilim ideoloji karsitligi bir kac dönüsüme ugradi. burada kayip dervis”in söylediigi sey meseleyi tamamiyla tersine ceviriyor, ideolojiyi din ile karsitlastiriyor. belirli tanimlar ekseninde din”in ideoloji olmayacagini ileri sürüyor; dinin kaynaginin askin bir yaratici olmasi ve ideolojinin ise beseri bir sey olmasiyla bunu temellendiriyor. bu noktada önermeyi tartismak kolay degil, ama her tür askinlik fikrinin kaynaginin (ikincil anlamda) ideolojinin-ici oldugu iddiasiyla bir karsi önerme getirilebilir ilk elden. sinirin bu ve öte yanina iliskin her tür önerme ideolojiktir. dilimizin sinirlari dünyamizin sinirlarini belirler, ideoloji ise burada dilin icinde yer aldigi kaptir bir nevi. dinler sosyolojik anlamda ise zaten ideolojidirler. önermenin gecerliligini konusmayi baska bir zamana birakirsam, burada din-ideoloji ayriminin bilim-ideoloji karsitligi seklinde (tersinden ve fakat) yeniden üretldigini söylemek isterim. elbette farkli konumlardan ama kayginin ve beklentinin ayni oldugu acik geliyor bana…….

    baska bir baslikta yeniden dönmek üzere böyle baglayayim ben simdilik…..

  25. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [belirli tanimlar ekseninde din”in ideoloji olmayacagini ileri sürüyor; dinin kaynaginin askin bir yaratici olmasi ve ideolojinin ise beseri bir sey olmasiyla bunu temellendiriyor. bu noktada önermeyi tartismak kolay degil, ama her tür askinlik fikrinin kaynaginin (ikincil anlamda) ideolojinin-ici oldugu iddiasiyla bir karsi önerme getirilebilir ilk elden.] k

    kacak abicim, farkında isen yukarıda yaptığım tam da bu idi..

    [dilimizin sinirlari dünyamizin sinirlarini belirler, ideoloji ise burada dilin icinde yer aldigi kaptir bir nevi. dinler sosyolojik anlamda ise zaten ideolojidirler.] k

    bunu da Tolga vurguladı ve ben de katıldım ve tartışmayı ısrarla buradan sürdürdüm.

    [burada din-ideoloji ayriminin bilim-ideoloji karsitligi seklinde (tersinden ve fakat) yeniden üretldigini söylemek isterim. elbette farkli konumlardan ama kayginin ve beklentinin ayni oldugu acik geliyor bana…….] k

    Olay budur zaten… İşin ironisi de burada. Pozitivizmin içine düşmeyeceğim diye yırtınıp benim düştüğüm derin kuyulardan çıkartmak isteyenler önce o kuyulardan kendileri çıksa daha iyi olacak. Ayrıca bir de Batı’nın üretimi olarak inandığı bir takım ideolojilerin (Tolga’nın da dediği gibi nasıl çiziyor bu sınırları anlamak zaten mümkün değil) bize çözüm olmayacağından hareket eden hafif batı karşıtı bir tutum sergileyip yine kendince batı orjinli postmodern ideolojinin (ya da bulanıklığın) göbeğine düşersen nereye gidebiliriz ki tartışırken.

    Yukarıda senin söylediklerinden farklı birşey söylemedim kacakkova hocam. Benim meramım açıktır… Ve bence artık bu tartışmanın kesilmesi gerekiyor. Yazmayacaktım ancak seninkilere ekleme yapmak istedim. Özellikle thelost ile daha fazla gitmeyeceğim.

  26. thelosthighway Says:

    valla baba her zamanki gibi sonlara doğru yine nominalist yaklaşım baskın çıkmış sende. (dilimizin sinirlari dünyamizin sinirlarini belirler, ideoloji ise burada dilin icinde yer aldigi kaptir bir nevi.) Şurda senin bilim-ideoloji muhabbetine benzer bir makale var. Çok uzundu bitiremedim valla: http://www.geocities.com/tfpsikoloji/batur/06.htm

    Ben şöyle ifade edeyim meramımı o halde:

    Bilim: Felsefe “cevher” demekle, “tanrı” demekle bir şey söylemiyor aslında. Felsefe de diğer doğal bilimler gibi bir bilim olmak durumundadır. O halde yeni bir felsefeye ihtiyaç vardır. Bilim gibi, matematik gibi mesela kesin olmalıdır. Dolayısıyla metafizik, felsefe yüzyıllardır dile getirdikleri bu manasız şeylerden vaz geçmelidir.

    Felsefe: Dilin imkanlarındandır.

    Fizik: Evrenin bir anlamı yok gibi görünüyor. O halde herşey saçmadır.

    Ekonomi: Kaynaklar sınırsızdır, ihtiyaçlar sınırsızdır. (O zaman saldırın!)

    Uluslar arası Ekonomi: Zengin daha fazla nasıl zengin olur, fakir daha fazla nasıl fakir olur sorusuna en oturaklı cevaplar veren bilim.

    Uluslar arası hukuk: Emperyalizmin hukuku. İncelikler bilimi.

    Psikoloji: Ölümü açıklayamaz, ruhu kapı dışarı eder.

    Biyoloji: İnsan “her nasılsa” varolmuştur.

    Sosyoloji: Din bir ideolojidir.

    Bu önermelerin ortak bir noktası var. Hepsi de baştan sona ideolojik. Modern bilim maalesef bir ideoloji haline gelmiş durumda nicedir. (Aslında “modern bilim bir inektir” diycem ama tansel alınır sonra, gerçi benden önce diyen demiş: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=8522) Peki neye karşıdır bu bilim? Neyin ideolojisidir bu? “İnsan herşeyin ölçüsüdür” anlayışının ideolojisi. Elbette insan belirleyecek değil mi dinin ve herşeyin ne olduğunu! Tanrı da kim oluyor ki? Onun ne dediği kimin umrunda?!!?

  27. kacakkova Says:

    kayip dervis usta,
    yakaladin valla bu nominalizm noktasindan.dogrudur, ben de icinde cikilmaz bir meseledir nominalizm. hep aklimda ama bi gelemedim ki oraya. wittgenstein de olunca isin icinde, nominalizme bir aciklik getirmek lazim. neyse bir vakit artik. insan her seyin ölcüsüdür demek benim dedigim dil yaklasimi acisindan, bir tür nominalizm acisindan uygun degil ama o ölcüyü iptal ettikten sonra illede tanri ile doldurmak da gerekmiyor, bunu kabul edersin…..
    saydigin önermelerin ideolojikligi bana da acik geliyor, modern bilimin ideoloji haline gelmisligini de kabul ederim….
    bunlar üzerinde durabilecegimiz seyler….
    bi de senin önermen var, ben onuda merak ediyorum. yani dinin askin bir kaynaktan olmasindan dolayi ideolojik olamdigi önermesi, bu nasil temellendirilebilir, nasil gerekcelendirilebilir.askin oldugu icin temellendirilemez dersek bu bizi yine dilin sinrilarina düsürmez mi. elbette önermenin zorlugunun farkindayim, ama vaktin oldukca, kafanda bicimlendikce dinlemek isterim önermenin acilimlarini…..

    tansel abi,
    ben söyle bir derli toplu özet halinde düsüncelerimi ifade edeyim dedim meseleye dair….söylediklerimizde ortak noktalar olmasi muhtemeldir…..tartisma nasil ilerler bir fikrim yok….yaziyi hazirlarken hic aklimda olmayan hadiselerdi bunlar….ama dikkat kesildigim bi hadisedir……

  28. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [Modern bilim maalesef bir ideoloji haline gelmiş durumda nicedir. (Aslında “modern bilim bir inektir” diycem ama tansel alınır sonra]

    thelost bir daha beni yazdıklarım dışında etiketlersen gerçekten artık seni yok saymak durumuna gelicem. Yukarıdaki ifadeden neden alınayım. Bilimsellikten ne anladığım açık değil mi? Yukarıdaki cümlenin altına imzamı atarım… Neden alınayım, hiç mi sayfadaki yazdıklarımı okumazsın, bilimi hangi eksende tartıştığım bu kadar mı anlaşılmaz. Sonuna kadar katılacağım bir önerme ile karşıma çıkarken dahi beni karşına almayı başarabiliyorsun etiketlemelerinle. Lütfen yazdıklarımın dışında değerlendirme kıstası alma artık! Oradan modernist olarak mı pozitivist olarak mı duruyorum! Ne hale getiriyorsun argümanlarımı elinde… Bunu yapmaya hakkın yok ki…

  29. humpty Says:

    kemik sesleri geliyor valla, yavas vurun birbirinize: ) naz abla sana da bi kac lafim olacak ama simdi cok mesgulüm…

  30. thelosthighway Says:

    [Üstat üstteki 2 yorumu silip aşağıdakini onaylar mısın? Çok hata yapmışım, yine yanlış anlamalar olmasın. Rica etsem? Selamlar.]

    O halde modern bilimin hangi şartlar altında, nasıl bir tarihi sürecin sonucunda bu hale geldiğini, getirildiğini görmek gerekiyor. Bilim, benim anladığım bilim, varlığı, varlığın hakikatini olduğu gibi ortaya koyma çabası içinde olan, evrenin, insanın, doğanın, bilmenin anlamını çözme çabasını gözeten, varlığa dair tutarlı, makul, makbul açıklamalar getirebilen bir çabadır. Yöntemi, dayanakları, kaynakları vardır. Oradan bakıca öyle, şurdan bakınca böyle değildir bilim. İnsanlığa, insanlığın hayrına hizmet eder. Zulme, adaletsizliğe, baskıya, uygarlıkçı yaklaşımlarına, kötülüğe alet olmaz bilim. Bu, kim yaparsa yapsın, nerden gelirse gelsin böyledir. İdeolojinin, dinin, tekniğin hizmetkârı, aleti haline geldi bilim tarihin birçok döneminde. Ama ben, en azından burada, bizim hayrımıza, iyiliğimize olmayan bir bilimden uzak durmak gerektiğini düşünüyorum. Tansel kardeşim, senin hakkına girdiğimi görüyorum. Biraz acımasız davranmışım. Lakin bazen kendini “bilimci” diye tanımlarken ve bazı şeyleri savunup bazı şeylere karşı çıkarken hangi bilimi kendine dayanak aldığın noktasında şaşırıyorum, şaşırtıyorsun beni.

    Diğer yandan bu nominalizm meselesi yeni bir şey değil. Yunan’dan beridir tartışılıyor. Ama dönem dönem bazı akımlar, kendi durumlarını savunmak için sarılmışlar nominalizme. Mesela ortaçağda Ockhamlı William ile sanıyorum yeni bir şekil alıyor nominalizm. İbn Rüşd’ün nominalizmi de farklı derinlikler içeriyor. Tümeller tartışmasında önemli bir adam İbn Rüşd. “Akıllar” meselesi var bir de. Daha sonra mesela dün yolda gelirken okudum, Hobbes’un nominalizmini görünce çok şaşırdım. Son dönemlerde mantıkçı pozitivistler, Wittgenstein ve modern felsefede yeniden canlandı nominalizm. Meselenin “hakikat” tartışmalarıyla ilgisi var. Varlık sadece adlandırmalardan mı ibarettir, aslolan sadece kavramlar mıdır? Felsefe, dilin imkanlarından mı ibarettir? Mesele, bir dil-düşünce meselesi midir? Evrenin gerçekliği nedir? Düşündükçe mi var oluyoruz? Sadece düşündüklerimiz mi var? Kavramlarla mı var oluyoruz? Varlık diye işaret ettiğimiz, sözünü ettiğimiz şey, kavramlardan mı ibarettir? Bu ve bunun gibi sorular etrafında yapılıyor tartışma. Son dönemlerdeki nominalist yükselişi biraz da şuna bağlıyorum: Medeniyetler iflasın eşiğine geldi, tüm değerlerimiz alt üst oldu, “gerçek” diye sarıldığımız şeyler elimizde kaldı, dünya dedik anlamını çözemedik, din dedik olmadı; bilim, din, ideoloji veya teknik aracılığıyla evren hakkında tutarlı sonuçlara ulaşamadık. O zaman aslında hiçbir şey yok, hiç bir şey anlamlı değil, “mutlak hakikat” de yok. Her şey değişiyor, her şey izafi. Tutunacak, dayanacak ortak nokta yok. Kabaca, ana hatlarıyla bunlar oldu. Kavramlara, sadece kavramlara yönelmenin altında böyle bir etki de var sanırım. Bilemiyorum.

    Hobbes, Elements of Law’da, bilimin, nesnelere verilen adların bilgisi olduğunu ileri sürüyor. Mesela Leibniz buna şiddetle karşı çıkıyor ve “Hobbes için hakikat yoktur, çünkü o, evrenselleri sözcüklere indirgemekle, hakikati sözcüklerin içine yerleştirmekle yetinmemiş, dahası hakikati, bütün tanımların [adlandırmaların] kaynaklandığı insan yargısına bağlamıştır.” Hobbes’a göre insanın sözcüklerle oluşturduğu [nesnelere verdiği adlandırmalarla] oluşturduğu hakikatlerden başka hakikat yoktur. Bu bakımdan hakikatin mimarı insandır. Hobbes, De Corpore’de diyor ki: “Dünyada adların dışında evrensel bir şey yoktur. Hakikat, nesnelerin içinde değil, fakat sözcüklerin içinde bulunur.”

    Bu bakımdan nominalist yaklaşımın Ortaçağ sonlarında, Yeni çağın bilimsel ve felsefi yönelimlerinde yeniden yükseldiğini görmek şaşırtıcı değil. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” derken biraz da bunu düşünerek hareket etmiştim. Elbette Hobbes’tan sonra da köprünün altından çok sular aktı. Ama mesele dönüp dolaşıp buraya geliyor. Aslında yaptığımız tartışmalarda ister istemez buralara kadar varabiliyoruz. Yani ben bir taraftan “hakikat vardır, aşkın hakikat de vardır, insan her şeyin ölçüsü değildir, varlığın anlamı böyle tek yanlı, tek boyutlu açıklanamaz, hele hele bir çok şeye tosladıktan sonra gelinen nokta bu olamaz” demeye getiriyorum meseleyi sanki. Üzerinde durmak, daha da açıklamak gerekiyor elbette. Bu, bizim için bir çıkış, bir dayanak olur mu bilmem ama düşünmek, tartışmak gerekiyor.

    Sıradan gerçekleri düşünürken, bunların üzerinde kelam ederken aslında ister istemez dini, felsefeyi, ideolojiyi ve bilimi de düşünmüş oluyoruz. Her şey bir anlamda birbiriyle ilişkili. Ama meseleleri nasıl konumlandırdığımız, nerelere dayandığımız, neleri öncelediğimiz önem kazanıyor. Bilgi aynı bilgi, dünya aynı dünya. Ama hepimizde, farklı biçimlerde, farklı sebeplerden ötürü, farklı şekillerde tezahür ediyor. Mesela sen zulme karşı çıkarken, bir ideolojinin, geldiği noktada insanlığa bir şey vermediğini söylerken, ben aslında tüm ideolojilerin böyle olduğunu; zulmün, nerden gelirse gelsin zulüm olduğunu söylemeye çalışmıştım. Yani bu zulmü ister Emeviler yapsın, ister Stalin, ister sosyalizm insanları baskı altına alsın, isterse Şiilik, fark etmiyor demek istiyorum. Karşı çıktığımız şeye, niçin, hangi sebeplerden ötürü karşı çıktığımızı ortaya koymamız gerekiyor. Zulmün, adaletsizliğin özünde hep aynı şey var: Değer tanımama, insanların haklarına hukuklarına riayet etmeme, her şeyi sadece kendi düşüncelerinize göre dizayn etme, dünyayı sadece kendi pencerenizden tanzim etme. İşin kökeninde bunlar var. Bu nerden gelirse gelsin karşı çıkmak gerekiyor.

    Başka bir mesele de şu: Karşı çıktığımız, eleştirdiğimiz, üzerinde düşündüğümüz din, ideoloji ve bilim kimin, neyin dini, bilimi ve ideolojisidir. Hangi ideoloji? Hangi din? Hangi bilim? Nerde şekillenmiş? Nasıl şekillenmiş? Nasıl bir süreç izlemiş? Kimin elinde neye dönüşmüş? Bunlar gerilimli tartışmaların altında sürekli duran, bazen ortaya çıkan, bazen gizlediğimiz gerçekler. Ben “doğu” derken, “batı” derken coğrafi adlandırmalar yapmıyorum. Hakikat batıda da ortaya konabilir, doğuda da. Ama eğer bilim dediğimizde bilimin sadece batıdaki serüveninden söz ediyorsak hataya düşeriz. Bizler din deyince, batıdaki serüveni doğrultusunda din diyoruz sanki, ve benim de karşı çıktığım şey bu. Çünkü hep ordan besleniyoruz. Doğu düşüncesinde bilim nedir peki? İnsan bilim deyince, ideoloji deyince, din deyince ayı şeyden mi söz ediyor acaba? Batıda ve doğuda çalkantılı süreçler yaşanmış. Belli tarihsel, düşünsel kırılmalar olmuş. İdeolojiler şekillenmiş, bilim belli bir noktaya gelmiş, dine yaklaşım farklı biçimlerde tezahür etmiş. Ama süreç her yerde hep aynı mı işlemiş? Neden bunları düşünmüyoruz. Din deyince topyekun değerlendirmeler yapıyoruz? Bilim deyince aynı şeyi anlamıyoruz mesela. Ben İbn Rüşd de okuyorum, Saint Thomas da. Ama sen sadece Saint Thomas okuyup karşıma “din şöyle, ideoloji böyle” diye çıkarsan, karşı çıkarım ben de sana. Orda birileri çıkıp “hakikat yoktur” diyor, sen de çıkıp onların ağzıyla konuşuyorsun. Bazı meseleler öyle sadece batıda tartışılmamış, belli adamlar üzerinden yürümemiş tartışmalar. Ama biz gözümüzü, kulağımızı kapatmış, tek bir yerden besleniyoruz sürekli. Bunlar, hiç konuşmasak da böyle. Bir süreç var: Din, bilim, teknik, medeniyet ve ideoloji belli bir yere gelmiş. Bu süreç nihai süreç midir? Mutlak süreç bu mudur? Mesela gelmiş dayanmış her şeyimiz demokrasiye, insan haklarına, evrenselliğe. Bu mudur gerçekten? İnsanlığın geldiği “son nokta”, kemal noktası bu mudur? Gerçekten yok mudur hakikat? Modern siyaset bilimi ve sosyoloji dine ideoloji dediğinde bu, mutlak gerçek mi oluyor? Kim, nasıl yapıyor bu tanımlamaları? Neye göre yapıyor? “Hakikat, adlandırmalardır” diyince mesele bitmiş mi oluyor? Hakikat ortadan kalkmış mı oluyor? Düşünen, değerlendiren, sorun yaratan, çözüm üreten varlıklar olarak ve bu sancılı, sorunlu, çetrefilli, acımasız dünyada yaşarken, aynı dili konuşurken, aynı dertleri paylaşırken neden meseleleri kestirme yoldan çözmeye çalışıp birbirimizin üstüne çullanıyoruz? Ben bir şeye, bir dine, bir Allah’a inanıyorum. Bunun bir anlamı yok mu? “İnsan her şeyin ölçüsü değildir, bazı şeylerin ölçüsüdür, her şeyi biz belirleyemeyiz, bizim dışımızda da var olan durumlar, gerçekler, güçler var” diyorum. Bu, bu sözlerim anlaşılmaz, kabul edilemez bir şey değil ki. Ben modern bilimin, modern felsefenin acımasız olduğunu, sorunlarımızı çözemediğini düşünüyorum. Dünyanın batısındaki süreci doğusundaki sürece uygulamanın hatalı olduğunu düşünüyorum. Mesela, bizde bir kilise yok, feodalite oradaki gibi yaşanmamış, cadı oldukları için yüz binlerce kadını öldürmemişiz, engizisyon yok. Dine bakışımız, yaklaşımlarımız bunlar belirleyecekse, tüm dinlerle ilgili genel geçer değerlendirmeleri buradan yola çıkarak yapacaksak hatalı bulurum bunu ben. O zaman öteki tarihe de bakmak gerekiyor. Burada, bu tarafta ne yaşanmış? Ne olmuş? Burda kilise yok ama ne var o zaman? Hangi haksızlıklar yaşanmış? Yaşanmış mı? Bilim burda nasıl bir süreç izlemiş? Bunlara da bakmak gerekmez mi? İbadethane deyince aklımıza kilisenin yanında camii de gelmez mi? Manevi arınma diyince yoga mı, nirvana mı geliyor aklımıza? Tasavvuf’a neden kem gözle baktık yüzyıllarca? Tibet’teki mabetlerin özgürlüğünü savunurken, yüzyıllarca kapalı tutulan tekkelere ahır muamelesi yapılması bizi hiç mi ilgilendirmiyor? Vietnam’daki zulme karşı çıkarken, bu ülkede şapka takmadığı için asılan binlerce alimin hesabını sormayacak mıyız? Bu mu hak özgürlük arayışı? Ne anlıyoruz bundan? Velhasıl yine dağıttım. “Bana ne bunlardan” diyebilirsiniz. Ama işler o kadar kolay değil.

    Batıdaki bilim serüvenin sonucunda ortaya çıkan ve doğal bilimlerde olduğu gibi dizayn edilmeye gayret edilen sosyal bilimlerin yeniden sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Sosyoloji, dine ideoloji diyorsa bu, nihai gerçek olmuyor. Dinin tarihi insanlığın tarihiyle bir. Sosyoloji kendinden nasıl bir hak görüyor da dini ideoloji olarak tanımlayabiliyor? Basit ama sorulması gereken bir soru bu benim için. Sevgili Kaçakkova, sen de gayet doğal bir biçimde “sadece aşkın bir kaynaktan geliyor olması dinin bir ideoloji olarak değerlendirilmemesi için yeterli midir” diye soruyorsun. Elbette yeterli değil. Dinin tanımı bu değil ki sadece. Ya da yukarıda sadece bununla ilişkilendirmedim ki meseleyi. Benim yaklaşımım da kuşatıcı değil ki zaten. Eksik, tamamlanmayı bekliyor. Fakat meseleyi açmakta maksadım biraz da şu: Mesela Tolga ve Tansel, genel değerlendirmelerinde, yorumlarında her iki olgunun farklı mahiyetler içerdiğini bazen gözden kaçırıyor gibiler. Yani din de ideoloji de onlar için bir sanki. Ya da sosyalizmi eleştirirken kullandıkları yöntemi dini eleştirirken de kullanabiliyorlar. Dine farklı yaklaşmak gerekiyor dedikçe de üstüme geliyorlar sanki. Savunmacısın diyorlar, anlamıyorsun diyorlar. Ben İslam adına ya da başka bir din adına söylemiyorum bunu ama mesele dönüp dolaşıp İslam’a filan geliyor. Bunda benim de etkim vardır muhakkak. Ama yıllardır hep aynı şey yapılıyor, buna canım sıkılıyor. Yani insanlar görse de görmese de bir vakıa, bir hakikat var. İnsanlar bir şeye inanıyor. İsteseniz de istemeseniz de bu böyle. Biraz daha dikkat diyorum ben. Daha incelikli yaklaşmak gerektiğini söylüyorum. Bu incelikli yaklaşımdan ben de ara sıra nasiplenememiş gibi görünüyor olabilirim ama bu böyle. Dinin tezahürleri onun bir ideoloji gibi değerlendirmesine neden oluyor olabilir. Fakat dinlerin yapısı, söylemi ile ideolojilerin yapısı, söylemi arasında dağlar kadar fark var. Hepsi benim için bir ve aynı dersen konuşacak bir şey kalmaz zaten. Ama ısrarla iddia ediyorum ki din başkalarının elinde bir ideoloji haline gelmiş olabilir. Ama din bu değil. Yaptığı zulmün adını din koyanlar ile Allah’a gerçekten inanan insanlar arasında bir ayrım yapmak zorundasınız, zorundayız.

    Diğer yandan, din sadece ekonomik, sosyal temellere dayanmıyor. Bu dünya ve (inansanız da inanmasanız da) öteki dünyadaki mutluğu vaad eder din. Tüm hayatı tanzim ediyor. Bütün ilişkilerini tanzim ediyor, şekillendiriyor, yön gösteriyor, inanmayı, görmediğine inanmayı ve teslim olmayı içeriyor. İdeoloji tam olarak böyle midir? Elbette orda da bir “ülkü” vardır, bir vaat vardır. Maneviyat da vardır. Ama bunlar genelde hak, paylaşım veya dünyevi mutluluk temellidir. Dinin ritüelleri vardır. İdeolojilerin de vardır. Saygı duruşları, bayrakları, marşları vardır. Kabul. Ama arasında çok fark var. Görmediğiniz bir şeye inanıyorsunuz dinde. Günaha, azaba, iyiliğe, cennete, peygambere inanıyorsunuz. İdeolojide de var bunlar. Devrim liderleri, kahramanlık hikayeleri, parti ihraçları filan. (Abi düşününce harbiden de çok benziyorlar yav! Yavaş yavaş Tolga’ya hak vermeye başladım ) Ama bu aşkınlık meselesi cidden önemli bir ayrım. Ortada bir kitap var, peygamber var, emirler, yasaklar var. Beşeri-ilahi ayrımını küçümsemeyelim üstat. Önemli bir ayrım.

    Şimdilik burada bırakayım. Birlikte ilerleyebilirsek bakarız artık.

  31. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [O halde modern bilimin hangi şartlar altında, nasıl bir tarihi sürecin sonucunda bu hale geldiğini, getirildiğini görmek gerekiyor. Bilim, benim anladığım bilim, varlığı, varlığın hakikatini olduğu gibi ortaya koyma çabası içinde olan, evrenin, insanın, doğanın, bilmenin anlamını çözme çabasını gözeten, varlığa dair tutarlı, makul, makbul açıklamalar getirebilen bir çabadır. Yöntemi, dayanakları, kaynakları vardır. Oradan bakıca öyle, şurdan bakınca böyle değildir bilim. İnsanlığa, insanlığın hayrına hizmet eder. Zulme, adaletsizliğe, baskıya, uygarlıkçı yaklaşımlarına, kötülüğe alet olmaz bilim. Bu, kim yaparsa yapsın, nerden gelirse gelsin böyledir. İdeolojinin, dinin, tekniğin hizmetkârı, aleti haline geldi bilim tarihin birçok döneminde. Ama ben, en azından burada, bizim hayrımıza, iyiliğimize olmayan bir bilimden uzak durmak gerektiğini düşünüyorum. Tansel kardeşim, senin hakkına girdiğimi görüyorum. Biraz acımasız davranmışım. Lakin bazen kendini “bilimci” diye tanımlarken ve bazı şeyleri savunup bazı şeylere karşı çıkarken hangi bilimi kendine dayanak aldığın noktasında şaşırıyorum, şaşırtıyorsun beni.]

    Daha çok şaşırtıcam sen merak etme. Bilim senin dediklerinin aksine nerden baktığına bağlı olarak değişen bir pratiktir. Bu anlamda bilim-ideoloji ayrımının kendisi zaten gereksizdir. O da ideolojiden azade değildir. Neyin bilimini ürettiğimiz sorusu hangi bilimsel pratikte sorulursa sorulsun farklı bir cevap veriyor. Evet ona göre buna göre değişiyor bu iş. Özellikle sosyal bilimsel uğraşılarda bizzat bilginin üretim sürecin kurumsallaşması ile iç içe olduğu bir gerçek. Bu anlamda hem maddi düzlemle hem de ideoloji ile iç içe zaten. Doğa bilimlerini ise salt teknik bilgiye indirgeyemeyiz, zira nasıl kullanılacağını belirleyen bir kurumsallaşma biçimi söz konusudur burada. Ancak buradaki temel ayrım sosyal bilimsel uğraşıda bilginin bizzat üretiminin baştan ideolojik olarak motiflenmesidir (iktisat ilgi çekicidir bu konuda).

    Onun haricinde bilgi yapılarının örgütlenişi meselesi var. İktisar olsun sosyoloji olsun diğer parçalı bilgi yapılarının bu kurumsal örgütleniş biçiminden ne türde bir bilgi üretiliyor, ne yeniden üretiliyor. Ben ise farklı bir model öneriyorum mesela. Wallerstein farklı bir müdahalede bulunuyor. Şimdi hem veri durumdaki bilgi üretim biçimi hem de ben ideoloji ile iç içe değil miyim? Öylesi böylesi olur bunun, böyle düşünmeye devam edersen daha çok şaşırırsın. Bu konuda başvurabileceğin diğer bir iyi kaynak da Jürgen Habermas’ın “İdeoloji olarak teknik ve bilim”idir.

    Din-ideoloji ayrışmasını üreten birinin bilim-ideoloji ayrışmasını da üretmesine şaşırmam ben. Öbür tartışmalar benim açımdan zaten. Gördüğüm üzere alamadığımız ve alamayacağımız bir yol da var.

    Ayrıca beşeri-ilahi ayrımınının küçümsenmesinden ziyade ideolojinin içine denk düştüğünün farkına var benim için yeterli. Yoksa ayrımı istediğin kadar yap. Ben ilahi biryerlere ve tarihin ve toplumun, ilişkilerin üzerindeki güçlere inanmam, buradan yola çıkmam. Ama isteyen bilimsel faliyetini buradan götürebilir. Buna bilimsel değil diyemem. Özgürce bilim yapmak özgürce yöntemini kullanmaktan geçer. Bu anlamda senin dediğimin “bilimin yöntemi vardır” falan demem. Hangi yöntemi kullanacağımız da ideoloji belirliyor. Hoppalaaa bak nereye geldik? Yine ideoloji 🙂 Senin faliyetine bilimsel değil demem ben o yüzden, özgürce seçimini yap, benim yöntemim de mutlak değildir tarihten toplumdan ideolojiden üstün değildir kardeşim neticede içinde bulunduğum ilişkisel zeminle malulum ben de. Söylediğim bu kadar basit. Ama yazdıklarına ve şaşkınlığına bakılırsa sen bu hakkı pek yanımıyorsun kavramlara koyduğun sınırlar sebebiyle (din-ideoloji ve bilim-ideoloji ayrımı, bilime çizilen sınırlar ve yolu yöntemi vardır vs.). Bu durum da başından beri açıklamaya çalıştığımız kendi ideolojik konumundan bi haber olma halidir işte. Senle farkımız benim bunun farkında olmamdır… Yani kendi ideolojik konumumun. Nokta.

  32. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [Öbür tartışmalar benim açımdan zaten.] değil [Öbür tartışmalar benim açımdan zaten bitti.] olacaktı.

  33. thelosthighway Says:

    Ah Tansel ya! Ne yapacam ben seninle. Hala şunu anlamıyorsun değil mi? Ben seninle aynı yerden bakmıyorum hayata, bilime, ideolojiye. Aramızda o kadar farklar var ki. Hiçbir şeye senin baktığın yerden bakmıyorum güzel kardeşim. Ben “ilim” diyorum üstadım. İlim. Platon’un, Aristotales’in, Gazali’nin, İbn Rüşd’ün, İbn Sina’nın, Kant’ın yaptığına ilim diyorum ben. Üslup, yöntem, tarz, sistem diyorum. Tanım diyorum, kavram diyorum, var mı ötesi? Önüne geldiği gibi, duruma göre konuşan, duruma göre yöntem belirleyen, amaçsız, havanda su döven, hakikatten uzak şeylerden bahsetmiyorum ben. Bugün böyle, yarın öyle, olmaz. Bana göre değil. İdeoloji, bilim, din filan diyorsun, anlatıyorsun bir şeyler. Ben sana diyorum ki ben senin o kategorilerini kabul etmiyorum. Sen zorla bana don biçmeye çalışıyorsun. Sen hala aynı kategorilerle konuşup beni de o kategorilere koyarak güya benimle eğlendiğini sanıyorsun. Beşeri-ilahi ayrımı ideolojikmiş ve ben de farkında değilmişim. Umrumda değil. Senin bu ayrımlarını sallamıyorum arkadaşım ben. Sen ısrarla beni bir yerlere dahil etmeye çalışıyorsun. Bak arkadaşım senin öğrendiğin şeyde, ki ne olduğunu ben biliyorum, benim gibi konuşanlar ideolojinin içindeyse ve içinde olduğunun farkına varamayacak kadar da aymazsa bu benim umrumda bile değil. Senin kategorilerin, kategorileştirmelerin umrumda bile değil. Sadece şaşıyorum sana, ısrarına, çabana. Ben senin bilim dediğin ve burda sıraladığın şeylerin alayını sallamıyorum. Bakma doktora yapıyorum, tez yazıyorum, dipnot atıyorum bol bol. Bak bir de üstüne üstlük felsefe doktorası yapıyorum. Ne tuhaf değil mi? Sana göre çok tuhaf. İbn Rüşd “bismillah” der başlar kitaplarına. Şanı yüce olan Allah’a, Müteal olan Allah’a “hamd ü sena” ederek başlar. Sana göre alim bile değildir belki de. İdeolojiktir fazlasıyla. Taraflıdır, yorumları tek yönlüdür. Ama “Commentator” deyince akla İbn Rüşd gelir. Commentator en büyük Aristo yorumcusu demektir. Ya da mesela, Farabi, “Muallim-i Sani”dir. İkinci Öğretmen yani. İlk öğretmen de Aristo’dur. İbn Sina’nın Şifası 17. yüzyıla kadar Avrupa’da tıp derslerinde okutulmuştur. Sorban’un giriş kapısında İbn Sina ile Hipokrat’ın resimleri vardır. Batıda bu adamlara sahip çıkarlar. Birine Averrose derler, birine Al-Farabius derler, birine Avicenna derler. Adamlar Gazali’yi ezbere bilirler, ne büyük araştırmalar yapmışlardır haklarında. Ama bu adamların kitapları türkçeye yeni yeni çevriliyor. Bizde ismini ya duymuşlardır, ya da şaşkın gözlerle sana bakarlar. Varsın onlar da bilim adamı, alim sayılmasın. Umrumda bile değil. Varsın onlar da taaaa dibine kadar ideolojinin içinde olsunlar sana göre. Kimin umrunda arkadaşım! Sen beni yok sayacakmışsın. Konuşmayacakmışsın. Neymiş, yok sayıyormuşum önermelerini. Sen neleri yok saydığının farkında mısın asıl? Neleri görmediğinin farkında mısın? İş objektifliğe, bilmeye, ideolojiye gelince mangalda kül bıramıyoruz hiçbirimiz. Ama sen yanıbaşındaki beni anlamamak için inat ediyorsun. Beni bir yerlere dahil etmek istiyorsun. Ben bunları anlamıyorum Tanselcim. Ben böyleyim. Bu şekildeyim. Ne yapayım senin için bilmiyorum ki. Öyle diyorum olmuyor, böyle diyorum olmuyor. Hiç istemediğim noktalara getiriyorsun beni.

    Daha nasıl anlatayım, daha açık nasıl anlatayım ki sana. Seni bu çabandan nasıl vaz geçireyim bilmem ki. Beni sürekli bak ideolojiksin, bak şöyle filan diyip durmaktan vaz geçebilecek misin bilmem. Yukarda, bilhassa son yorumumda tonlarca şey söyledikten sonra bile gelip bana böyle ayrımlar yapıyorsun, şaşıyorum. Bu kadar titizlikle sarıldığın şeye, ben kavramlara, bilim ile ideoloji arasında sınır koyunca ideolojik oluyorum öyle mi? Kim diyor, kim öğretti bunu sana? O öğrendiğin her neyse sallmıyorum ben onları. İplemiyorum anlıyor musun? Bilim tanımlarla başlar, kavramlarla. Buna “hadd” denir. Aristo’yu, İbn Rüşd’ü “kadim alimler”i açıp okuduğunda kitapları tanımlarla başlar. Buna birileri nominalizm, birileri bilmem ne adına karşı çıkıyor olabilirler, umrumda değil. Adorno bunu mesela küçümser, sakıncalı bulur. Umrumda değil. Alim dediğin taş gibi adamdır, sistemlidir, adını koyar işin, kavram da koyar ortaya, tanım da. Gerçeği arar alim, değişmez gerçeğin peşine gider. Kavramlaştırır. Sen buna ister ideolojik de, ister hakikat yok de. Umrumda bile değil. Sense hala gelip kafandaki bir takım ayrımlardan yola çıkarak beni bir yere koyuyorsun. Ben senin tüm o koyduğun yerlerden, kategorilerden, tanımlamalarından, ayrımlarından münezzehim arkadaşım. Ne diyim ki daha. İşin rast gelsin…

  34. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Ya kardeşim sallamazsan sallama beni ilgilendirmez. İbn Rüşd’ler Gazaliler sadece senin değildir ama, benimdir de onlar. Dört elle de sarılırım. Git ajitasyonunu başka yerde yap. Ben yemiyorum zira… İslam da benimdir, Müslümanlık da. Tekeline alamazsın bunları.

    Lafları başka yerinden almakta pek bir ustasın göründüğü üzre. Sürekli ideolojinin içerisinde yer alacağımızı söylemek senin yukarıdaki önermelerini gerektirmez. Bugün benim en çok tuttuğum adamların hepsi de ideolojinin içerisine düşerler. Bundan benim de kurtuluşum yoktur. Bu onları sallamadığım anlamına gelmez. Zira tartışma neyin ideoloji olup olmadığı üzerine idi. Ben ideolojik olmayı hiçbir zaman olumsuz birşey olarak kullanmadım. Kendim öyleyim bir kere… Öyle tanımlarım kendimi. Bilimsel faliyet te böyle yapılır zaten. İdeolojik olmayacağım kaygısı ile bilim yapılmaz. Bizatihi bu ayrımın kendisi sahtedir diyorum. Bilim ideolojik olarak yapılır, bunda da kötü birşey yoktur, hiçbir zaman bunu olumsuzlamadım. Aha da yukarıdaki yazın. Evden çıkarken çöplerle birlikte bunu da atmayı unutma.

    Nerden çıkarttın şimdi onları alim saymadığımı. Yuhlar olsun yani yazdıklarımdan bunları çıkartmışsan. Ne halin varsa gör ya… Her boku ajite et sakın kaçırma ha.. Bütün islam alimlerini al tekeline büyük bir cürretle. Biz bu toprakların sınırı nerede başlar nerede biter diye sorarken senin bu saçma sapan sınır çizmelerine bir cevap olsun dedik, ki Edward Said (aha da bi doğulu!) bu sınırı çizme teşebbüsünün bile oryantalizmi yeniden üreteceğini, bizatihi Doğu-Batı ayrımını doğudan da olsa koymanın oryantalizmi tersinden üreteceğini söyler. Katılmamak mümkün mü!

    Bundan sonra ne yazarsan yaz.. Bi dolu ajitasyon bizleri bekliyor, sevdiğim adamlar yine sanki benden gayrı imiş gibi karşıma çıkacak. Artık ne sen ne de o saçmalıkların umurumda bile değil.

  35. thelosthighway Says:

    [Git ajitasyonunu başka yerde yap. Ben yemiyorum zira]

    [Tekeline alamazsın bunları.]

    [Lafları başka yerinden almakta pek bir ustasın göründüğü üzre.]

    [Bilimsel faliyet te böyle yapılır zaten.]

    [Her boku ajite et sakın kaçırma ha.]

    […senin bu saçma sapan sınır çizmelerine…]

    Sen bilim adamı adayısın ve ben de sana sınır çiziyorum öyle mi?! Önce bir ağırbaşlı ol, sonra yazılanları bir oku, sonra ağzını bir topla, sonra da kim sınır çiziyor, tekelcilik yapıyor bir bak. Bilim, ideoloji, din filan senin babanın tapulu malı gibi hareket etmekten de vaz geç! Her lafının arasında da “benim de annem başörtülüydü edasıyla” tutup kur’an’ı okudum filan geyiğine girme abicim. Okuduysan okudun yahu. Bana mı okudun? Neysen nesin. Sanki senin dinine imanına bir şey demişim, ölçmüşüm gibi. Bana atacağın çamur bu mu? Her zaman aynı çamur zaten. Sanıyorsunuz ki elimizde islam-metre var. Kardeşim, “kalpleri yalnız Allah bilir.” Ben kimim ki senin dinini imanını ölçeyim. Hem bana mı kalmış? Sonra ne diye her seferinde konuyu bu tehlikeli alana çekip duruyorsun. Ben Gazali diyince ya da bir kaç isim sayınca, hatırlatınca, bir bakış açısına örnek getirince sen bir yerlerine basılmış gibi ben de müslümanım filan geyiği yapıyorsun. Bana ne senin dininden ya??? İki de bir aynı nakaratı geveliyorsun. Yahu bana ne senin dininden imanından. Ben duyarlılık diyorum sen ajitasyon diyorsun. Kafanın basmadığı konulara da saçmalık demek ayrı bir histeri olsa gerek. Tansel kardeşim, her konuda ahkam keseceğim diye de kasma kendini. Mahallenin bilim adamı sen değilsin!

    (Ya utanıyorum biriyle böyle muhabbetlere girdiğim için ya.)

    Neyse kardeşim. Sen iyi dilek filan da anlamıyorsun ama ben yine tekrar edeyim: İşin rastgelsin!

  36. İktisatçı Gözüyle... Says:

    [Bilimsel faliyet te böyle yapılır zaten.]

    Değil;

    [Ben ideolojik olmayı hiçbir zaman olumsuz birşey olarak kullanmadım. Kendim öyleyim bir kere… Öyle tanımlarım kendimi. Bilimsel faliyet te böyle yapılır zaten. İdeolojik olmayacağım kaygısı ile bilim yapılmaz.]

    Dedim. Yani sana sınır çizmedim. Senin faliyetin de bilimseldir diyorum. Ama sen çıkıyor bilim-ideoloji ayrımı yapıyorsun. Dolayısı ile ideolojiden arınmış bir bilimsel alan çiziyorsun. E buradan birçok kişiye bilim yapma özgürlüğü sınırlanır. Ben de bu faşizmlere karşı sürekli mücadele ettim edeceğim. Sana da torpil yapamayacağım. Kusuruma bakma!

    Bir de ben müslümanım demedim. Hala meseleyi külliyen ve toptancı algılaman devam ediyor. Müslümanlık senin tekelinde değil dedim. Bu ülkenin bütün filozoflarından etkilendim, onlardan birşeyler aldım. Ama bu müslüman olduğum anlamına gelmez. Dolayısıyle benim düşünüşümde epey yer etmiş bu insanlar benim karşıma dikilmezler, ama sen son mesajında bunu yaptın. Tabi bizlerin okuma yazması var ise..

    Buradaki tartışma senin son “saçmalaman” hariç ideoloji tartışması idi ve sen ısrarla son mesajında sıkıştığın bu tartışmayı sanki ben ideolojik olmayı senin yaptığın gibi olumsuzluyormuşumcasına bu toprakların yetiştirdiği birçok filozofu ve İslamiyeti karşıma diktin. Ne cürrettir bu!

    Yani ajitasyon yaptın, totaliter algıladın. Düşünmediğim birçok şeyi düşünmüşüm, yazmadığım birçok şeyi yazmışım gibi yaptın. Sıkıştın ve sürekli “gibi yaptın”. Acayip bir doğu-batı sınırı çizdin. Beni sürekli çizdiklerin arasında biryerlere oturttun etiketi bastın ve o etiket üzerinden değerlendirdin. Şimdi çamur mu attım sana ben?

    Tartışmaların hepsi bir anlamda ahkam kesmektir zaten eğer illaki böyle adlandıracaksak. Hepimiz konuşacağız tabii ki. Sen de ben de. Sıkışınca böyle denir, anlarım.

    Evet git ajitasyonunu başla yerde yap. Ben yemem zira…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: