hegel,tinin fenomenolojisi

by

HegelHegel’in Tinin Fenomenolojisi‘nin yayinlanışının 200.yılı vesilesiyle bir kutlama düzenlenmiş istanbulda. Kutlama fikri bana biraz tuhaf geliyor ama hiç değilse burada kelimelere ve böyle şeylere takmayayım deyip geçiyorum. Dünyanın pek cok yerinde yapılıyormuş bu kutlamalar. Kutlama kısmını geçersek bu sırada sunulacak metiler ve yorumlar konusuna işaret etmek icab ediyor. Zira konferans yapılıyor bu vesileyle. Önemsedigim isimler var konferansta. Hegel üzerine çokca yazmış olan Tülin Bumin ve güncel felsefi meselelerde de sıklıkla söz alan Onay Sözer gibi. Neler konusuldu, neler sunuldu, ne nasıl tartışıldı bilmiyorum. Kutlama ve sonrasıyla ilgili gelişmeleri haberleri (olduysa tabi) takip etmedim. Belki daha sonra çıkacaktır bunlar ortaya.

Ama bu veisleyle ben de kıssadan bir Hegel hatırlaması iliştireyim dedim buraya.

Hegel, modern düşüncenin felsefi/kuramsal anlamda kanonlarını belirleyen en önemli filozoflardan biridir. Kant’ın Kopernik Devrimi gibi bir devrim yaratmamıştır belki, ama Kant’ın başlattığı meseleleri öyle bir şekilde dizgeselleştirmiştir ki, modern düşüncenin temel katogorik ayrımlarının, kavramsal içeriklerinin ve yönelimlerinin sürdürülmesinde bir eşik oluşturmuştur. Kantgil devrime yeni bir boyut kazandıran/yön veren isimdir Hegel bu anlamda.Etkisini postmodern düşüncede görmek de şaşırtıcı değildir, başka isimlerin yanı sıra örneğin Lacan’da. (Lacan’ın şimdi aklıma gelmesi aşağıdaki yazının yorumunda tolga’nın, hegel ustası Kojeve’den Lacan’ın etkilenme düzeyine ilişkin saptaması sebebiyle oldu.)

Sistematik felsefenin herhalde en yetkin isimlerinden biri sayılmalıdır Hegel. Onun gücü de bir anlamda güçsüzlüğü de bu sistematiklikten gelir diyebilriz. Ama sitematik felsefesi hakkında ne dersek diyelim, Hegel sürekli olarak önümüze çıkar. Yazılarının ağırlığı, yorumlanmasının güçlüğü bilinen bir boyuttur. Bununla birlikte hakkında en çok bahsedilen kişi de Hegeldir. Marx kendi felsefi yönelimlerini onun hesaplaşma içinde şekillendirir. Ama bu hesaplaşmanın Markx’ın çalışmasında bir yerde kesintiye uğraması sözkonusudur. Kapital’i yazarken fırsat bulursa Hegel’e dönmek istediğini belirtir mektuplarında. Bu eksik kalan felsefi hesabın görülmesi arzusudur da kanımca. Marks sonrasında ise marksizmin Hegel ile ilişkisi klişelerle doludur. Şu ünlü Hegel’i ayakları üstüne dikme klişeşi herkesçe biliniyor olsa gerek. Hegel’i mezarında “beni bir tek marx anladı o da yanlış anladı!” diye kederlendiren bu olsa gerek!

Daha sonra Althusser, Marksizmdeki her tür hegelciliği temizlemeye niyetlenir. Zira bu Althusser’e göre hala idealizmde ve felsefe alanında kalmanın işaretidir. Marksizmin bir bilim kıt‘ası açması Hegel ile hesaplaşmanın devamında “epistemolojik kopuş” ile meydana gelmektedir ona göre. ‘Genç Marks’ Hegelcilikle eğleşirken, ‘olgun Marks’ yeni bir kıt’a açmaktadır -bilim alanında. Althusser, marksizmindeki hegelcilikle kavgada esaslı noktalara açıklık getirmiş, Hegel ile derdini (öznecilik, ereksellik) açık olarak ortaya koymuş, ancak bu hesaplaşma ile marksizmden yapmak istediği şeyi yine de yapamamıştır -aksine marksizmi kuramsal alanda sınırlarına vardırmak olmuştur yaptığı. Bunu daha fazla ayrıntılandırmak bir Hegel hatırası için ve Tinin Fenomenolojisi’nin kutlanması için gereksiz olacaktır.

Tinin Fenomenolojisi, bilgi meselesine odaklanan bir çalışmadır çok kabaca söylecek olursak. Bilginin oluş sürecini konu edinir. Gerçekliğin varoluş unsurunu yalnızca kavramda taşıdığı iddiası üzerine bina edilen bir yaklaşım vardır burada. Ama bununda ötesin de daha genel olarak temel felsefi kavramlara hegelci açıklamalar burada şekillenmektedir bir bakıma. Dolayısıyla Hegel’de çok geniş ve kapsamlı bir projenin parçalarından biridir bu çalışma. Bilgi, bilinç, özbilinç, nesne, gerçeklik, akıl, mutlak bilgi, tin gibi kavramların üzerine gidilir ve açıklamalar getirilir. Şurada Tinin Fenomenolojisi‘ne dair çeşitli yorumlar ve çözümleme denemeleri var. Kitaptan çeşitli parçaların yanı sıra Hegel’in yazdığı kendi önsöz de almanca aslı ve türkçe çevirisi şeklinde bulunmaktadır. Hegel burada bilgi bağlamında bilim felsefe düzlemlerine işaret eder ve amacını belirtmeye çalışır: Bu felsefenin bilim statüsüne getirilmesidir -ya da daha doğru bir değişle felsefenin bilim statüsünde ifade edileşine.

İçinde gerçeğin varolduğu gerçek şekil ancak onun bilimsel dizgesi olabilir. Felsefeyi bilim biçimine, onun bilme sevgisi adını bir yana bırakarak edimsel bilme olabileceği hedefe yaklaştırmaya katkıda bulunmak — işte önüme koyduğum amaç budur. Bilginin Bilim olmasının iç zorunluğu onun doğasında yatar ve bunun doyurucu açıklaması ancak felsefenin dizgesel betimlenişinin kendisidir

Tinin Fenomenolijisi’nin (görüngübilim demek istemem asla) idea yayınları çevirisinden hiç memnun olmadığımı da eklemeliyim bu arada -araya bunu da sıkıştırayım yine geçerken.

Daha bu kısa alıntıda bile Hegel’in hala süregelen bilim felsefe ayrımı meselesindeki etkisini, sonradan tüm modern düşüncenin (muhalifleri dahil) bir anlamda miti olacak olan belirli bir bilim düşüncesini, bilginin bilimselliğine yapılan ısrarlı vurguyu açıkca görmek mümkün. Postmodern düşüncede hem bilgiyle, hem burada varsayılan kuramsal yaklaşımlarla hem de bilim mitiyle hesaplaşılması denenirken, sıklıkla bunlara dönülecektir.

Reklamlar

24 Yanıt to “hegel,tinin fenomenolojisi”

  1. İktisatçı Gözüyle... Says:

    Evet malesef Aziz Yardımlı çevirisi çok kötü. Ben de hiç memnun değilim. Öztürkçe “takıntısı” var sanırım çevirmenin. Zaten yorumlanması bu kadar zor olan, tüm kavramsal çerçevesinin algılanması bu kadar zor olan bir filozofun eserlerinin, kavramlara yüklenen anlamları karşılamanın da zorluğunu eklediğimizde, yeni öztürkçe kelimeler icad etmenin manasızlığı da dahil olmak üzere havada kalmasını anlayamıyorum. Kavramların ilişkiler içerisinde kazanan anlamlarını karşılamak salt çeviri açısından bile bu kadar zorken, yeni öztürkçe kavramlar icadı yoluyla “çevirimsilik” yapmak aslında öyle pek de birşey yapmamaktır bence. Neticede kavramlar her halükarda anlatılmak istenen anlamından uzak kılınıyor. Okumak için elime aldığımda içim bunalmıştı açıkçası.

  2. tolga Says:

    Vallahi ben zaten Aziz Yardimli adini duyunca soyle birkac adim ote yana kaciyorum ama yine de keske Istanbul’da olsaydik da katilabilseydik kongreye. ilginc isimler ve konular var gorunuyor.. bloggerlardan birileri katilsa da bizlere anlatsa izlenimleri ne guzel olurdu.. sunumlari youtube’a yuklemeyi akiledebilirler umarim.

  3. Volkan Says:

    Merhaba;

    Kutlama denemez tam olarak. Uluslararası bir konferanstı. Fakat ben çok verimli olduğu kanaatinde değilim. Simultane çeviri yoktu, izleyiciler bazen bazen anlamsız anlamsız bakmak zorunda kaldı. Belki de ilk kez düzenlemenin deneyimsizliğiydi, bu sene aynı isimler biraz daha geniş katılımla bu sefer Mantık Bilimi üzerine uluslararası bir konferans düzenleyecek. Hegel’le ilgili yoğun gelişmeler var Türkiye’de. Örneğin biz de bir Hegel özel sayısı çıkarmak üzereyiz Monokl dergisi olarak. Bu derginin dağıtım ve basımını da YKY üstlendi. Yine aynı şekilde biz de 14-15-16 Kasım’da Dünyanın en ünlü Hegel uzmanlarının bir araya geleceği bir Uluslararası Kongre’yi YKY ile birlikte organize edeceğiz. Robert Pippin’den Terry Pinkard’a kadar birçok ünlü isim orada olacak. İdea Yayınevi’ninki 4-5 Ekim’de bizimkisi de bir ay sonra. Keskin bir rekabet olacak, onların katılım listesi görebildiğim kadarıyla iyi isimler içeriyor ama bizimkisinde yerli katılım olmayacak. 15 Yabancı olacak yalnızca. Biz yerli katılımı Cogito ile Eylül Ekim aylarında minik toplantılar şeklinde icra edeceğiz.

    Not: 2007’deki konferans Tinin Görüngübilimi üzerindeydi -ben Görüngübilim diyebiliyorum zira Heidegger’deki fenomen görüngü ayrımının tersine Hegel’de Erscheinung ve Phänomen aynı anlamda kullanılır. Kavramsal tercihleri bir yana bırakırsak Aziz Yardımlı’nın -benim de bazen katılmadığım kavram tercihleri olduğunu not etmeliyim- bizim akademisyenlerden çok daha fazla çalıştığı açıktır. Akademisyenlerimizin kuru tembelliğinden tiksinmek için çok daha fazla sebep var gibi geliyor bana…

  4. kacakkova Says:

    merhaba volkan,

    verdigin bilgi ve aciklamlardan dolayi tesekkürler….mantik bilimi üzerine yapilacak konferansi, yansimalarini takip etmeye calisacagim….sizin hegel etkinlikleriniz de yogun görünüyor…..türkiyedeki hegel”le ilgili yogun gelismeler neye isarettir acaba…adi cok geciyordu gecmesine de kayda deger bir ilgiden dolayi degildi bu…bu gidis herhalde hegel”in mantik”ini ve kavramlarini daha cok konusmamiz, anlamamiz ve daha cok kaynaklara ulasmamiz anlamina gelecektir….

    aziz yardimli”nin cok calistigi dogrudur….ama bütün o cabalar karsilik bulamadiktan sonra, neye yarar….en azindan ben de bulamiyor karsiligini….hic bir metnini tat alarak (okuma keyfi anlaminda da demiyorum, anlamak anlaminda diyorum) okuyabilmis degilim yardimli”nin….bir yerden sonra da eli gitmiyor insanin….fenomenolojinin fenomenoloji olarak kalmasi daha yerinde geliyor bana….dile anlasilir olarak yerlesmis sonucta….Erscheinung ve Phänomen”in aynı anlamda kullanılmasi bunu etkilemeyecektir kanisindayim….

    monokl”u bulmaya calisirim….

    kolay gelsin….

  5. Doğan Göçmen Says:

    Aziz Yardımlı’nın sadece Öztürkçe takıntısı olsaydı, tutumu bir oranda bağışlanabilirdi. Ancak bana onun dah derinde yatan bir kaygısı var gibi geliyor. Kanımca Yardımlı 1970lerde oluşan devrimci dil gleneğini de yıkmaya çalışıyor. Böylece kuşaklar arası dil akışını ve böylelikle beli bir ruh akışını engellemeye çalışıyor. Bu, Yardımlıyı yer yer keyfi yoruma varacak çeviri yapmaya kadar vardırıyor. Örneğin Almanca “Einsicht” olan kelimeyi mistik çağrışımlar yapan “içgörü” olarak çeviriyor. Oysa bu kelimenin anlamı, bilinçli olraka kavrama, kabu eltmedir. Hegel, Tinin Fenomenolojisi’inde bu kavramı ayrıca Aydınlanmacılık anlamında kullanıyor. Bütün bu güzel nüans anlamlar Yardımlı’nın çevirisinde kayboluyor. Malesef…..

    Doğan Göçmen

  6. kacakkova Says:

    merhaba dogan,

    nüanslar kayboluyor, dedigin gibi maalesef….
    nüanslari kaybolan bir metin de metin olmaktan cikiyor sonucta….
    ama yardimli”nin kendine bictigi tarihsel misyonundan vacgecmek niyeti varmis gibi görünmüyor…
    1970lerdeki devrimci dil gelenegeni tam anlamadim bu arada….

  7. Doğan Göçmen Says:

    Merhaba,
    2. Dünya Savaşından sonra bütün bilim alanlarına ilişkin yaratılmış ve yabancı dil kökenli de olsa dilimize yerleşmiş olan kavramlardan oluşan bir kavramlar dünyası vardı. Kanımca bu kavramlar dünyası özellikle sol eğilimili düşünürlerin/çevirmenlerin yarattığı bir dünyaydı. 1980’den bu yana özellikle çeviriler yoluyla bu kavramlar dünyası yıkılmaya çalışılıyor. Örneğin teori ve pratik kavramını alalım. Çevirilerde bu kavramlar artık kullanılmaz olmuş. Bunların yerine eski (içeriği sol tarafından belirlenmiş) politik içeriği nötürleştiren “kılgı” ve “kurgu” gibi kavramlar kullanılır olmuş.

    Diğer taraftan Almanca “Aufklärung” kavramını alalım. Almanca’da olduğu gibi İngilizce ve Fransızca’da da bu kavramlar Avrupa’da 18. yüzyılda bilimlerde ve toplumsal ve siyasi sistemde yaşanan devrimlerle dolaysız ilişkiliydi. Bu kavram Türkçe’ye “Aydınlanmacılık” olarak çevirilmişti ve bu kavram anıldığında herkesin ne dediği anlaşılırdı. Tinin Fenomenolojisi’inde Hegel de bu kavramı bu dönemle ilişkilendirir. Yardımlı, bu kavramı “Aydınlanma” olarak çeviriyor. Aydınlanma kavramı çok geniş bir anlam içerdiği ve neredeyse bütün insanlık tarihine uyarlanabileceği için, Hegel’in kullandığı özgün devrimci anlam kayboluyor. Örnekler artırılabilir. Aydınlanmacılık kavramı Aydınlanma kavramı ile takas etmekle aynı zamanda devrimci içeriği çağrıştıran kavramlar geleneğinden de (bir nevi postmodernist dekonstrüksiyon yoluyla) kopuş sağlanmak isteniyor.

    Bunun felsefi duruş için sonuçsuz kalacağını düşünmek mümkün değil. Yerleşmiş sol içerikli kavramlar dünyası değiştirilirken yeni bir felsefe anlayışı da yerleştirilmeye çalışılıyor. Bugün artık sıradan insanların/halkın da anladığı kavramlar dünyasından ve dilden kopuş yaratılmak istenirken, seçkici bir dil ve kavramlar dünyası da yaratılmaya çalışılıyor. Böylelikle felsefe halktan koparılıp seçkin kişilerin uğraştığı ve anladığı bir mesleke dönüştürülmeye çalışılıyor. Bunu kastetmiştim. Sorunuza kıs yanıtım budur.

    Son olarak, aslında Yardımlı’nın Türkçe saplantısına Hegel ile güzel bir yanıt verilebilir. Hegel Mantık Bilim’in ikinci baskısına yazdığı “Önsöz”de felsefenin gerek duyduğu bütün kavramların Almanca’da bulunduğunu ve bundan dolayı felsefenin özel bir terminolojiye gerek olmadığını belirtiyor. Almanca’ya yerleşmiş yabancı kelime ve kavramları ve dilimizi temiz tutalım, yabancı kelimelerden arındıralım türü dil milliyetçiliğini/ırkçılığını da dikkate alarak şöyle diyor: “Felsefenin özel terminolojiye gereksinimi yoktur; yabancı dillerden bazı kelimeleri üstlenmek gerekecektir; bunlar kullanım sonucu Almanca’da yurttaşlık hakkı elde etmiştir – meselenin şeyin kendisi olduğu yerde duygusal purizmin hiç yeri yoktur.” Görüldüğü gibi Hegel Türkiye’de yaygın olan arı dil/öz Türkçe saplantısını kabul etmiyor. Hatta Hegel felsefenin halktan kopuk seçkici bir terminoloji dünyası yartmasına da karşıdır. Başka türlü olması da düşünülemez zaten. Hegel, diğer bir çok Aydınlanmacı gibi halkı aydınlatmak, bilimi ve bilgiyi halka götürmek istiyor. Aziz Yardımlı yapay, türetilmiş kelimeler ve kavramlarla yaratmaya çalıştığı felsefe diliyle felsefeyi halktan koparmaya çalışıyor ve bunun içinde felsefeyi halka götürmek isteyen Hegel’i kullanıyor. Bu kabul edilemez.

  8. kacakkova Says:

    merhabalar tekrar,

    kapsamli aciklama ve yorum dolayisiyla tesekkürler…

    söyleninlerde esas itibariyla katildigim noktalar cok. zaten dilin kullaniminn elestirisi de bir yerden itibaren, ideolojik ve dahasi politik bir elestiriye dönüsmektedir. dönüsmelidir. yardimli’nin yaptiklari da cünkü, ideolojik ve politik bir takim saiklerle donatilmistir. sadece türkceye bir güzellik olsun, güzel dilimiz gelisin falan filan degildir. bu yaniyla yardimli”nin girisimlerinin sadece “kötü ceviri” ekseninde degelendirilmesi eksik olacaktir. o kötü cevirinin nedenlerini anlamak icin baska yönlerden bakmak gerekiyor.

    bununla birlikte iki noktada özellikle söylediklerinizden ayrilacagim. ayrilmaktan kastim, daha cok iki noktada söylediklerinizi tartismaya acmak. üzerinden gecmek ve yeniden degerlendirmek. tabiiki anladigim sekliyle….

    bunlardan ilkini, yardimli”nin girisimiyle postmodernist yapisökümcüler arasinda kurulan baglanti olusturuyor. bu iki yaklasim tarzinin, ne bicimsel ne icerik olarak benzesmedigini düsünüyorum. bana kalirsa daha cok yardimli,genel siyasi tavri itibariyle degil yalnizca, özel olarak buradaki ceviri meselesi konusunda da aydinlanmaci gelenekle iliskilidir. tamam, aydinlanmaci hegel ile gösterdiginiz noktalarda farklilasiyor aziz yardimli; ama seckincilik baglaminda yardimli”nin aydinlanmaci oldugu acik. halki aydinlatmak fikrinin kendisi bir seckincilik degil midir zaten? postmodern(teorik) yaklasimin dille iliskisi ise bundan tamamen farklidir ve yardimli”nin tam tersi bir yönde gelisir kanimca. dili anlamak ve dile verilen konum bakimindan.

    kavramlarda devrimci icerigi cagristiran iceriklerden kopusu saglamak gibi bir sonuc onlari benzestirebilir belki, ama bundan hareketle yapi sökümcülerin amacinin bu oldugunu söylemek ve bunun üzerinden bir ortaklik kurmak cok yerinde görünmüyor. cünkü yapisökümcülerin yaptiklari seyin sonuclarindan biri olabilir bu olsa olsa. yapisökümcülük hamlesi, kabaca alinirsa, kavramlarin sadece icerikleriyle degil bicimsel yapilariyla da hesaplasma girisimidir. bu nedenle, islemin sonucu kavramlardaki devrimci icerigin kaybolmasi, gelenegin kesintiye ugratilmasi olsa bile, böyledir diye islemin gecersizligini ileir süremeyiz. devrimci icerik denilen seyin kendisi de sökülebilir elbette. yapisökümcülügün ve postmodernizmin teorik alanda yaptigi müdahalelerin yerinde oldugunu ve önemli tartsimalari actigini, canalici noktalara nester attigini düsünüyorum. kavramlara yaptigi müdahale bu kavramlarin yeniden baglamsallastirilmasidir (yöntemsel olarak), ki bu noktada yardimlinin bambaska bir keyfilik sergiledigi acik olsa gerek.

    aziz yardimli “seckinci bir dil ve kavramlar dünyasi” pesinde, buna kesinlikle katiliyorum. ama bundan kaynaklanan anlasilmazlikla, postmoder teorik tartismalardaki anlasilmazligin niteliksel olarak ayni olmadigini da söylemem gerek. meselenin bu noktasinda belirtmek istedigim ikinci noktaya geliyoruz.

    su felsefenin halktan kopuklugu ya da felsefeni zorlugu, anlasilmazligi, kisacasi felsefe halk iliskisi meselesi. ortada bir zorluk olmadigini, varolan zorlugun halkin aydinlatilmasi ile asilabilecegini söylemek zor. öncelikle felsefenin halktan kopuklugu zamanimiza ait bir sorun degil. en anlasilir “filozof” bile düsünme bicimiyle “halk” denilen kesimden kopuk olarak algilaniyor ister istemez. bu bir kopus iliskis midir emin degilim, fakat felsefenin halkin ugraslarindan biri kilinmasi ne kadar olanaklidir her zaman tartismali.

    felsefi metinler sonucta belirli sekilde okunup anlasilmak, tartsilmak, ve devam edilmek durumunda. felsefi metinlerin nasil anlasilacagi konusunda ne kadar ugrasilirsa ugrasilsin bütün zorluklari asmak olanakli olmayacaktir. dolasiyla yapisökümcü metinlerin anlasilmazligi, yani “halk” tarafindan anlasilip anlasilmamasi neden onlarin meselesi olsun. almanca hocam, bir kac kez bahsi gecince özel olarak belirtmisti: hegel”den bir sey anlamiyorum, adorno”nun yazdiklarini anlamak ise cogu zaman imkansiz diye. bununla felsefi metinleri genel olarak kasttediyordu elbette. felsefenin meslekten insanlarin ugrasisina dönüstürülmesi ise baska bir sorun. aziz yardimli”nin istedigi muhtemelen budur. kitaplarina koydugu sözlükcelerden bunu anliyorum. o muhtemelen “halkin” (burada, hegel okumak isteyenler anlaminda halk) kendi uydurdugu kavramlari kendi uydurdugu sekilde anlamasini istiyor ve bunu dayatiyor. yine, bu yaklasimdan kaynaklanan zorluk ile, felsefi metinlerin zorlugu, yani (genel) insanlarin bunlari anlayamamasi ayni sey olmasa gerek. birincideki zorluk konunun disindan gelen ve luzümsuz bir zorluk iken, ikincisi metinlerin kendi özgün yapilarindan kaynaklaniyor. aziz yardimli”nin türkce kavram icadiyla, derrida”nin kavram icat etmeleri arasinda kesinbir fark var.

    toparlayayim.hegel”i okumak zordur, okumak isteniyorsa bu zorlugun üstlenilmesi gerektir, ama yardimli”nin cevirdigi hegel”i okumak imkansizdir! yani, burada üstlenilmesi gerekmeyen bir zorluk vardir. felsefi metnin kendi yapisini ilgilendirmeyen bir seydir bu. kötü ceviridir ama kötülük mesela bazi uygun kelimelerin bulunamamasi ya da kullanilmamis olmasi da degildir. dogrudan, coktandir türkcede yurtaslik edinmis kelimeler yerine neidigü belirsiz kelimelerin konulmasindan olusmaktadir. bu durumda hegel”i birakip yardimli”nin kendisiyle ugrasmak gerekmektedir. peki niye ugrasalim yardimli ile? bence hic bir nedeni yok, ugrasmayalim. niyeti de öztürkcecilik oldugundan, okumak isteyen yardimli”nin cevirisi yerine gitsin almanca ögresin öyle okusun, daha iyi. bi de sunu sormamiz gerekiyor saniyorum. nasil oluyorda türkiyede hegel”inki gibi metinler yardinli”nin disinda cevrilmiyor? nedir bunun anlami?

    kolay gelsin.

  9. Tansel Says:

    Yani şimdi kacak abicim özetle hegel yardımlı’ya bırakılmayacak kadar önemli bir mevzudur mu diyorsun:)
    Esasında sen de birçok noktada filizler bırakıyorsun. Haklı olarak. Tartışmaya açmak tabi mesele.

    Benim ise nacizhane gördüğüm şey bu uydurulan kavramlarım bağlamsızlığı. Yani yardımlı kavramları bağlamsız bir şekilde dolduruyor. Daha doğrusu önce türkçesini icad ediyor, sonra kendi Hegel’i anladığı biçimde sözlük kısmında vesaire içini doldurmaya çalışıyor, biz de onun yardımıyla metni okuyoruz. Ama burada zaten her halükarda yardımlı’dan bağımsız bir sorunumuz var.

    Zaten kavramlar bir oluşum sürecine işaret eder. Yani toplumsalın içinden gelir, ve toplumsal coğrafyanın özgün bir parçasıdır. Bu anlamda Hegel’i buradan anlamak her zaman zordur. Bu birinci zorluk. İkincisi burayı aştığımız takdirde Hegel’in kendi bağlamsal zorluğu. Dilinin ve teorik bütünlüğünün anlaşılması meselesi. Orayı da aştığımız takdirde bunu farklı coğrafyalara ve toplumlara aktarma meselesi. Şimdi tüm bu zorluklar mesele. Hegel’in kavramsal yapısı ve çerçevesinin bu coğrafyada tam bir eşdeğeri zaten tam mümkün değil. Fakat bunun çözümü kavramı uydurmaktan geçmez ki. Bence bu durum biraz zamana bağlı olmakla birlikte kavramları biraz aynen almaktan geçiyor. Kavram, çeviri biraz düzgün yapıldığı vakit kendini bağlamı içerisinde sergileyecektir gibi geliyor. Mesela “geist” kavramını anlamak için (özellikle Sombart’ı okurken başlayan) yırtınmam söz konusu oldu. Kavramın tam türkçe karşılığı yok. Ruh, tin vs. hiçbiri tam karşılamıyor ancak bu o kavramı anlamama engel olmuyor. Tam anlamam mümkün olmasa da.

    Yardımlı kavramlara bu bütünlük içerisinde konuşma şansı vermiyor gibi. Onun yerine kavramları kendi kontrol ettiği biçimde metne yerleştiriyor ki bu da tamamen Hegel’i kontrol etmeye dönebilir. O yüzden Yardımlı’dan Hegel’i anlamak pek mümkün değil gibi geliyor bana.

  10. kacakkova Says:

    tansel abi valla iyi özetledin durumu….ben niyeyse toparlayamiyorum mevzulari….
    yardimli”dan hegel”i anlamak mümkün degil…

    eksi sözlükte yardimli”nin kullanmakta israr ettigi kavramlarla söyle bir diyalog hayal etmisler:

    – nasil bir tecimadamisin ki sen bengican, kaziklarsin insanlari, duyuncun hic sizlamaz?
    – neyim abi?
    ustenimlerini yerine getirmezsin, para para der, istencini kontrol edemezsin?
    – anlamiyorum abicim ya.
    – sen bu doyumsuz torel arkatasarini nerede edindin bengican?
    – sanayide yaptirdim abi arka tamponu, onu mu diyon? isler iyi bu aralar.
    sapinclarindan kurtul diyorum dostum, cevrenini genislet, kendine daha ustun duzguler yont.
    – yahu cevrem genistir de, ayip oluyo abicim kufurlu konusuyon. agzini ne bozuyon?
    – yok bengicanim, o sig anlikinla yanlis algiladin beni. cok sinirceli bir iran varmis canim. tartismanin yeginlikini artirmayalim.
    – adamin asabini bozma sen de iki satir muhabbete geldik suraya…
    – uslamlamalarima kulak vermiyorsun ki bengican, az dayanc goster.
    – dur ulan sana bir sonurgu vericem simdi, betilenisin degisicek.
    – aaah, bu kadar yakinsasmasaydik bengican! aaaaaah! turen bu mu dunya?!

  11. Doğan Göçmen Says:

    KACAKKOVA DIYOR KI: “bununla birlikte iki noktada özellikle söylediklerinizden ayrilacagim….bunlardan ilkini, yardimli”nin girisimiyle postmodernist yapisökümcüler arasinda kurulan baglanti olusturuyor. bu iki yaklasim tarzinin, ne bicimsel ne icerik olarak benzesmedigini düsünüyorum.”

    YANIT/YORUM: benim postmodernizm suclamasina karsi ileri sürdügünüz iddiada hakli olabilirsiniz. Üzerine tekrar düsünmek istiyorum. Burada belki 20. yüzyilin baslarinda Yeni Hegelciler, Heidegger ve daha sonra Gadamer gibilerinin sergiledigi carpik yorumlama ve yikma girisiminin etkileri de olabilecegini dikate almak gerekebilir.

    KACAKKOVA DIYOR KI:”bana kalirsa daha cok yardimli,genel siyasi tavri itibariyle degil yalnizca, özel olarak buradaki ceviri meselesi konusunda da aydinlanmaci gelenekle iliskilidir. tamam, aydinlanmaci hegel ile gösterdiginiz noktalarda farklilasiyor aziz yardimli; ama seckincilik baglaminda yardimli”nin aydinlanmaci oldugu acik. halki aydinlatmak fikrinin kendisi bir seckincilik degil midir zaten?”

    YANIT/YORUM: Bence burada iki seyi birbirinden ayirmak gerekir. Felsefe halk ayrimi isbölümüne dayali bir toplumda yasadigimiz icin yadsinmaz bir olgudur. Bu kendisini örnegin egitim sisteminde belirgin bir sekilde gösterir. Kanimca mesele, bizim bu olgunun varligini kabul ettikten sonra buna nasil yaklasmamiz gerektigidir. Bu konuda Aydinlanmacilik icinde kabaca iki akimin oldugunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri, Locke, Hume ve Kant gelenegidir. Bu gelenege dail olan düsünürler her ne kadar halka gitmekten, halki aydinlatmaktan bahsetse de topluma hakim olan isbölümünü temel olarak ortadan kaldirmak istememektedir. Locke’un iki sinifli “civil society” kurami, Hume’un mülk sahipleri ve mülksüzler ayrimi ve örnegin buna uygun olarak secme secilme hakkini düzenlemek istemesi, bu cizgiyi takip eden Kant’in ayrica pasif ve aktif yurttas ayrimlari, bütün bunlar Aydinlanmaciligin bu seckici gelenegine isaret ediyor. Digeri, Leibniz, Adam Smith ve Hegel (Marx, bütün elestirisine karsin ilkesel olarak bu gelenegin devamcisidir) gelenegidir. Bu gelenek, felsefe halk ayrimini var olan bir olgu olarak kabul etse de bu ayrimi asmak istemektedir. Hegel’in felsefi bilincin kendisini dogal bilincten hareketle ama onun elestirisi ve yadsimasi olarak kurduktan sonra tekrar dogal bilince geri dönmesi gerektigini israrla belirtmesinin altinda bu istek/amac yatmaktadir. Normatif anlamda birinci gelenek seckicidir ve Yardimli’yi bu geleneklerden birisi ile iliskilendirmek istiyorsaniz birinci ile iliskilendirmek gerekir. Normatif anlamda ikinci gelenegi seckici olrak tanimlamak mümkün degil kanimca.

    Yardimli’nin yapmis oldugu cevirilerin metinleri carpittigi, anlasilmaz kildigi dogru. Bu konuda hem sizinle hem de Tansel hocamla ayni fikirdeyim. Buna yanitin ise sizin sorunuza verilecek yanitta oldugunu düsünüyorum: “nasil oluyorda türkiyede hegel”inki gibi metinler yardinli”nin disinda cevrilmiyor? nedir bunun anlami?” Tansel Hocam, “Yani şimdi kacak abicim özetle hegel yardımlı’ya bırakılmayacak kadar önemli bir mevzudur mu diyorsun” diyor. Bence sadece mesele, Hegel’i Yardimli gibilerine birakmama degil. Insan yazilar yazar, elestirir, orijinla daha yakin yeniyorumlar sunabilir. Bu gibi ugraslar iyi ve anlamlidir. Ama ayni zamanda daha iyi, orijinal metinlere daha sadik alternatif ceviriler de sunmak gerekir. Yoksa yakinmalarimizi ve elestirilerimizi zamanla kimse ciddiye almamaya baslayabilir.

  12. kacakkova Says:

    meerhaba dogan

    sanyorum türkce felsefe metinlerin cevirisi konusunda epy bir seyler söyledik…benzer bir sikayeti dillendiriyoruz sonucta….bu elestiri ve sikayetleri dile getirmemizin, okurlar olarak gayet hakli ve yerinde oldugunu düsünüyorum…yeri geldikce bunu dillendirmekte fayda var…yardimli cevirmekten bikmadigina göre :)…öte yandan aletrnatif ceviriler sunmak konusunda görev üstlenmek durumunda degiliz bana kalirsa…yani böyle bir cabaya girmek isteyeni desteklerim elbette, ama kötü ceviriden yakinmak icin cevirmen olmaya soyunmamiz da gerekmiyor….

    medar atici”nin, felsefe metinlerinin türkce cevirileri konusunda yardimli”yi elestiren ve burada söylemeye calistigimiz seyleri toparlayan bir degerlendirmesi mevcut….eksi sözlükte medar atici
    basliginda yer aliyor….
    ilgili bölümü buraya yapistiriyorum….

    bütün bu söylenenler ışığında; gelenekleşmiş bir belirtmeyle, bütün çevirilerin bir çarpıtma olduğunu da unutmaksızın; türkçe felsefe çevirilerini, belli bir çevirmen, aziz yardımlı örneğinde, birkaç temel noktada eleştirmek istiyorum. bunun nedenlerinden biri, dildeki dayatmanın olumsuzluk taşıyan çoğu yönlerinin, özellikle bu çevirilerde belirginlik kazanmasıdır; bir diğeri de, yayınlandıkları günden beri; gerek felsefe öğrencileri içinde, gerek de felsefeyle ilgilenen birçok kişi arasında, sürekli bir yakınma kaynağı olan bu çevirilerdeki olumsuzlukları dile getirme, aksayan yönlerine parmak basma amacı ve böylece, elbirliğiyle bu çarpıklıkları giderme umududur. kendi kendimizi eleştirmek, kendi eksiklerimizi gözönüne çıkartmak, kendimize ayna tutmak sorunlarımızın çözümü için vazgeçilmez bir tutumdur.
    aziz yardımlı’nın yapmış olduğu çevirilere baktığımızda, genelde üç başlıkta toparlayabileceğimiz şöyle bir görünümle karşılaşıyoruz:
    1. bu çeviriler, belli başlı batı dillerinin hepsinden, latince’den, ingilizce’den, fransızca’dan, almanca’dan olduğu gibi, felsefe tarihinin hemen her dönemini de kapsıyor.
    2. bu çevirilerde kullanılan dil, özellikle hegel, kant gibi düşünürlerin kitapları söz konusu olduğunda yoğun bir anlaşılmazlıkla kaplı.
    3. bu çeviriler nerdeyse seri üretim halinde, fabrikadan çıkarcasına hızla okuyucuya sunuluyor.
    yukarda da belirtildiği gibi, belli başlı felsefe metinlerinin dilimizdeki sayıca azlığı, giderilmesi gereken bir yetersizliktir; ama, bu yetersizliği gidermek, yukarda da vurgulandığı gibi, o metinlerdeki sözcükleri türkçeye çevirmekle değil, onlardaki anlamı türkçe düşünmenin içine aktarabilmekle gerçekleşir. görüldüğü kadarıyla, aziz yardımlı, çalışmalarının çoğunda; kavramları sırf birer sözcük olarak değerlendirip, bu sözcüklere türkçe karşılık bulma çabasına girişmiştir ve böylece, yalnızca sözcüklere türkçe karşılık bulmanın, felsefe metinleri çevirisinde nasıl derin bir yetersizliğe yol açtığına da dikkat çekici bir örnek oluşturmuştur. kaldı ki, bu çevirilerde kullanılan türkçe sözcüklerin ağırlıklı bir kısmı, türkçe konuşup yazan insanların düşünce dünyalarında hiçbir yankı yapmayan ya da metinlerde taşıdığı anlamın ötesinde, bambaşka anlamlara göndermede bulunan, örneğin “kıpı”, “üstenim”, “an”, “anlak”, “anlık”, “devim”, “konutlamak” gibi sözcüklerdir.

  13. Volkan Says:

    İlk not: Kaçakkova bana editor@monokl.net adresinden yazarsan Hegel sayısı ve kongre ile ilgili ayrıntılı bilgileri aktarabilirim…

    Merhabalar;

    Ben bakmayalı Aziz Yardımlı üzerine epey bir şeyler yazılmış. Ben bu metinlerin çevirileri başkaları tarafından da yapılmadıkça ve daha önemlisi eleştiriler bilimsel bir biçim içerisinde ortaya konmadıkça Aziz Yardımlı’ya yönelik eleştirilerin bir söylemler bulamacından öteye gitmediği kanaatindeyim. Ayrıca burada gündeme getirilmesi gereken konu biraz ıskalanmış. Bizim akademilerimizin bu üretimden uzak hali ve tembelliği nasıl açıklanacaktır? Felsefe, sanat, edebiyat kültüründeki bu başıboşluk ve özgün bir üretim ortamından yoksun olma,,, asıl üzerinde durulması gerekenler bunlar.

    Ben Monokl’un Hegel sayısının çıktığını duyurmak istedim ayrıca. Aşağıda içeriği görebilirsiniz:

    Icerik:

    1-5 Editor Yazisi
    6-7 Icerik

    Dis Baglam

    8-21 Hegel: Bir Yasam Oykusu / maurizio canfora-kai froeb
    22-65 Saltik Idealizm mi Evrimci Dusunce mi? Saltiga Dair – Ancak
    Idealizmin Otesinde / wolfgang welsch
    66-82 Hegel’in Tinin Gorungubilimi Kitabinin Problemleri / wolfgang
    bonsiepen
    83-93 Tinin Gorungubilimi’ nde Hegel’in Duyusal Kesinlik Elestirisi /
    dietmarr heidemann
    94-101 Hegel’in Mirasi Nedir ve Bu Mirasla Ne Yapilabilir? / rolf-
    peter horstmann
    102-111 Tinin Gorungubilimi’ nde Edebiyatin Statusu: Kavramlarin
    Yasami Ustune / robert b. pippin
    112-118 Hegelci Gorungubilimi ve Kantci Epistemoloji Uzerine / tom
    rockmore
    119-131 Kurgul Yargi, Mantiksal Sonsoz ve Pinkard Pippin Diyalogu /
    kevin stoehr
    132-147 Hegel’in Tinsel Ifade Politikasi / robert ware
    148-159 Hegel’in Görüngübilimi’nde Bireyin Ozgurlugu, Gucu ve
    Kulturel Yapilanmasi / philip j. kain
    160-167 Korku Siyaseti: Hegel’in Hobbes’a Tinin Gorungubilimi’ nden
    Yaniti / brent adkins
    168-178 Hegel/Marx: Bilinc ve Yasam / andrej warminski
    179-186 Spekulatif Felsefede Gorus ve Bellek / george vassilacopoulos
    187-197 Diyalektik Yontem ve Freud / clark butler
    198-211 Hegel’de ve Lacan’da Gorungubilim ve Diyalektik Acisindan
    Guzel Ruh / didier moulinier
    212-231 Hegel’in Tinin Gorungubilimi’ nde Karsilikli Onanma ve Ussal
    Gerekcelendirme / kenneth r. westphal

    Ic Baglam

    232-237 Siddet Olarak Iktidar: Hegel ve Otesi / onay sözer
    238-241 Hegel’de Nicelik / ahmet soysal
    242-244 Us, Sinirlar ve Kulturel Gorecelilik / alper turken
    245-252 Hegel’in Felsefe Kavrami Uzerine Kisa Bir Deneme / dogan
    gocmen
    253-257 Hegel’in Rahatligi / nami baser
    258-270 Tinin Fenomenolojisi’ nde Bilincin Seruveni ve Bilginin
    Olusumu Sorunu / eren rizvanoglu
    271-277 Spinoza ve Hegel’de Bilinc / cetin turkyilmaz
    278-287 Tinin Fenomenolojisi’ nden Bir Tarih Kurami Cikar mi?
    Sartre’in Hegel Okumasi Uzerine / omer. b. albayrak
    288-297 Hegel ve Nietzsche Arasinda Bir Karsilastirma: “Tarihin Sonu”
    ve “Ebedi Donus” / nazile kalayci
    298-304 Hegelci Ozne Tasarimi: Bilincin Kendi(Tarih) Icindeki
    Yolculugu / mehmet ali sari
    305-308 Hegel’de Diyalektigin Epistemolojik Odagi / ersin vedat elgur
    309-318 Tinin Fenomenolojisi’ nde Olum Sorunu / Savas Ergul
    319-326 Varlik ve Yoklugun Dolaysizligi ile Duyu Kesinliginin
    Dolaysizligi / mustafa cemal
    327-333 Avrupa’da Filozof Olmak / ahmet kavlak
    334-339 Hegel’de Tin Kavrami Ne Anlama Gelir? / sibel kibar
    340-355 Icine Ulasilan, Otede Birakilan Sato: Tanima Arzuzu
    Baglaminda Hegel ve Lacan / yesim keskin
    356-391 Hegel’in Gozuyla Kant’in (S)onsuzluk/ olumsuz felsefesi /
    volkan celebi
    392- 412 Diyalektik Yontem? / aziz yardimli

    Zamansiz Uzam

    413-424 Hegel’in Saltigi Heidegger’in Ereignis’i / giorgio agamben
    425-429 Arzu / jean luc-nancy
    430-433 Hegel ve Butun / alain badiou
    434-447 Gorungubilim ve Mantik: Mutlak Bilme / jean hyppolite

    Hegel

    448-458 Mantik Bilimi (b.) i. Bolum Nesnel Mantik i. Kitap Varlik
    Ogretisi Bilim Ne ile Baslamalidir? / g.w.f. hegel

    459-473 Anahatlarda Felsefi Bilimler Ansiklopedisi i. Bolum Mantik
    Bilimi ii. Elestirel Felsefe / g.w.f. hegel

    Soylesiler

    474-479 Tom Rockmore ile Soylesi
    480-482 Robert B. Pippin ile Soylesi
    483-497 Kenneth R. Westphal ile Soylesi
    498-502 Wolfgang Welsch ile Soylesi

    Diger

    503-506 Turuncu ama Devlet / Cem Kurtulus
    507 Resim: G.W.F. Hegel
    508-552 Hegel Sozlugu
    553 Turkce’de Hegel
    554 Gelecek Sayi Duyurusu: Jacques Lacan
    555 Uluslararasi Hegel Kongresi Duyurusu
    556 Abonelik Formu
    557-560 Dergi Katilimcilari Hakkinda

  14. kacakkova Says:

    volkan selamlar,

    monokl”un hegel sayisini dünden beri görmüs bulunuyorum, yazarim tez zamanda icerik ve kongre ayrintilarini almak üzere….bu derginin internet yayini falan ayarlamayi düsünmüyor musunuz…büyük sevap olur…
    ya da nasil edinmek mümkün dergi olarak bi onu netlestireyim…gelecek sayiyida lacan olarak belirlemissiniz…takdir ediyorum…
    bu sayinin basliklari ilgililerini heyecanlandirmaya, telaslandirmaya, hazirlanmaya tesvik etmeye yetecektir saniyorum….

    yardimli konusunda benim söylediklerim önceki sikayetlerimin tekrari niteliginde sayilir…biraz daha ayrintilandirdim….dogan göcmen farkli bir boyut kazandirdi konuya, oradan devam ettik…kendisin de bir yazisi var bu sayida….sikayetlerimizin bilimsel cercevesi konusunda iddiali olamam…onu medar atici yapmis bir ölcüde saniyorum…bizimkisi, ya da benimkisi demeliyim, daha cok konuyla ilgilenen okur tepkisidir….dil-ideoloji iliskisi baglaminda yardimli”nin tercihlerinin metni metin-disi zorlukluklara, bozulmalara götürüdügü bana acik geliyor….
    bununla birlikte bu metinlerin cevirisini yapacak olan baskalarinin kimler olacagi konusunda fikrim yok…ortamdaki basibosluk, felsefi metinlerin cevirisi düzlemindeki yetersizlik, dedigin gibi akademinin tembelligi ya da üretimsizligi ne olacak sorusu ortada duruyor…yillar yili…isin bu yanina kismen degindigimizi saniyorum….
    ama bu sorun yine de yardimli”nin cevirilrini mesrulastirmiyor ve dahasi bizim anlama sorunumuzu gidermiyor….
    calisin cabalayin yardimli”nin dilini ögrenin denecekse, buna da denecek bir sey yok…
    fakat sikayetlerimiz bakidir….

    kolay gelsin….

  15. Volkan Says:

    http://www.monokl.net sitemiz var ama henüz üzerinde çalışıyoruz. bütün yazıları olmasa da bazı yazıları koyma fikrimiz var. bir iki yazıyı ay sonunda koyabiliriz hatta ama tam bir seçki için kışı beklemek gerekecek dergi piyasa olduğu için.

    dergi yky tarafından dağıtıldığı için bir çok yerde bulmak mümkün. yurtdışındaki arkadaşların ise türkiye’ye geldiklerinde almaktan ya da dergiye katkı yaparak adreslerine gönderilmesini sağlamaktan başka pek bir imkanları yok. 🙂

    mutlak töz ile monokl arasında ortak ilgiler olduğunu düşünüyorum. monokl olarak temel işlevimiz birleştirici bir çatı görevini türlülüklerle eklemlenmiş bir boşluksu hakikatte sürdürmektir. mutlak töz katılımcılarına da kapımız açıktır.

    bundan sonraki sayı lacan olacak. ondan sonraki sayılar içinse sırasıyla kafka, heidegger, aristoteles, fenomenoloji, dostoyevski gibi isimler gündemimizde…

    saygılar

  16. Doğan Göçmen Says:

    “Ben bakmayalı Aziz Yardımlı üzerine epey bir şeyler yazılmış. Ben bu metinlerin çevirileri başkaları tarafından da yapılmadıkça ve daha önemlisi eleştiriler bilimsel bir biçim içerisinde ortaya konmadıkça Aziz Yardımlı’ya yönelik eleştirilerin bir söylemler bulamacından öteye gitmediği kanaatindeyim.”

    Merhaba;

    Volkan’ın Hegel sayısı hazırladıktan sonra böyle bir belirleme yapmasını anlayabilmiş değilim. Çünkü Hegel bize ayrıntılı düşünmesini öğretiyor. Çevirmenlik bir meslek. Felsefi metinleri çevirmek ise başlı başına bir meslek. Yalnız dili bilmek yetmiyor. Felsefeyi ve eseri çevrilen filozofun felsefeni, kavramlar dünyasını da bilmeyi gerektiriyor. Azin Yardımlı’nın titiz davrandığından kuşkum yok. Ama keyfi kavramlar üretmesi kabul edilecek bir durum değil. İngilizce veya başka dil konuşan ülkelerde çeviriler genellikle metin çevirildikten sonra konunun bir uzmanına gözden geçirmesi için verilir. Türkiye’de görebildiğim kadarıyla böyle bir şey pek uygulanmıyor. Bundan dolayı çok garip çeviriler çıkıyor ortaya. Bunun ışığında Volkan’ın, başka ve daha iyi çeviren yoksa eleştiri hakkınız yok, demeye getirmesini pek anlamıyorum. Eleştiri sadece Yardımlı’nın çevirisinin sorunlarını ve açmazlarını göstermeye yaramıyor, aynı zamanda Hegel’in de daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Örneğin Tinin Fenomenolojisi için seçilen başlığı alalım: Tinin Görüngübilimi. Bu bana hiç bir şey anlatmıyor. Bu başlığı Monokl’daki kısa yazımda editörün diğer yazılarla uyumlu olsun diye önerdiği için kabul ettim. Ama Tinin Fenomenolojisi dendiği taktirde bu kavramın kökenini ve anlamını araştırma ve öğrenme olanağımız doğuyor. Hegel, Almancayı en iyi kullanan düşünürlerden birisi. Kitaba başlık olarak Phänomenologie terimini neden seçtiği sorulabilir. Bunun yerine neden Almanca bir kavram seçmemiştir. Örneğin neden Erscheinungswissenschaft des Geistes dememiştir. Kullağa daha hoş geldiği veya ele alınan şeye daha yüksek bir anlam verdiği için mi? Hayır. Çünkü kavram ve gelenek olarak dile yerleşmiştir. Türkçe’ye sonu -logie veya -logy ile biten kelimeler genellikle -loji olarak çevirilir: biyoloji sadece bir örnek olarak alınabilir. Böyle çevirildiği taktirde okur biyo ve logie kavramlarının kökenini araştırıp öğrenebilir. Örneğin -logie, logy kavramının bilim veya kuram anlamına geldiğini en fazala iki sözlüğe baktıktan sonra ortaya çıkarabilir. Aynı şey Phänomen kavramı için de geçerlidir. Ama buna siz “Görüngü” derseniz okurun elinden bu olanağı almış olursunuz. Bu türlü eleştirileri ifade etmekten daha doğal bir şey olabilir mi?

    Akademisyenlerin tembel olduğu meselesine gelince: bence bu da çok genel bir belirleme. Akademide yığınla üreten de var, pek üretmeyen de. Ayrıca üretim de tek başına bir ölçü değil. Kalite de önemlidir burada. Hegel’den farklı olarak Schelling habire yazdı ve hatta Hegel’e üretemiyorsun diye suçlamalarda da bulunmuştur. Schelling habire ürettiği için popüler oldu ve daha 24/25 yaşındayken profesör oldu. Hegel, yazdıklarından emin olmak için, okuru ciddiye aldığı için habire üretmek yerine zaman ayırıp daha fazla araştırdı, ince eleyip sık dokudu ve ondan sonra yazdı. Bundan dolayı Hegel neredeyse 20 yıl sonra profesör olabildi-ki, arkadaşlarının dostlarının yardımı sayesinde. Siyasi duruşundan dolayı 20 yıl boyunca başka işler yapmak zorunda kaldı. Schelling ne yaptı? İkide birde yön değiştirdi ve hatta gençliğinde Hegel ile beraber desteklediği düşüncelere (bu arada Hegel’e karşı da) karşı savaş açtı. Kısacası, üretmek tek başına kriter değildir, ne üretildiği ve nasıl üretildiği de önemlidır.

    Ama Volkan’ın mantığını takip edecek olursak 25 yaşında henüz üretmeye çalışan genç bir düşünürün 60 yaşında bir dizi kitap yayınlamış bir düşünürü eleştirmeye hakkı yok demek gerekir. Böyle bir şey söylenebilir mi? Henüz okumaya başlamış birisi, örneğin Kant’ın kitaplarını okurken aynı zamanda eleştirmeye de başlamıştır. Şimdi öğrenciye eleştirel okuma mı diyeceğiz? Tabii eleştirinin de bilinerek ve nitelikli yapılması gerekir. Bu kriter yerine getirildiği sürece herkesin eleştiri hakkı vardır. Bence Türkiye’de çok yaygın olan bu kaba pratik anlayışından vazgeçmek lazım.

  17. Volkan Says:

    “Volkan’ın Hegel sayısı hazırladıktan sonra böyle bir belirleme yapmasını anlayabilmiş değilim. Çünkü Hegel bize ayrıntılı düşünmesini öğretiyor. Çevirmenlik bir meslek. Felsefi metinleri çevirmek ise başlı başına bir meslek. Yalnız dili bilmek yetmiyor. Felsefeyi ve eseri çevrilen filozofun felsefeni, kavramlar dünyasını da bilmeyi gerektiriyor. Azin Yardımlı’nın titiz davrandığından kuşkum yok. Ama keyfi kavramlar üretmesi kabul edilecek bir durum değil. İngilizce veya başka dil konuşan ülkelerde çeviriler genellikle metin çevirildikten sonra konunun bir uzmanına gözden geçirmesi için verilir. Türkiye’de görebildiğim kadarıyla böyle bir şey pek uygulanmıyor. Bundan dolayı çok garip çeviriler çıkıyor ortaya. Bunun ışığında Volkan’ın, başka ve daha iyi çeviren yoksa eleştiri hakkınız yok, demeye getirmesini pek anlamıyorum.”

    Sevgili Doğan, benim söylediklerimin bir kısmını alarak üzerinden ilerlemiş. Öncelikle, ben temel olarak bu kitapların tekrar çevrilmesinin bir ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Kültürün zenginliği açısından önemli bu öncelikle. Ama daha önemlisi yukarda da belirttiğim gibi eleştirilerin dedikodu niteliğinden çıkıp bilimsel bir zemine oturtulması ve öneriler getirerek ilerlenmesiydi. Çünkü dedikodu yapılabilecek ya da ideolojik davranılabilecek bir zeminde değiliz felsefe içerisinde. Bu bağlamda, ben başka ve daha iyi çeviren yoksa eleştiri hakkınız yok demeye getirmedim. Ayrıca buraya “demeye getirmek” ifadesi, bir tür niyet okumaya gidiyor, doğal olarak sınırları epey genişlemiş bir ego mücadelesine dönüşmesi kaçınılmaz olabilir. Ben bu tarz söylemlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum, eğer sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsak.

    Hegel sayısını hazırlamamanın ise söylenenlerle ilgisini kurabilmiş değilim.

    “Akademisyenlerin tembel olduğu meselesine gelince: bence bu da çok genel bir belirleme. Akademide yığınla üreten de var, pek üretmeyen de. Ayrıca üretim de tek başına bir ölçü değil. Kalite de önemlidir burada. Hegel’den farklı olarak Schelling habire yazdı ve hatta Hegel’e üretemiyorsun diye suçlamalarda da bulunmuştur. Schelling habire ürettiği için popüler oldu ve daha 24/25 yaşındayken profesör oldu.”

    Şimdi öncelikle Hegel’in çağında yaşamadığımızı söyleyeyim. Akademi o zamanlar belirli bir özgürlük ideali ile yanıp tutuşuyordu, şimdi ise bir sisteme eklemlenmiş gölgemsi bir yapı olmuştur. Tabi bu demek değildir ki, akademilerden uzakta duralım, ondan ayrı olalım. Bu, dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorunluluğu vardır anlamına gelir kuşkusuz. Yani, kimseye haksızlık etmek istemem ama doğrudan söyleyeceğim. Türkiye akademileri, akademisyenleri daha ötesi kültür ortamı ne yazık ki Batı ile kapatılamayacak bir üretim kıtlığı çekmektedir. Özgün üretim dersem daha doğru olur. Çalışanlar olabilir, bireysel olarak bir yerlere gelenler de görülebilir ama ben örneğin Dünya Marksist Literatürüne yeni bir düşünce, hakikat ufku hediye etmiş bir akademisyenimizi tanımıyorum. Yaşayanları ele alırsak ben Türkiye’de Agamben, Sloterdijk, Habermas,,, isimleri çoğaltabiliriz,,, ayarında hiç kimse tanımıyorum. Bunların bir yerde önemi yok ama şunu söyleyeyim, daha Türkçe’de onlarca temel felsefi eserin çevirisi yok, bırakın siz özgün üretim yapmayı çeviriler yok. Hegel üzerine koskoca Türkiye’de hiçbir kitap yazmamış çok çalışkan akademisyenlerimiz. Bu durum sadece Hegel için geçerli değil, başka birçok durumda da kaynak bulamazsınız Türkçe’de…

    Üretmek doğru tek başına bir kriter değildir, ne üretildiği ve nasıl üretildiği de bir sorundur. Doğru gerçekten,,, ama ne üretildiğini ve nasıl üretildiğini sorgulayabilmek için öncelikle yanlış üretimler ile doğru üretimlerin ortaya çıkması gerekir. Biz henüz o aşamaya bile gelemedik ki, neyine ve nasılına bakalım.

    “Ama Volkan’ın mantığını takip edecek olursak 25 yaşında henüz üretmeye çalışan genç bir düşünürün 60 yaşında bir dizi kitap yayınlamış bir düşünürü eleştirmeye hakkı yok demek gerekir. Böyle bir şey söylenebilir mi?”

    Ben kesinlikle böyle bir mantığa sahip değilim, dolayısıyla gerisine yanıt vermem anlamlı olmaz…

    Bütün bu karamsar tabloya rağmen, biz boş durmadan yoğun olarak çalışıyoruz: İyimserliğin ışığına, özgür ve gerçeklikten kopmamış, esnek bir hakikatin yapısını eklemek için.

    saygılar

  18. Doğan Göçmen Says:

    Merhaba,
    Türkiye’de neredeyse bir Hegel rönesansı yaşanıyor. Bu çok sevindirici bir gelişme. Monokl’dan sonra BAYKUŞ’un da Hegel özel sayısı yayınlandı. Sizlere aşağıda editör yazısını ve içindekileri iletiyorum.
    Saygılar,
    Doğan Göçmen

    Baykuş’tan…

    Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), özel anlamda Alman
    İdealizminin, genel anlamda ise felsefe tarihinin en önemli ve günümüzdeki
    etkisi en yoğun olan filozoflarından birisidir. Etkisi sadece felsefe alanıyla sınırlı olmamış, siyasetten tarihe, sanattan dine kadar birçok alanda kuşatıcı ve derin izler bırakabilmiştir. Bu izlerin layıkıyla takip edilip
    ortaya serilmesi her ne kadar güç bir işi ve fazlasıyla ağır bir yükü beraberinde getirse de, imkânsız olmadığı bir gerçektir. Tıpkı Epikurosçu ve Stoacı felsefelerin çiçek açtığı tarihsel dönemin düşünceyi daha bir içeriden belirleyip bireyselliklere ve öznelliklere daha fazla önem ve anlam vermek suretiyle Platoncu ve Aristotelesçi etkiyi kırmış olması gibi, Hegel sonrası dönem de, kendi yaşadığı dönemden itibaren sayısız düşünürü kendi merkezine çekmeyi başarmış olan Hegel felsefesine aynı tahribatı yapmıştır. Takipçilerinin çoğunda bu felsefeye has en belirgin düşünce belirlenimini, eş deyişle “bütünlük” isteğini kaybettirmiş, en azından bir sistem düşüncesinin yerini “yamalı bohçalar”a bırakan dünya görüşlerine ve öznel felsefelere olanak tanımıştır.

    Bir taraftan felsefeyi bir “bilim” olarak görmenin ve onu (bilgeliğin gerçek mahiyetinden hiçbir şey eksiltmeden) “bilgelik sevgisi”nden kurtarmanın doğru anlamının yeterince iyi anlaşılamaması; diğer taraftan ise, Hegel’in felsefesine içsel olan metafiziğin–dar görüşlü Russell’ın ifade etmiş olduğu gibi–tutarlılıktan yoksun kavramların bir mistisizmi, bir tür kafa karışıklığına yol açan gizemlilik olarak görülmesi, bu felsefenin anlaşılmasındaki en büyük engellerden birkaçıdır. Hal böyle olunca, onu Hıristiyanlık öğretisinin felsefi anlamda gerekçelendirilmesini sağlama peşinde koşan Hıristiyan bir mümin olarak “duyumsamak”; “mutlak bilgi” ve “akıl” uğruna bireysel olanı ve onun duygu ve tutkularını bertaraf ettiğini söylemek; ve de “gelecek kurgusu” olmadığı için (ve bu kurgunun olmamasının, gerek kendi felsefesinin gerekse de genel anlamda bir felsefenin çabasına yakışan tavır olması nedeniyle) “tarihin sonu”na işaret ettiğinden, Hegel’in bulunduğu toplumu ve çağı olduğundan fazla yücelttiğini belirtmek; bunların tümü, Hegel felsefesini tam anlamıyla ve derinlikli olarak irdeleyip çözümlemeyen, bunun yerine bu felsefi sistem içerisindeki tek bir şeyi cımbızla çekip diğerlerini ve bütünü bununla ilişkilendirememekten doğan sıkıntıyı üzerinden hızla atabilmek için düşünce cambazlıklarına ve sadece günü kurtaran safsatalara sarılan düşüncelere özgü unsurlardır. Yaklaşık iki yüzyıllık bir zaman diliminden beri bu sıkıntı devam ediyor ve etmeyi de sürdürecek!

    Oysa bu eleştirilerin haksızlıklarını, Hegel felsefesinin derinlikli bir biçimde
    okunmasıyla ve anlaşılmasıyla ortadan kaldırmak ve aşmak mümkün.
    Hegel’in duyuüstüne hiçbir zaman başvurmadığını söylemek, Spinoza’nın tözü gibi mutlağı evrene içkin bir şey olarak görmek, özdeşlik ve ayrım meselesinde ise, onun özdeşlikte ayrımı tüm belirlenimleriyle “kavramsal olarak” görmeyi ve yine de bütünlüğü bir kenara atmamayı neden istediğini göstermek yeterli olacaktır. Tarih ve tarihsel bilgi mevzusuna gelince; geçmiş-şimdi-gelecek üçlüsünden sadece ilk ikisinin ele alınmasının “doğru tarih bilgisi” için olmazsa olmaz olduğunu söyleyen ve bu görüşüyle Collingwood’tan Carr’a kadar birçok düşünürü etkileyerek tarihsel bilgi açısından yeni açılımlar sağlayan da yine Hegel’dir. Oysa o, “eskaton”un, dünya mahkemesinin bir savunucusu gibi resmedilmiştir çoğu zaman; yahut da, tarihin sonu meselesini ortaya atmasıyla,
    tarihi kendi yaşadığı dönemde bitirmekle suçlanmıştır. Ne var ki bu iddiaların çoğu, sığ görüşlü ve eleştirel olmaktan uzak felsefelerin ve dünya görüşlerinin etkilerinin günümüzde yok denecek kadar az bir hale gelmesiyle ve de felsefenin hemen hemen tüm alanlarının Hegel’in felsefesine gizliden gizliye ya da açık bir biçimde yaklaşmaya başlamalarıyla son bulmaktadır. İyi ki artık yasaklanan bir felsefe üzerine konuşmuyoruz şu an ve de iyi ki, Almanya ve Fransa dışında da, ondan yapılan çevirilerin ve üzerine yapılmakta olan çalışmaların etkisiyle bu iddialarımızı günden güne sağlamlaştırabiliyoruz.

    Belli bir düşünce geleneğinin zayıf olduğu, gündelik düşünme anlayışının olası böyle bir düşünce geleneğine her daim baskın geldiği ve de yaygın olduğu Türkiye gibi bir ülkede, analitik, pozitivist, empirist ya da postmodernist menşeli, sıradan insanın anlama yetisine ve kavrayış gücüne hitap edebilen felsefelerin pıtrak gibi bitip yayılması normal görünmektedir. Gelgelelim, bu yolla kendine özgü bağımsız bir felsefi gelenek kurmak mümkün olmayacaktır. Diğer yandan ise, Türkiye gibi Aydınlanmacı pozitivist unsurları devletin her kademesinde yaymayı ve halka da “indirme”yi şiar edinmiş bir ülkede, Aydınlanma’nın değerlerini onun olumsuz ve eksik yönlerini de vurgulayarak eleştiri süzgecinden geçirip devralan bir felsefe olan Hegel felsefesine sıcak bakılması pek mümkün olmayacaktır. Aynı zamanda bu felsefenin taşıdığı güçlü ve somut eleştiri silahı, toplumun her alanına hem düşünce hem de eylem olarak yansıyabileceği için de tüm çekinceleri beraberinde getirmektedir.

    Bu nedenle Türkiye’de felsefe, dar bir epistemoloji ve mantık koridoru ile sınırlı bir ahlak ve siyaset felsefesi alanında sıkışıp kalmıştır. Sıkışıp kaldığı için de Kant’tan Hartmann’lara ve Heidegger’lere çabucak ve dolaysızca geçişler mümkün olmuştur. Oysa hakkı verilmeyen bir felsefe akımı ve bu akımın en güzide sözcüsü halihazırda tekrar keşfedilmeyi beklemektedir. Düşünceler,
    akımlar ve bilgi kompartımanları arasındaki mutsuz ve eklektik yolculuğumuza devam etmek istemiyorsak şayet, yeniden canlandırılmayı bekleyen bu akımın en güzide sözcüsüne kulak vermek durumundayız. 1960’lardan sonra dünyada, 2000’lerden sonra ise ülkemizde bir hayalet dolaşmaya başladı. Bu Hegel’in hayaletidir ve ona tekrar dönmemekte ısrar ettikçe, o da bizim peşimizi bırakmamakta ısrar etmektedir. Baykuş’un bu sayısında bu hayaletin sesine kulak vermek istedik, haddimizce…

    İ Ç İ N D E K İ L E R

    Doğan Göçmen
    Domenico Losurdo ve Andreas Arndt’la söyleşi

    G.W.F. Hegel
    Kim soyut düşünüyor?

    Alexandre Kojeve
    Hegel, Marx ve Hıristiyanlık

    Ömer Anlı
    Hegel’in empirizm eleştirisi

    Meryem Uçar
    Evrik Evren

    Georg Lukacs
    Genç Hegel

    Richard Gunn
    Hegel’de tarihin başlangıcı ve sonu

    Frederick Beiser
    Hegel ve metafizik problemi

    Taylan Altuğ
    Hegel’in sanat felsefesi

    G.W.F. Hegel
    Mythologia

    Hakkı Hünler
    Hegel’in Estetik’inde şiir sanatının konumuna
    ve karakteristiklerine taslak bir bakış

    Jean-Marie Vaysee
    Heidegger ve Alman idealizmi

    Taşkıner Ketenci
    Hegel’in aynasında Kant etiği

    Doğan Göçmen
    Felsefe Akademik Boncuk Oyunu Değildir

  19. süleyman Says:

    geçen yılki kongrenin son birkaç oturumuna katılmış epey faydalanmıştım ama bir felsefe konferansından ziyade aziz yardımlı ve Hegel “öğrencileri”nin toplantısı gibiydi ortam olarak (toplananların sınıfsal durumlarını ve tavırlarını söylemem gerek yok herhalde). nitekim aynı salonu yardımlı hegel dersleri için kullanıyor yanlış hatırlamıyorsam. (bu arada bu derslerin ses kayıtları idea yayınevinin sitesinde vardı bir ara, hala varsa oradaki katılımcıların “düzeyleri” hakkında ilginç fikirler edinebilirsiniz!)
    hegel’i yardımlı’nın yardımı olmadan, bildiğiniz yabancı dilden okumak daha verimli diye düşünüyorum. açıkçası ingilizcesinden okumaya çalışan biri olarak ingilizcesini türkçesinden daha iyi anladığımı söylemeliyim. dahası okurken “hegel bu kadar açık mıymış?” bile dediğim oldu doğrusu…

  20. kacakkova Says:

    dogan hoca sagolain bilgilendirme ve sunus yazisi icin…monokl gibi bu dergiyi de gecikerek okuyacagim zorunlu olarak…..
    ….
    süleyman merhabalar, bu dediginin dogru oldugunu düsünüyorum ben de…..bununla birlikte yabanci dili olmayanlar icin (benim gibi) sorun sürüyor yine de…..yardimli’dan yardim almaktan vazgectik artik…..

  21. süleyman Says:

    merhaba,

    entelektüel ilgileri hele de felsefeye ilgisi olan birinin en az bir yabancı dili, o dilde metinler, makaleler okuyacak kadar bilmesi gerektiğini düşünüyorum. hegel açık desem de benim de zorlandığım yerler var elbette ama en azından yardımlı’nın tuhaf dilinden kaçma imkânı oluyor. yardımlı’nın öztürkçe değil yardımlıca yazdığını düşünüyorum ayrıca. keza çevirilerinin tek sorunu öztürkçe olması da değil. temelde bir yanlış var. beğeniler kişiseldir elbette ama mesela levent kavas, bilge karasu, enis batur öztürkçe ağırlıklı yazsalar da yardımlı gibi değildirler…

  22. Doğan Göçmen Says:

    geçen yıl yapılan kongrenin ikincisi yapılacak sanırım. çok garip şeyler yaşandı’yaşanıyor. kongreden sonra herkes ikincisini yama konusunda hem fikirdi. ben “mantık bilim”in merkeze alınmasını önermişti. herkes tarafından kabul gördü. ama hazırlıklar başladığında önce beni işlerin dışında tutmaya özen gösterildi. hiç haberim olmadan yeni bir hazırlama komitesi kurulmuş. konuşmacı olarak bile davet edilmedim, fikri benden kongreye bildiri sunmak isteyip istemediğimi sorma nezaketi bile gösterilmedi. daha sonra, türkiye’de bir kaç hegel araştırmacılarından güçlü ateşoğlu da dışlandı. ben yardımlıya bir iki e-mail attıp sordum ne olduğunu yanıp vermedi. soranlara da doğan göçmen gelirse sınıf mücadelesi falan gündeme gelecek demiş.
    anlaşılan hegel için bu kadar merkezi olan konulara dokunmak istemiyor bu yeni yetme “hegelciler”. ama benim böyle bir planım yoktu. bildirimin konusu daha çok hegel’in “mantık bilimi” bağlamında geleneksel, formal mantık ve metafizik konularını ele alacaktı. böylece hegel’in mantığının günlük yaşam açısından önemini sergilemek istiyordum. ama yardımlı ve arkadaşları hegel üzerine bilimsel araştırma yapan türk araştırmacılarından korkuyorlar – hele bir de bunlar marx’a sempatiyle bakıyorsa………..

  23. Doğan Göçmen Says:

    Arkadaşlar,
    özellikle Baykuş’ta yayınladığımız Arndt ve Losurdo ile söyleşiyi muhakkak okumanızı öneririm. Gerçekten iyi bir söyleşi oldu. Şimdiden başka dillere de çevriliyor.
    Saygılarımla………

  24. süleyman Says:

    baykuş’un tanıtımına kafa ayarı da yer vermiş. ayrıca sitede enteresan yazılar da var:

    http://www.kafaayari.com/?p=417

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: