1871’de ne oldu?

by

Sorunun cevabı ilk elden oldukça basit: “18 Mart 1871’de Paris halkı nefret edilen ve tiksinilen hükümete karşı ayaklandı, şehrin kendisine ait bağımsız özgür bir şehir olduğunu ilan etti”. (Peter Kropotkin) Ayak takımı, çapulcular, toplumun en aşağı kesimindekiler iktidara karşı artık yeter dediler. İki ay süren ve yenilgiyle sonuçlanan bir süreç olarak tarihin en ilginç an‘larından biri gerçekleşti.

Basitlik burada bitiyor. Hiç değilse düzen karşıtlarının kendi karşıt olma konumlarını değerlendirmek bakımından komün deneyimi bu tanımla sınırlı kalamamaktadır. Paris Komünü farklı bakışların birbiriyle çarpışmasının ve radikal muhalif düşüncedeki yön değişikliklerinin çarpıcı sahnelerinden birini sunmaktadır bu bakımdan. Anarşistler ve sosyalistler (ya da daha özel olarak marksistlerin) arasındaki “tartışmaya” belirli bir çerçevede kalarak değinmek istiyorum kısaca. Tolga’nın başlattığı oyundan sonra bir çoğumuz komüne selam gönderdik, dolayısıyla bu özel tartışmaya bir başlık açmak fena olmaz sanıyorum.

Bu tartışmayı döneme ait metinler içinden yapmak daha kapsamlı ve detaylı bir anlizi gerekitiriyor. Marx/Engels’in yazdıklarına, ve Kropotkin’in ya da Proudhon ve Bakunin gibi diğer anarşisterin yazılarına bakılarak bir karşılaştırmaya gidilebilir. (Şurada tartışmaya değinen başka bir yazı var).O sıralar daha Lenin ve Stalin tarzında ve boyutlarında bir anarşizm düşmanlığı biçimlenmemiştir, ama yine de marksistlerle anarşistler arasında belirginleşmiş teorik-politik-pratik farklar vardır. I.Enternasyolnal içinde çok belirgin yol ayrımları zaten çoktan ortaya çıkmıştır. En belirgin konu ise devlet ve iktidar üzerinedir. Siyaset felsefesi açısından temel teorik-konumlara ilişkin genel anlamda bir çok noktada benzerlikler ve çakışmalar olsa da (örneğin bilime, akla duyulan güven gibi), toplumsalın kavranışı ve dönüştürülmesi, tarih ve birey konusu, örgütlenmenin niteliği, araçlar ve amaçlar gibi konularda ayrımlar hızla belirginleştirmektedir.

Marks komün deneyiminden hemen önce 1870’de Engels’e bir yazısında şunları kahin gibi yazar ki,yazdıkları kavganın serttliğini gösterir:

Fransızların büyük bir yenilgiye [köteğe] ihtiyaçları var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileşmesi Alman işçi sınıfının merkezileşmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve, Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduğunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü [durumunun] karşılaştırmasını yapmak yeterli olacaktır. [Almanya’nın] dünya sahnesinde Fransızlara hakim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hakim olması anlamına gelecektir.

Komünün ortaya çıkışında ve yenilgisiyle yol ayrımları iyice kesinleşir. Marks buradaki öngörülerinde haklı çıkmıştır bir bakıma: Almanya Fransa karşısında zafer kazanmış ve aynı şekilde bu süreç boyunca ve devamında anarşist devrimcilere karşı marksistler üstünlük sağlamışlardır. Oysa Marks, komün sırasında Fransada İç Savaş yazısıyla Komünist Manifesto‘daki devlet düşüncesinden uzaklaşma eğilimi gösterir. Ancak bunun geçici bir yönelim olduğunu söylemek gerek. Komünün etkisi ile belkide.Yenilginin sonrasında ise güçlenen eğilim sınıf iktidarı ve merkezi örgütleme anlayışı olmuştur.

Bu süreç aynı zamanda Marx’taki “anti-devletçi eğilimin” iyice ortadan kalkması ve “proletraya diktatörlüğü” üzerinden sosyalist düşüncenin biçimlenmesi anlamına gelmektedir. Böylece, iktidar ve devlet meselesi “amaç-araç ilişkisi“ne tevil edilmiş ve “tarihin öznesi“nin (işçi sınıfının) elinde bunların araç olarak “iyi amaçlar” için kullanılması gerektiği düşüncesi ilke haline sokulmuştur. Bu düşüncede iktidar/devlet kendi varlığını proletaryanın emin ellerinde ortadan kaldıracak, adım adım sönümlenecektir. Marx bu kadar kemikleşmiş bir anlayışı ve amaç-araç ilişkisinde bu kadar pragmatist bir eğilimi sistemleştirmemiştir belki, ama marksizm onun varsayımlarından hareketle bunu yapmakta zorlanmamıştır bilindiği üzere.

Lenin, “devlet ve devrim” adlı kitabıyla bu yaklaşımı “teorik-politik ilkeler” haline dönüştürmüştür. Lenin’in ilkeleştirdiği eğilimler, açıktır ki komün yenilgisinin ve radikal düşüncede meydana gelen kırılmaların da yansısıdır. Marksist sosyalizm anarşizmle karşıtlık halinde şekillendirir kendisini ve tarihsel olaylarla da kendisine zemin bulur. Komün yenilgisi teorik-politik alanda iç-tartışmalar bakımından böyle bir zemin sunmuştur.

Kabaca söylenecek olursa komün sırasında sosyalistlerin “halk devleti”, anarşistlerinse “anarşi” düşüncesinde oldukları öne sürülebilir. Komün deneyimi marksist sosyalistlere göre, proletarya diktatörlüğü yolunda atılan adımların başlangıcıdır. Anarşistlerin “halk devrimi” demekte ısrar ettiği süreç, sosyalistlerce “işçi devrimi” olarak tanımlanmaktadır. Literatürdeki bu terim farklılıklarının izini sürmek de ilginç sonuçlar verecektir aslında. Ama ben yalnızca göze çarpacak olanlara değiniyorum.

Sosyalistler anarşistleri hayalcilikle suçlar; ikinciler de birincileri devlet idealinin tiranlıkla sonuçlanacağını görmemekle. Hadiseyi kabalaştırarak sunuyorum, her kabaşlaştırmanın bazı haksızlıkları getirmesi riskini de göze alarak.Paris Komünü sosyalistlere göre, örgütlenme noksanlığından, devletin ele geçirilmemesinden, iktidarsızlıktan ve daha özel olarak proletarya diktatörlüğünün kurulmamış olmasından dolayı yenilmiştir. Kropotkin’e göreyse devlet aygıtının alaşağı edilmemesi ve mülkiyetin ortadan kaldırılmasına cesaret edilmemesinde görünür sorun.

Komün yenilgiyle noktalandığında evet herkesin yenilgisi olmuştur ama sosyalistler bu yenilgiyi kendi iddialarını haklı kılmak bakımından değerlendirmekten de geri durmazlar. Bu haklılık elbette yalnızca görünürlük düzeyindedir. Gerçekte fikirlerin karşılık bulması ve haklı ya da haksız çıkması her zaman konjonktürün dışında gerçekleşir. Sosyalistler komünden çıkardıkları derslerde sıkı örgütlenmemiş olmayı, stratejik bir siyasal örgütlenmenin yokluğunu ve iktidar sahibi olmanın başarılmamış olmasını ileri sürerler ve hayalci anarşistlere karşı bu yenilgiden ders çıkarma konusunda bunlarla daha ‘makul’ görünürler. Oysa makulluğun yanılgılarla dolu olduğunu yine “tarih” gösterir.

Bu tartışmanın devam eden konjonktür içerisinde belirli ölçüde sosyalistlerin lehine sonuçlanması anlaşılırdır, fakat “Ekim Devrimi”nin başına gelenlerden hareketle bakarsak, ve ekim devrimi sonrası Paris Komünü yenilgisinden çıkarılan tariihsel derslerle kurulan merkezi iktidarın ve proleter devletin pratiğine bakarsak aynı mantıkla sosyalistlerin yenilgiden çıkardıkları derslerin yanlış olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sosyalistlerin paris komünü için yürüttükleri ‘makul’ ‘mantığı’ 1989’da duvarın yıkılması üzerinden sürdürecek olursak tezlerinin tamamen yanlış çıktığını da bir çırpıda öne sürmek mümkün. Ama dikkatli olmakta, konuyu daha farklı/derinlikli kuramsal bağlamlara çekmekte ve siyaset felsefesini yeniden ele almayı göze alacak şekilde bakmakta fayda var. Yalnızca açık bir şekilde “Devlet ve Devrim” (Lenin) bu bakımdan yanlış çıkarsamaların sürdürülmesi ve tamamen yanlış bir yolda marksizmin gelişmesidir diyebiliriz. Lenin, ekim devrimin 72. günü sevinçle komünden bir gün daha fazla yaşamış olmayı kutlar. Oysa biz bugün, 7o yıllık sosyalizmin mi, 70 günlük komünün mü evla olduğunu tartışmak durumundayız.

Devlet makinasının yıkılmasını, bu makinanın parçalanmasını elbette anlamıştır sosyalistler; Marks hatta, bir devletin eldeğiştirmesiyle halihazırdaki devlet aygıtının olduğu gibi kullanılarak bu işin çözülemeyeceğine dair komün dersleri çıkarmıştır. Anarşistlere yüklenirken yine de devlet konusunda kaygılı olduğunu zaman zaman hissettirir. Ama bunlar etkisiz eğilimlerdir, bu yenilgiyi “proletarya diktatörlüğü” fikrini şekillendirmek için değerlendirmekten geri durmaz. Engels her konuda olduğu gibi bu konuda da Marx’ın yaklaşımının marksizm haline gelmesinde kilit bir rol oynar.

Ama temel anlamda sosyalistler tüm hadiseyi proletaryanın iktidarı ele geçirmesi noktasında görmekte olduğundan, devlet burada “proleteryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesiyle” yer değiştirmelidir onlara göre. Komünist Manifesto‘nun varsayımı ve Devlet ve Devrim‘in komün deneyiminden çıkardığı ders budur. Burada değerlendirilmesi gereken çok kapsamlı bir felsefi bakış ve teorik-politik tutum sözkonusudur, ancak oraya değinmeyeceğim. Şuna işaret etmek önemli yalnızca: Marksistlerin bu tutumu ve teorik kavrayışı modern özne kavramıyla ve siyaset felsefesinde stratejik siyaset tarzı olarak ifaade edilen yaklaşımla doğrudan ilintilidir.

Tarih diyalektik olarak ilerleyen bir süreçtir. Bu ilerlemenin de özneleri vardır. Ancak marksizm burjuva özneyi ve hümanist düşüncedeki özne kavramını bozar.Yerine tarihin öznesi olarak proletaryayı koyar. Proletarya, tarihin bu anında “özne”olarak tarihin ilerletilmesinin ve aşılmasının öznesidir. Negatifitir çünkü “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi” olmadığı varsayılmaktadır ve “kendi kurtuşluşunun insanlığın kurtuluşunda olacağını ve sınıf olarak kendisini ortadan kaldıran hamleleri zorunlu olarak atacağını” varsaymak gerekmektedir.Hal böyle olunca araçların (devlet gibi) tarihin öznesinin elinde kaygı duymadan kullanılabilir olması gerekir. Tabi bir de bu öznenin bilinçli temsilcileri vardır.

Anarşistlerin “iktidar bozar” diye kaygı duydukları yerlerde tarihin öznesi adına konuşan bu temsilciler tam aksine iktidarı almak ve onunla dünyayı değiştirmek gerektiğine inanmaktadırlar. (Elbette bütün marksizmi böyle anlamak gerekmiyor , ama ana akım Marksizm böyledir -marksizmi “yeniden okumak” girişimiyle onun bir bakıma sınrılarına varan Althusser’in “tarih öznesiz bir süreçtir” düşüncesini mesela ayrıca değerlendirmek yerinde olacaktır) Paris Komünü yenilgisi böylece marksistlerin iktidarı neden almalıyız sorusuna verdikleri bir tür pratik cevap oluyor. Ama aynı mantığı tutarlı olarak sürdürürsek, sovyetler birliği deneyiminden sonra anarşist düşüncedeki kaygıları yeniden olumlamamız da gerekmektedir. İktidarı neden almamak gerektiği, devletin neden kendi başına onu kullananlara göre iyi ya da kötü olarak anlaşılamayacağını bu daha geniş olan tarihsel deneyimlerden yola çıkarak söyleyebiliriz.

Paris komünü, tarihte bir kesintidir; yenilmesi kaçınılmaz bazı noktalara ve muhtemel hatalara en başından bağlıdır. Komünün değerlendirilmesi ve yenilgiden çıkarılan dersler konusunda, yukarıda kabalaştırarak aktardığım üzere marksistlerin anarşistlere bir özür borcu vardır: paris komününün yenilgisi “devlete devrimci bir biçim vermemek”ten (Marx) dolayı olmamıştır. “Devlete devrimci biçim verme”nin aldığı biçimi de biliyoruz artık sonuçta. Marks’ın bu sözü fazlasıyla muğlaktır, ne varki 19. yüzyıl sonu 20.yüzyıl başlarında muğlak olduğu anlaşılmamıştır. Bu özür aynı zamanda marksizmin devlet, iktidar, birey, toplum ve toplumsalın dönüşümü gibi konularda yeniden düşünme ve varsayımlarıyla hesaplaşması anlamına gelebilir; daha da ötesi bu varsayımların şekillendiği “teorik bütünselliğini” açma olanağını elde etmesi bakımından da değerlendirilebilecektir belki.

Reklamlar

23 Yanıt to “1871’de ne oldu?”

  1. Friedrich Camus Says:

    Konuya katkı: Anarşistlerin yakın dönemde yazdıkları bir yazı da şudur . Hani aradaki sınırların ne dereceye geldiğinin görülmesi açısından ilk ağızlardan yazılmış bir yazı katkı sağlar.

  2. tolga Says:

    Yazinin sonunda “marksistlerin anarsistlerden ozur dilemesine” dair tabirleri duyunca zaten insanin sogukkanli yorumlama istegini de elden aliyor. Tarihe donup suclu aramak ve buradan ozur dilemek? Sanki tek tip bir Marksist var da; kalkip gidip “Sevgili anarsist senden ozur diliyorum” diyecek.. Kuusuruma bakma ama sacmalik otesi goruyorum boyle bir sonuca varilmasini. Anarsistlerin de marksistlerin de sonuc olarak dusmanlari aynidir; ama gidip gelip etiketler olusturup, sonra sozde ozgurluk adina ahkam kesmekle Anarsist falan da olunmaz. Turkiye’de ornegin Kurt sorunu hakkinda adam gibi tavir alabiliyor musun kardesim, o zaman sen ciddi bir politik radikalsindir. Soyut ozgurluk ya da anti-merkeziyetcilik soylemleriyle yapilan hareketlere sempati besleniyor her cepheden ama.. cok derinlere gitmeme de gerek yok, Lenin’in herkesce bilinen “somut durumun somut tahlili” dedigi bir sey var. Marksistlik dedigin militan materyalistliktir. Anarsizmde boyle bir sey gormuyorum.

    Marksistler sunu demistir, bunu demistir, sonuctaki oyle ya da boyle kapitalizmi nasil yok ederiz, elimine ederiz diye teorik ve pratik mucadele etmislerdir bugune dek. Gecmise donup baktigimizda bunlardan kabul edilebilir olan da vardir, olmayan da.. Sonucta sinifi savasi “humanist” kaygilar uzerinden yurumez; en sevdiginiz insanlara da karsi tutum almak zorunda birakilabilirsiniz. Yazida Lenin ve Stalin sanki ayni reflekslerden hareket ediyorlar gibi bir mantik var ; bunu biraz daha aciklamak gerek. Devlet cihazinin parcalanmasi gerektigi de sadece Kropotkin’e degildi; Marx’a ve taraftarlarina gore de oyleydi. Marx’in eger bir telasi varsa; o da onbinlerce yuzbinlerce iscinin “bos” yere yok olup gitmesi yerine; nasil dusmanin alt edilebilecegine dairdi.

    Friedric Camus’un link verdigi “Dinle Marksist” ali yazi ise en az Stalin’in “Anarsizm ve Marksizm” brosuru kadar kaba, bilim disi ve ahmakcadir. O yazi hakkinda yorum yapmaya bile degmiyor bence.

  3. thelosthighway Says:

    Paris Komünü ile ilgili bu doyurucu açıklamalar esaslı bir teşekkürü hak ediyor dostum. Siyaset felsefesinin temel dinamiklerini gözeterek ele aldığın ve marksist ve anarşist düşünce biçimlerinin meselelere ve birbirlerine karşı aldıkları tutumu karşılaştırmalı bir biçimde olağanüstü bir biçimde ortaya koymuşsun.
    Evvela tartıştığın meselelerin epey uzağındayım. Konuya dair söyleyeceklerim baştan bir özrü de içeriyor.

    Anarşizmi sadece “düzen karşıtlığı” olarak anladığımızda Komün’ün ve genel anlamda anarşizmin başarısızlığını daha iyi anlıyoruz diye düşünüyorum. Çünkü karşıtl olma, düzeni yıkma tek başına bir anlam ifade etmiyor. Yıkılan “düzen”in yerine neyi ikame edeceğimize dair sorulacak bir soruya cevap vermede anarşizm başarısız gibi görünüyor. Salt bir düzen karşıtlığı, düzenin kötülüklerinden arındırmıyor bizi. Bu basit varsayım, Komün deneyiminin başarısızlığı üzerinde düşünmeme neden oldu öncelikle. Bu anlamda marksist ideoloji, temel bütünlüklü bir tasarım sunması hasebiyle bariz bir üstünlük taşıyor.

    Paris Komünü, halkın ayaklanması ve merkezi otoriteyi iktidardan alaşağı etmesi anlamında büyük bir değer taşıyor. Üstelik “Paris’in çocukları tek bir damla kan bile dökmeden kendisini kirleten bu pislikten arınmış oluyor.” Kropotkin’in bu lirik yaklaşımı Komün’ün halk adına ne denli büyük bir başarı olduğunu anlamaya yeterli. Ziro Komün, kollektif bir ruhun sonucunda başarıya ulaşmıştı. Başlangıça belirsiz amaçlarla ortaya çıkan Komün, Kropotkin’e göre “geleceğin devrimlerinin başlangıç noktası” olacaktı. Komün’ün öncesine bakmak gerekiyor burada. Çünkü ortaya çıkan şey gökten zembille inmemişti. Örgütlü bir sosyalist hareketin ürünüydü Komün ve belirli bir ulusal yaklaşımın ötesinde evrensel anlamlar taşıyordu. Halkın geniş çaplı olarak harekete geçmesindeki en önemli etken tam da buydu. Komün öncesinde Kroptkin ortada iki seçeneğin olduğunu söylüyor: Halk devleti ya da anarşi. Temel bir ayrım noktası olarak görünüyor bana bu belirleme. Alman sosyalistler devleti, Latin kökenliler ise anarşiyi tercih ediyorlar bu süreçte. Anarşi seçeneği baskın çıkıyor. Anarşistlerin seçeneklerinin oldukça belirsiz olduğunu Kropotkin de kabul ediyor. Burası ilginç.

    Komün ile ilgili Kropotkin’in şu sözlerini oldukça manidar buldum: “1871 Komünü bir ilk teşebbüsten başka bir şey değildir. Büyük bir savaşın
    ardından el ele verip halkı ezmeye hazır iki ordunun arasında [sıkışmış
    bir halde] başlayan [komün], hiç tereddüt etmeden ekonomik devrim yolunda ilerlemeye cesaret etti. O, ne cesaretle kendisini sosyalist olduğunu söyledi, ne de sermayeye el koyulması ve emeğin örgütlenmesi doğrultusunda ilerledi. O hatta şehrin genel kaynak stoğunu bile almadı.” Bu, başlangıçta ileri sürdüğüm şeye birebir uyuyor. İktidarı ortadan kaldırdıktan sonra ne olacak? Açıkçası ortadan kaldırmak veya yok etmek terimlerini özellikle kullanmak gerekiyor. Zira iktidarın bir “devralınışı” asla söz konusu olmamış Komün’de. Çünkü iktidarı devralmaya dair önceden tasarlanmış bir planın varlığından söz etmek mümkün değil. Herşeye rağmen Kropotkin “Öyleyse, Paris halkının anarşist bir komünle
    çapulcuların hükümeti arasındaki boşluğu bir zıplayışta geçmemesine
    şaşmamız gerekmez mi?” diye sormadan da edemiyor. Fakat bize varsayımdan öte bir şey vaat etmiyor Kropotkin. “Komün bir iki ay daha dayansaydı devrime doğru yönelecekti” gibi zayıf, manasız bir cevap veriyor.

    Kropotki’in, Komün’den 10 yıl sonra Komün ile ilgili yaptığı değerlendirmeyi soluksuz okudum. Fakat süslü, hayalperest ve mesnedsiz varsayımlardan başka bir şey bulamadım bu değerlendirmede. “Komün’ün gerçek amacını fark edemediğini ama dünyanın önüne yine de bir amaç koyduğunu” anlattığı 2. bölüm Komün’ün neden bu kadar ilgi çekici olduğunu ortaya koymaya çalışıyor: En kestirme cevap bunun bir halk hareketi olması. Gerçek özgürlük ve gerçek eşitlik içeriyor olması.

    Komün’ün başarısızlığının nedenleri hakkında Kropotkin’in verdiği cevaplar hiç de doyurucu değil. Bir taraftan Komün’ün yıllar öncesinde dayanan temelleri olduğunu söylerken diğer yandan, başarısızlığının nedenlerini açıklarken, zamana ihtiyaç olduğunu, Komün hareketinin henüz filizlenemediğini ileri sürüyor. Bu noktayı çelişkili bulduğumu söylemeliyim. Aslında çelişki, bizatihi anarşizmin çelişkisi gibi görünüyor. Düzeni alaşağı ediyorsun ama yerine neyi ikame edeceğine dair bir fikrin yok, bir fikrin varsa bile sen onu tartışadururken kendi içinde ve karşı çıktığın güçlerin sert müdahalesi ile dağılıveriyorsun.

    Kropotkin’in özgür komünizm, [yani] anarşist
    komünizm ile ilgili tesbitleri de ilgi çekici. Halkın çok da bilinçli olmadığını, zihinlerin kararsız olduğunu söyledikten sonra sosyalistleri suçluyor Kropotkin. Onları “görüşlerinde hiçbir belirgin amaca sahip olmayan” kişiler olarak nitelendiriyor. “Ellerini özel mülkiyete uzatmaya cesaret edememekle” suçluyor onları. Ve kendilerini şu argümanla kandırdıklarını ileri sürüyor, ki bu nokta düşüncelerime bir destek bulma adına çok önem taşıyor: “İlk önce zaferi garantileyelim, sonrasında neler yapılabileceğine bakalım”. Ortada bir plan yok. Sonradan ne olacağına dair bir öngörü yok. Komün’ün başarısızlığının özeti de bu bana kalırsa.

    Kropotkin’in değerlendirmesindeki üçüncü bölüm tavsiyeler niteliğinde: “Komün’ün Modern Sosyalizm Açısından Öğrettikleri.” Alınacak dersler bağlamında okunabilir bu bölüm: “1871 dersleri, eski önyargılarını kırmalarını sağlayarak ve kendi devrimlerinin nasıl bir şey olacağı hakkında daha açık ve daha basit bir algılama ortaya çıkararak, her ülkenin işçisinin faydasına oldu.” Maalesef bunun böyle olmadığını modern çağlarda gördük. Sosyalizm’in pek ders almadığı ortada.

    Devrimler, halk hareketleri cezbedicidir. Mesela İran devrimi bir çok ülkede heyecan yaratmıştır. Zira ortada halkı ezen, sömüren, dışardan destekli, kendi halkından kopuk, lükse, eğlenceye dalmış, kendi burjuva değerlerinden başka değer tanımayan, işbirlikçi bir merkezi otorite vardır ve halkın bu otoriteyi alaşağı etmesi kollektif bir heyecan yaratan bir durumdur. Fakat böylesi durumlarda “sonra ne olacak sorusu” sürekli gözden kaçırılmıştır. Zira devrimler tarihine baktığımızda, merkezi ideolojiyi/otoriteyii deviren güç bir süre sonra yıktığı iktidara benzemeye başlamış ve farklı türden kölelikleri halka dayatarak kendi otoritesini zorla kabul ettirme yoluna gitmiştir. Tüm bunlar, her ne olursa olsun devrimlere karşı duyduğumuz heyecanı, desteği azaltmıyor. Çünkü ortada her ne olursa olsun ipleri eline alma arzusunu bilfiil ortaya koyan, özgürlüğünü her ne pahasına olursa olsun herşeyden üstün tutan bir “yüce değer” söz konusudur. Devrimlerin kalplerde yüzyıllarca yaşamasının sihrini burada aramak gerekiyor sanırım. Elbetteki yaşanan süreçlerden ders alma meselesi, göz ardı edilemeyecek ve tartışılması gereken önemli bir husus olarak önümüzde duruyor.

  4. Friedrich Camus Says:

    Tolga kardeşim, aman yanlış anlaşılmasın; o yazıyı sadece örnek için verdik; marksizm karşıtlığının ne boyutlara vardığını göstermesi açısından. Yoksa o çok sığ bir yazıdır; ukala üslubunu severiz; lâkin bir tartışmada kanıt diye öne sürmeyiz. Değerlendirilmeyi haketmez çünkü.

    Marksizm-anarşizm tartışmasına gelince; şimdilik taç çizgisinden maçı izliyoruz.

    ————————————-
    camus abey verdiğin linki okudum, bir kaç nokta hariç yazı fena olmamış aslında.ama kanıt olacak bir nitelik ve derinlik sözkonusu değil.yazının o bir iki noktasında ise mentalitesini sorunlu kılan başka bir şey var.(bende mübarek bir çelişkiden başka bir çelişkiye koşuyorum habire) .yukarıdaki yazıda komün yenilgisi dolayısıyla marksitlerin anarşistlere çalım atmasının faullu olduğunu düşündüğim gibi, bu tür yaklaşımlarda da bir bakıma sovyet yenilgisi dolayısıyla anarşistlerin marksistlere faullu girdiğini düşünüyorum….

    bu arada sahaya acele bi libero lazım…

  5. kacakkova Says:

    tolga baba,

    özür dileme” konusu takılacak bir şey değil.bu sonuçta istiare olarak söylediğim bir şey….
    yani özür dilense ne olur dilenmese ne olur…..
    hem bunun gereği var mı ki…..
    anlatıyı biraz kabalaştırdığımı söylemiştim……
    üzerinden geçme sabrım olsaydı muhtemelen daha dikkatli yazılabilirdi….ama maddi bir hata yapmış değilim sanıyorum…..
    hadise kabaca budur…..
    buradaki kabaca aktardığım tartışmada önemli ayrım noktaları vardır….
    anarşizmle marksizm birbirini etkilemiş ve fakat epeyde kavga etmişlerdir…..
    stalin’in sacmalıklarıı saymıyorum…..bu kavga 1.enternasyonalden beri olagelmiştir ve her vechede etkileşimle birlikte ayrımlarda belirginleşmiştir….
    koca marks’ın kalkıp bakunin’i ajanlıkla suclamasına kadar varan bir süreçtir bu….bu yanıyla hazindir……bu hazinliğin ardındaysa esaslı teorik politik hadiseler yatmaktadır….
    bunlar sanıyorum sence de malumdur, ben her zaman ki gibi lamburlumbur konuşmuş isem nedesen haklısın…..
    marx’a helal getirmek istemem….marksizm konusunda da tartışmasız olarak önemli bulduğum isimler vardır….
    marksizmin kendisi ayrı bir konu….
    sonuçta yapılması gereken ve yapılagelen bir siyasal felsefe tartışması vardır…..
    ilk olarak aklıma toddy may geliyor…..
    postyapısalcı anarşizmin siyasal felsefisini ortaya koyarken bu hadiseyi güzel özetliyor kanımca……
    çıkarsamaları yine ayrı konu, ama meseleyi ortaya koyuşu yerindedir esasa ilişkin olarak…..

  6. kacakkova Says:

    derviş thelost (kızmıyor isen böyle demek hoşuma gidiyor) kapsamlı yorumun için sağol….
    valla mühim noktalara değinmişsin kropotkin’in yazılarında…..onun “özel mülkiyete el koymaya cesaret edemediler” eleştirisinin trajik bir yanı var….bankadaki paralara elkoymuyorlar ve o paralarla rejim yeniden kendini toparlıyor…..
    öte yandan türlü türlü anarşizmler ve marksizimler mevcut, ben biraz kabalaştırarak sınıflandırdım, bir ayrımı vurgulamak için diğer ayrımları kısmen gözardı ettim….
    zamanımızda bunların bi de postları var malum…..

  7. tolga Says:

    kacakkova abi,
    lamburlumbur konusacagiz tabii,,, zaten belli oldugu uzere ben siyaseten dogru (politically correct) konusmalardan pek hazzetmem zaten.. yani kafalari carpisa carpisa fikirler fiskirir da (rahmetli Mao’yu da anmis olalim) yuz cicek acabilir. Bundan fikren karsitliga, kafa goz yarmalara sonuna kadar acigim. Bu konuyu gundeme getirmen bile takdire degerdir.

  8. Mim’im « Says:

    […] Ben de Komün’e selamı kacakkova’nın yeni yazısına link vererek çakayım: 1871′de ne oldu? […]

  9. thelosthighway Says:

    kacak kardeş, ben sol’a veya anarşizme tamamen uzaktan bakıyorum. her ne kadar lisans tez bitirme konum anarşizm üzerine de olsa bu konularda tamamen cahilim.

    ancak solculara ve anarşistlere dair tesbit ettiğim 2 şey var: 1- deli gibi bölünmüşler 2- deli gibi tartışıyorlar.

  10. kacakkova Says:

    eyvallah tolga…..

    thelost l
    lisans tezinin anarşizm olması valla enteresan bir durum….
    takdir ettim yani….
    ve ayrıca tezin mahiyetini de merak ettim…..dinsel fikirlerden hareket eden anarşismler de mevcut malum, hatta bunlardan bazıları cok sağlam itiraz noktalarına sahip…..
    tolstoy falan tarzı hiristiyan anarşismi var ama benim dediğim mesela jacgues ellul tarzı bir anarşizm….
    adam kitabı mukadesteki fikirlerin doğrudan anarşizme yol açtığını ileri sürmek gibi bir iddiaya sahip….bu tür fikirlerden bir şey çıkacağına kani değilim, ama bunun da ötesinde muhteremin “sözün düşüşü” diye bir kitabı varki pek bi mühimdir kanımca…..
    solcular bölünürler baba, bu artık genetik gibi bir şey!…
    tartışmak da biraz öyle…..işin tuhafı bu tartışmalarda ve bölünmelerde bütün tarafların hep aynı kitabı kullanmasıdır….
    bitmez bir yorum yeteneği :)…
    sağda durum ne kadar farklı…..

  11. thelosthighway Says:

    Açıkçası ben sağdaki durumu da pek iç açıcı bulmuyorum. islamcılar bir dönem kendilerini sağ’da görmüyorlardı. artık onlar için de pek bir farkı kalmadı sağın solun. para konuşuyor, biliyorsun…

    bir dönem bazı islamcılar anarşizmde bir şeyler olduğunu sandılar. kendi düşüncelerini güçlendirmek veya ona dayanaklar bulmak adına yaptılar bunu. islam herşeyden önce bir din. onun ideolojik ele alınışı ise islamcılık. bir dinin ideolojik olarak, bir alternatif olarak sunulması tamamen bir garabet. islam’ın siyasal, hukuki yanları elbette var. ama ona çağdaş ideolojiler içinde bir yer biçmek peşinden gidebilecek bir şey olarak görünmüyor.

    bilimsel gelişmeler açısından baktığımızda durum vahim. islamın eski, geride kalmış, akıl dışı bi şey olmadığını ispat için var güçleriyle onu akli temeller üzerine oturtmaya çalışan anlayışlar oldu zaman içinde. müslüman bilginlerin bilime katkıları tartışılmaz. ama o dönemler de siyasal, sosyal başarısızlıklarla birlikte çok gerilerde kaldı. islamın başarısı, gücü, müslüan ülkelerin durumu ortada. sanayileşmeyle birlikte ideolojilerin ortaya çıktığı ve islamın batı karşısında geriye düştüğü dönemlerden sonra belli bir arayış söz konusu oldu. bu, siyasi, ekonomik, askeri, bilimsel bir arayıştı. yenilgiye son vermek, tekrar eski gücüne kavuşmak için bir takm çözümler üretilmeye başlandı. bu uzun süreçlerden az çok haberdarız. gelinen süreçte bir çok farklı duruş söz konusu. islamcılık da bu duruşun, bu sürecin sonucunda ortaya çıkmış bir şey. siyasal garabetin yanında az önce söylediğim gibi ilmi şaşkınlıklar da cabası. islam-bilim, islam-demokrasi, islam-teknoloji konularında ortaya konan zorlama yorumları biliyoruz. teknoloji bir nimettir diyor bazı islamcılar mesela. ayrıca post-modernizmin kuyruğuna, hermenötiğin kuyruğuna da takıldı islamcılar bir ara. hala bu yoldan gidenler de var. tüm bunları yanlış yaklaşımlar olarak görüyorum.

    bir diğer hadise, sol’da olduğu gibi korkunç bir bölünme islamcı hareketlerde de söz konusu elbette. onlar da bir çok şeyi tartışıyorlar. ama sonuçta geldikleri nokta muhafazakar demokratlık denen mide bulandırıcı şey. biliyoruz ve görüyoruz ki bir çok islamcı artık tayyipçi, ılımlı, light, amerikancı, imfci, küreselci, gloabalci vs.
    artık devrimciler müzelik üstat. solda da, sağda da, islamcılarda da…

    ben bunların da uzağındayım. mevzumuz bilim ise bilimi kendi şartları, çerçevesi, gelişimi içinde ele almak durumundayız. dine de aynı şekilde yaklaşmak zorundayız diye düşünüyorum. doğru akıl ile doğru bilim elbette gerçekte buluşacaktır. zorlamalara, tevillere filan gerek yok. mevzuları birbirine karıştırmamak gerekiyor. daha çok dinin doğru anlaşılması benim asıl meselem. modern dünyanın sorunlarına çare olması ve bir alternatif olarak sunulması anlamında bakmıyorum dine. islam, islamdır. başka bir şeyle birlikte anılmaya ihtiyacı yoktur islamın. sosyalist islam, anarşist islam, ılımlı islam, muhafazkar islam, demokrat islam, türk islamı filan gibi saçmalıklara kapım kapalı. meseleyi bir din meselesi, bir inanç meselesi ve bununla bağlantılı olarak bir medeniyet, ilim, kültür, tarih, hakikat bilincine sahip olma meselesi olarak görüyorum. dinin, elbetteki sosyal, siyasal, kültürel, tarihi vs. hususlardan soyutlanarak anlaşılmasını savunmuyorum. bilakis güçlü yönler, bağlantılar kurmak mümkün. ama söylediğim gibi meseleleri doğru anlamak, yerli yerinde anlamak en makul yol diye düşünüyorum.

    lisans tezim ise bu temel düşüncelere dayanıyordu. geçmişten günümüze anarşist düşünceyi ele almıştım tezde. kütüphanede bir yerlerde duruyor. bir ara bakıp temize çekmek gerekiyor hatta. o zamanlar daktilo vardı. ben de elle yazmıştım tezi. dipnot mipnot hak getire. malum konu anarşizm. bilimsel metoda da kafa tutuyordu kendi içine anlayacağın. kiniklerden, stocaılardan, epikürcülerden alıp Marx, Kropotkin, Proudhon ve Bakunin’e kadar anarşizmin ne olduğunu, tam olarak neyi savunduğunu ve anarşist bakışın farklılıklarını ortaya koymuştum. o zamanlar 60-70’li hareketler, kara panterler, çiçek çocukları, pink floyd, led zeppelin, alan ginsberg filan uçuşuyordu kafamda… tezim de süreç içinde o rüzgarda uçuşan bir şey olarak kaldı zaten. dur ben bi gidip tozunu sileyim sayfaların 🙂

  12. thelosthighway Says:

    ya bu arada yukarıda söylediklerim “1871’de ne oldu?” gibi soruya cevap arayan bir yazının altında pek bi garip durdu. 🙂 bu da benim garabetim olsun artık. 🙂

  13. kacakkova Says:

    yok thelost niye garip dursun….
    iyi de oldu valla…..senin bu anarsizm calismasi hayli kapsamli bir sey olsa gerek……
    sen onu tez zamanda cikar rafindan tozunu mozunu bi al…..
    bak bi ne demissin, nasil demissin…..

  14. Friedrich Camus Says:

    Madem konu açıldı ve madem ben konudan konuya sıçramayı seviyorum, çoktandır kafama takılan bir soruyu sorayım.

    Thelost birader, bu materyalist İslam dalgası hakkında ne düşünüyorsun yahu?

  15. naz Says:

    buna konuyu çarpıtmak denir. ama 68 yazısından sonra bu yazıya hiç şaşırmış değilim. anarşizmin sınıf kökeni konusunda marksizm tamamen doğru çıkmıştır. komünden ders çıkarmak konusunda da marksist yaklaşım bilimsel ve devrimci niteliktedir?ne yapılacaktı ya? burjuva devlet alt edildikten sonra, her şey tamam herkes keyfine baksın mı denecekti? burjuva iktidarı devirdik hadin şenlik var mı denecekti? bu tür analizler lafı kalabalığa getirip işin canalıcı noktasını, toplumun sınıfsallığını ve tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu gerçeğini bulandırmaya yaramaktan başka bir işe yaramaz. anarşizm bir küçükburjuva düşüncesi olarak doğasına uygun bir şekilde, ya aşırı sol görünerek ya da aşırı sağ/pasifist görünerek bu bulanıklıktan beslenir. ama marksizmden özür beklenmesine artık yok devenin nalı denir.kacakkova insan size ne diyecegini bilemiyor.bile bile konuları çarpıtmayınız.

  16. humpty Says:

    🙂

  17. Friedrich Camus Says:

    Yok, ben hava alayım bir.

  18. thelosthighway Says:

    Kıymetli Friedrich Camus bilader.
    Bu “materyalist İslam dalgası” hakkında bir şey düşünmüyorum.
    Midemi bulandırıyor çünkü.
    Ben de çıkıp bir hava alsam iyi olacak 🙂

  19. Friedrich Camus Says:

    Bu “karşıt görüşlerle fikirde/inançta devamlı uzlaşı arama” hali benim de midemi bulandırıyor. Soruyu soruşumun sebebi de oydu 🙂 Verilen cevaba bin teşekkür ettik..

    Bir de..

    Naz abla. Abla sen diyalektiğin karşı-tezisin be abla. Halen neden marksizmi savunmaktasın, anlamıyorum. Bak marksizm evrimleşiyor/değişiyor diyalektiğe uyarak. Sen hala yerinde saymaktasın. Zaten anarşizm de küçükburjuva düşüncesi. Abla senden süper ulusalcı olur bak. On nomero olursun. Selamlar, sevgiler bizden..

  20. naz Says:

    marksizm değişiyor/gelişiyor elbette, inkar eden mi var?bunu inkar eden marksist kendi felsefesini kavramamış olurdu. ama değişim/gelişim başka şey, içini boşaltmak, özünü kaybettirmek, işin aslını bulandırmak başka şey.bunları söylemek niye ulusalcılık oluyor anlamıyorum. kolay bir saldırı hedefi olduğundan olmasın.proletaryanın vatanı yoktur.

  21. Friedrich Camus Says:

    Ben “içini boşaltma olayı”ndan değil; bizzat “naz insanı”nın varlığının diyalektiğin karşı-tezi olduğundan bahsediyorum.

  22. humpty Says:

    ben sana gülümsedim sadece naz abla siritmadim kizma sakin. gülme seysi yapmistim emme siritan bi kelle cikartti kacakkovanin sayfasi…dediklerin sacma da gelse bana -en fazla kacakkovanin ya da camus un sacmaliklari kadar- belki de en dogru yasayan sensin icimizde. kimbilir!…
    hürmetler

  23. kacakkova Says:

    humpty, bakıyorum naz abla ile arayı düzeltmeye calisiyorsun!…..helal olsun valla….sen hem naz ablaya pis pis siritt hem de gülümsedim de….

    ben bur arada yine naz ablanin marksizmin icini bosaltmak meselesine takildim biraz….kanimca marksizmin ici fazla dolu, bosaltilmasinda bir sakinca yoktur….özü her neyse ondan biraz uzaklasmasi da gerektir….ben naz ablayi kemalist, stalinist, ulusalci vs. görmüyorum, böyle görmeyi destekleyecek bir sey söylemis degil, aksine bu noktalardan yapilan elestirinin burjuvazinin dümen suyuna kapilmak anlamina gelecegi konusunda uyarida bulunmaktadir kendileri, ötesinde her iyi/tutarli marksistin söyleyebilecegi seyleri söylüyor simdiye kadar….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: