kelebek etkisi

by

butterflyeffect

 

 

Nihayet filmi izleyebildim.
İlk elden şunu söylemeliliyim ki filmi zihin, bellek ve gerçeklik kavramları eksenindeki mesele açısından izledim. Daha doğrusu şimdi bahsini edecekken, bu yanına odaklanarak değerlendireceğim. Bazen oluyor böyle, teorik gözlükler takıp izliyorum filmleri! Bunda, Tolga‘nın filmi, “zamanın mekansallaşması” ve “gerçek” ekseninde değerlendirmiş olmasının etkiside var. Filmin böyle izlenmesi, bir dalıp bir çıktığımız “gerçek” ve “hakikat” kavramları etrafindaki konuları yeniden bir değerlendirme, üzerinde düşünme olanağı sağlıyor.

Üstelik “zaman” mefhumuyla karşılaşmamızı ve zihin/bellek konusunu “gerçek” sorunsalı bağlamında değerlendirmemizi gerektirecek şekilde. “Geçmiş-bugün-gelecek” şeklinde bölümlediğimiz zaman içinde “gerçek zaman”ın ve onunla ilişkimizin kavranışını olanaksızlaştıran şey nedir? Kavram olarak zaman ile gercek zaman arasındaki kapatılamaz farkı, nasıl bir değerlendirmenin konusu yapabiliriz? Buna dair bir açıklık sağlayabilirsek, sanıyorum hakikate ve gerçek’e dair belirli bir sonuca ulaşmamız sözkonusu olabilecektir. Bu yazı bunu yapmak hedefinden elbette uzak, yalnızca filmin ardından aklıma gelen noktaları belirtmek istiyorum.

Nitekim kahramanımız (Ewan) da asla istediği sonuca ulaşamaz; zamanın “doğa”sında, kavradığımız/ algıladığımız (ve hatta deneyimlediğimiz demeli belkide) zamana direnen, simgeselleştirilemeyen sert bir çekirdek kalır. Öyleki “zaman” burada, Kantgil anlamda, deneyimi yapılandıran bir faktör olarak devrede olmakla birlikte, kendisi bu deneyimin olanaklılık koşulları altında kavranamayacak olan niteliğiyle bir imkansızlık yeridir. Ewan’ı “şimdi için ‘istedigi’ sonuca ulaştırabilecek geçmişe dair bir parametre bulamamasının asıl sebebi ne olabilir?” diye sorduğumuzda, bunun cevabını Tolga’nın yaptığı gibi doğrudan “gerçek” olarak verebilir miyiz? Belirli bir şüphe payıyıyla bunu, “kesinlikle evet ve belirli bir şekilde hayır” olarak yanıtlamak isterim! Evet, çünkü bir bakıma mesele tam da budur. Gerçek’in indirgenemezliği, düzlemler arasındaki başdaşmayı olanaksızlaştırır. Hayır, çünkü mesele burada “olası zamansal düzlemler arasında bagdaşmama” ya da “düzlemlerin indirgenmesinin engellenmesi” değil, zaman dediğimiz şeyin ya da bizzat gerçek dediğimiz şeyin kendisinin herhangi bir düzlemde zaten bilgi olarak imkansız olmasıdır.

Ne geçmiş, ne gelecek, ne de şimdiki zaman an’larında gerçek‘e (bakış ve kavrayış düzleminde) dolaysızca ulaşamayız. Buradaki dolayım kelimesine de dikkat etmek gerekiyor kanımca. Çünkü, bu kavramı Lukacscı anlamda anlamakta ısrarcı olursak, diyalektik bir bağıntısallık eksenine kaymış ve orada gerçek ile kavram arasında “diyalektik bir ilişki” varsayımına düşmüş olacağızdır. Aslında burada bir dolayımdan çok, katogorik bir ayrımdan ya da kesintiden sözetmek gertektir. Kavram ile gerçek arasındaki her tür ilişki kategorik olarak reddedilmelidir. “Zaman” mefhumuna baktığımızda özellikle bunun saiklerini anlamak sözkonusu olabilir.

Aziz Augustinus’un İtiraflar‘ındakı akıl yürütmesini tam burada hatırlamak olası olduğu gibi, Lacan’cı “gercek” anlayışının belirli bir yorumunuda tam bu noktada değerlendirmek yerinde olacaktır. Kant’ın, zaman ve mekan kategorilerini, zihnimizi yapılandıran önsel kategoriler olarak belirlediği aşkın felsefesini de dikkate almak gerektir. Geçmiş artık var değildir, gelecekse henüz varolmamıştır; elimizde var diyebileceğimiz tek zaman dilimi olan şimdi’nin (yada an‘ın) ise boyutlarını ve yayılımını belirleyemiyoruz. Dolayısıyla gerçek zamanın bir gerçek olarak her zaman kavrayışımızın dışında kaldığını ve ancak böyle olmakla kavrayışımızı yapılandıran bir faktör olarak devreye girdiğini söylemek durumunda kalır gibiyiz. Elimizde kalan “zaman” mefhumu ve onun bilişsel içeriğidir. Geçmiş-bugün-gelecek hakkında en temel hakikatimiz, ‘anlatı’dan öteye gidemiyor oluşumuzun itirafı olarak ortaya çıkmaktadır.

kelebeketkisi

Film, içerdiği teorik sorunsalı sürdürmek konusunda, sonuna kadar tutarlı bir ısrar göstermiyor bir bakıma. Belki de izleyici kaygısıdır buna sebep. Sonuçta seyirci başı sonu belli bir hikayeyle doyurulmak ister. Matriks’te bile zaman zaman insan, bu seyircinin doyurulması kaygısına yaratıcılarının yenilip yenilmediğini merak ediyor. Ama sonuçta, kimi vakit tempoyu düşüren ve hikayenin yayılmasına sebep olan olumsuz etkenlere rağmen iyi kotarılmış bir film Kelebek Etkisi. Kurgusu ve hikayesinin gelişimde bir çok alt katmana sahip bir film, ancak yer yer abartılmış ve zorlanmış detaylarda ana (teorik) meselesini basitleştirme yoluna ve kolaycılığa sapıyor.

Bellek, hafıza, hayal, arzu, zihin ve gerçek, hakikat ve zaman ve bunların birbirleriyle olan ilşkisellikleri gibi alt başlıklarda çıkarsamalara gitmek mümkün. İnsanın kendi içine, öyle denebilirse geçmişe yapılan yolculuk, bu yolculukla kendini tanıma/bilme teması elbette hem edebiyatta, hem de sinemada bilinen bir hikaye. Film bu anlamda her aşamada, gerçeğin göründüğü gibi olmadığı duygusunu canlı tutuyor ve beklentiyi kışkırtıyor. Ancak belli bir anda pek çok benzer temalı roman ya da filmlerde olduğu gibi, hikaye kendi üzerine kapanıyor ve sonuçlandırılmaya çalışılıyor. Eksik parcalar tamamlanmakta, boşluklar doldurulmakta ve görünen,n ardındaki gerçeğe ulaşılmış olmaktadır bir anlamda. Oysa filmin bu anlamda soruyu daha radikal bir bağlamda sordurması da beklenebilirdi: Görünenin ardında ulaştığımızı sandığımız şey başka bir görünüm müdür, yoksa gerçek‘in ta kendisi midir?

Elbette, bizi, hikayenin kahramanıyla birlikte uyanaçağımız “gerçek” götüren anlatılar önemlidir, ancak eksik olan bir şeyler vardır yine de bu girişimlerde. Ulaşılan düzlemin gerçekten gerçek olup olmadığı gibi kuramsal bir sorunu bertaraf ederler. Bu radikal soruyu, filmin daha özgün diyebileceğimiz yanı açısından, yani geçmiş-bugün ve gelecek arasında gidiş gelişlerde bilim kurgu filmlerindeki gibi bir zaman makinasını devreye sokmaması, aksine zihinin kendisinden hareket ediyor olmasından hereket ederek sormayı deneyebiliz.

Geçmişe sonuçta ancak bir “anlatı” içincen ulaşabilmekteyizdir, yani her aşamada zihnin ortaya koyduğu ve ürettiği bir anlatısallıktan. Zihin herşeyi yeniden hatırlamakla anlatıyı değiştirmekte, ancak yinede kaçınılmaz olarak her anlatıda bir eksik ve olmamışlık, Lacancı terimlerle bir boşluk kalmaktadır. Buradan elbette iki ayrı “ontolojik düzey” fikrine geçmemek gerekmektedir. Boğaza batan kıymık olarak gerçek önermesini, bu bağlamda ontolojik olanın kesinlendiği bir önerme olarak değil, kurgusallığın kurucu ilkesi ve kavrayış alanımızı yapılandıran bir dayanak noktası olarak değerlendirmek yerinde olacaktır.

Bu “imkansız Şey”, imkansızlığıyla, anlatının anlatısallığının, zihnin zihinselliğinin kurucu ögesidir. Bilgi eğer nesnesiyle özdeşleşebilseydi, hakikat gerçek ile örtüşebilseydi, hatta aralarında bir an için dahi bir temas olabilseydi, orada anlatıyı, simgeseli, özneyi, hakikati var eden kurgusallığın sonsuza kadar çökmesi sözkonusu olurdu. Şu halde, bir imkansızlık olarak gerçek, anlatısallığı ve zihinselliğimizi ayakta tutan temel fantazinin ta kendisidir diyebiliriz. Yani objet petit a.

Filmin kahramanı, Ewan, zaman kavrayışını yitirmiş, meydana gelen olayları olayların sonrasında hatırlamayan, hatırladığı kadarını ise tuttuğu günlüklere yazan bir çocuktur. Bir dizi felaket gerşekleşir ve çoçuk bu sırada olan bitenlerin kilit noktalarını hatırlamaz. Yaşamının gelişimi ve hayatı bu unutkanlılarla biçimlenir. Belleğinin sunduklarıyla şekillendirdiği bir bilinci ve dünyası vardır. Tuttuğu günlükler, bu aşamaya kadar bu bilincin kavrayış düzeyine tekabül eder. Ancak zihin ve dolayısıyla gerçek bundan ibaret değildir, gerilim yaratan nokta, zihnin hatırladıklarıyla unutulanlar arasındaki mesafenin kapatılamaz oluşu ve gerçekliğin bu mesafede konumlanıyor olmasıdır. Mutlak bir hatırlama ya da unutma anında her tür bilincin çökeceği, her tür anlatının kendi üstüne kapanacağı açık olsa gerektir.

Bir tesadüf sonucu, bilincin yarıklarından geçmiş parçaları sökün etmeye başlar. Daha doğrusu filmin kahramanı, günlükleri aracılığıyla geçmişe dönmenin bir yolunu bularak kayıp anılara ulaşmayı başarır. Böylece anlamaktayızdır ki, kahramanın artık kendisiyle ve tüm bir geçmişiyle ilişkisi değişecektir. Geçmişim ve dolayısıyle gerçek’in eksik parçaları tamamlanacak, görünümün ardındaki gerçeğe doğru gidilecektir. Filmin motive edici duygusu bu olmakla birlikte, kuramsal soruyu buraya odaklayamayacağımızı söylemiştim. Geçmişe günlükler aracılığıyla ulaşılması da basit bir ayrıntı değildir kanımca, yani ortada bir yazı/metin vardır, olay‘ı kayıt altında tutan bu yazıdır ki, yazı yapısı itibariyle bir zihin ve bellek yaratımıdır. Bu, zihin-gerçek ilişkisinin masaya yatırılmasının zorunlu olduğu bir sınır durumdur artık.

Ewan, yazı aracılığıyla olay anı‘na gitmekte, faktörleri değiştirmekle farklı bir gerçeklik kurgusuyla geri dönmektedir. Yenilenmiş bir bellek, yeni hatıralar ve yeni bir hikaye ile.Tolga’nın yerinde olarak belirttiği gibi her tür müdahalenin sonrasında Gerçek, herhangi bir tekabüliyet ilişkisinin dışında kalmaktadır yinede. Unutuşun tekniği olmadığı gibi, hatırlamanın da tekniği yoktur bu düzlemde. Dolayısıyla bilinenle-bilinmeyen arasındaki farkı “epistemolojik düzlem” ile “ontolojik düzlem” arasındaki belirlenebilir bir fark olarak ele alamayız. Sözkonusu ayrımın/farkın kendisi bizzat epistemolojik düzlemdedir çünkü.

Reklamlar

17 Yanıt to “kelebek etkisi”

  1. proetcontra Says:

    Dolayım diyecektim, zaten demişsin. Fakat öz ve alış arasındaki ilişkinin güvenilirliği… diyecektim, onu da demişsin, hem de zaman ekseninde. Zihnimde tuğlalar eksiksiz dizildi yan yana.

    Şu üç dört dakikada, yazının sonuna gelene kadar parmağımın kenarını yemişim. Meselenin altyapısını hakkını vererek analiz etmişsin, genel hatlarıyla çok iyi ‘kotarmışsın’, eline beynine sağlık.

    (Filmi çok net hatırlamıyorum ama,) “Herhangi bir tekabüliyet ilişkisinin dışında kalan gerçek” senaristin ihsanıyla mümkün olmuyor mu? Mucizevî bir bellek (zamanın siliciliğinden erkin mürekkep) değil mi karşımızdaki? Bir peygamber var sanki karşımızda. Hakikatin yaratıcısı (senarist) o günlüğün muhafazasını garanti altına alıyor, üstelik Ewan’ın okuduklarını kötü bir şaka olarak algılamamasının, olabilecek en sıradışı durumu-süreğen zamanın kırılmasını, hatta bir çeşit difraksiyonu- kabul etmesinin altında yatan da senaristin dahli değil mi? O kopma, kopan zamana bağlanmayan güç tarafından yaratılıyor, kısaca ya çok ütopik, ya çok ilahî. Her iki durumda da gerçeklik-ötesi bir durumla karşı karşıyayız. Ve öze ilişkin olanın bilgisi Ewan’da asla mevcut değil, sadece kendine göre en iyi seçeneği tercih ediyor.

    Ve konuşulanlar kaçınılmaz olarak epistemolojik düzlemde daima. Bilinen ve bilinmeyenin ayrılışında ontolojik düzlem/epistemolojik düzlem açılımının olumsuzlanması çok yerinde. O halde ben bu epistemik kelamı sanal düzlemden kurtarıp ‘dalgalanan kağıda’ aktarayım, benim kadar gerçek klasörüme koyayım.

  2. banu Says:

    Pro etContra’nın yorumunu okurken ben de parmağımı yediğimi farkettim 😀

    “Zihnin hatırladıklarıyla unutulanlar arasındaki mesafenin kapatılamaz oluşu ve gerçekliğin bu mesafede konumlanıyor olmasıdır.” cümlesine hayran kaldığımı belirteyim önce 🙂

    “Geçmiş, bugün, gelecek hakkında temel hakikatimiz -anlatı-dan öteye gidemiyor.” cümlesi ve Ewan’ın kayıt defterini düşündüm. Anlatıyı o sisli halinden kurtarmak için olay ne geçmiş ne gelecek halinde değilken anında kaydının yapılması ve bunu yaparken kullanılacak detaycı ve çok parametreli methodun bu silikliği azaltacağı şüphesiz. Yani şahit olunduğu an, o anki koşul, fiziksel psikolojik, zihinsel etkenler, etkiyen çevre faktörleri, öncesindeki olay ve kaydın devam ettiğini varsayarsak devam eden olaylar… Hepsi kaydedilse ideale yakın bir bilgi durumuna ulaşılmış olsa bu bilgilerin çıktısını aldığımız anda “ideal gerçek”e elimizdeki sonuç ne kadar yakın olursa olsun- hatta ideal varsayımını canlı tutarsak “gerçek sonuç” olsun-, bizim onu değerlendirdiğimiz, sonuca baktığımız anki durum bizim yargımıza etkiyen tüm parametreler ve benim meşhur obsesyonum referans sistemimiz yine bizi gerçekten fersah fersah uzağa atacak bir sonuca ulaştırmaya muktedirdir.

    Gerçeğin kurgusunu ne kadar sağlam kayıtlarla korursak koruyalım, kayıttaki hata paylarını sıfıra yakınsatalım yine de bizim veriyle bulştumuz an yeni ve yüzlerce parametrenin devreye girdiği yeni bir saptırıcı denklem inşa ediyor.

    Yine Yapay Zeka konusunda korsan bilriri girersem şöyle anlatabilirim,

    En hassas sensörlerle donattığımız, hata paylarını tekrar takrar tetkiklerle yok saydıracak bir sistem oluşturalım. Bu sisteme doğru adına, dogma adına hiçbir veri girişinde bulunmayalım. Yani bidiğimiz gerçek gerçekten gerçek midir sorusunu bertaraf edelim. Sistem boşken işleme başlayalım. Hatta sistem “yukarı atılan taş aşağı cazibetül arz etkisiyle düşecektir” sonucundan bile bihaber olsun. Sistem kapalı bir sistem olsun ve sensör girişi dışında bilgi akışının sağlanacağı başka giriş olmasın. Ki aslında sensör (seçici geçirgen) dışında her sisteme bir de doğrudan genel bigi girişi oluyor. Ki bu gerçeğin deformesinde doğrudan rol oynuyor. Ama biz ideal sistemimizde bunu yok sayıyoruz. Sadece paranoyası olan bir sensörümüz var ve kolay kolay geçit vermiyor. Biz data girişlerimize ilk başladığımız anda sistem çalışmaya başlıyor ve en genel doğru bilgimizle girişe bildiğimiz tüm parametre ayrıntılarıyla ilk datamızı giriyoruz. Zaman, mekan, etkiyen kuvvetler, nesnenin kendi bilgisi, geçmiş bilgisi vs. vs. hepsinin kaydını tutan datayı giriyoruz (object oriented data). Bu ilk sn datası.

    İkinci sn datasını da aynı dikkatle giriyoruz. Üçüncü sn datasını da, dördüncüyü de… Artık sistem öğrenme mekanizmansını 2.snden itibaren çalıştırmaya başlar. Her yeni bilgi girişinde daha önceki birikimiyle karşılaştırıp yenisini konumlandırır. Yeni bilgi eski genel yargıyı sarsıyorsa yeni tetkik sonrasında yeni yargıya ulaşılır. Benzetme, tamamlama, yerine koyma, çağrışım,örnekleme, sınıflama, kıyas yöntemleri ile her datadan sonra yeni bir duruma geçer.

    Biz artık çıktı alma durumuna geldiğimizde kapalı sistemden sonuç istediğimzde 1. sn nin bilgisini talep edersek bize dönen 1. sn bilgisi ne kadar sıkı kategorize edilmiş, korunmuş olsa da sistemin artık genel yargıları vardır ve bunun verdiği deforme veya ekleme ya da dönüşümle beraber bize kendi 1. sn bilgisini verecektir. Bilgiyi kendileştirmiştir.

    Diyelim ki biz veriyi aynen koruyacak bir programlama yaptık(kendileştirmeyi yadsıdık). Bu durumda 1. sn bilgisinin sistemden çıkışı ilk girişine göre hiç bir değişime uğramamış olacaktır. Ama artık o data ilk verdiğimiz data değil sisteme girmiş, orada diğer verilerle birlikte bulunmuş, biz talep edene kadar beklemiş ve sonrasnda gün yüzüne çıkmış veridir. Ki kapalı bir sistem ve bu kadar yadsımanın imkansızlığının farkındalığı bize bunu bir masal olarak gösterecektir. Ve bu masala inandığımızda (çıktının girdiye denk olduğunu düşündüğümüzde) dahi veriyi aldığımız andaki bizim konumumuz, aldığımız durumdaki bize etkiyen her parametre ve bizim bu esnada ve girdi ile çıktı arasındaki sürede başımızdan geçenler herşeyi tek bir nefes alma süresinde darmaduman edecek güçtedir. Çünkü bu arada bizim benzetme, tamamlama, yerine koyma, çağrışım,örnekleme, sınıflama, öğrenme mekanizmalarımız işlemiş olacaktır.

    “An”ın sadece bir kere varolacağını ve geri dönmeler ve geri çağırmaların o “an”a tekrar ruh vermeye yetmeyeceğini düşündüğümü bu kadar uzun uzun anlatmaya hiç gerek olmadığı halde korsan bilridimi de yapmış olmanın rahatlığıyla diyebilirim ki bizim bahsini ettiğimiz herşey ile gerçek arasında Lacan’ın boşluğu daima olacaktır. Bunun sebebi gerçeğin imkansız oluşundan çok bu denklemin çözebileceğimizden çok parametreden oluşması ve bunun çözümsüzlüğe götüren bir kaos durumu oluşturmasıdır.

  3. proetcontra Says:

    Ya da denklemin derecesinin kendi denklemimizinkinden daha yüksek olması… Kendimizinkine sıkıştırılamayacak denli kategori dışı olması. Wittgenstein da buyurmuş: “Zaman ile uzam içindeki yaşam gizeminin çözümü, zaman ile uzamın dışında yatar.”

  4. thelosthighway Says:

    proetcontra: “O kopma, kopan zamana bağlanmayan güç tarafından yaratılıyor, kısaca ya çok ütopik, ya çok ilahî. Her iki durumda da gerçeklik-ötesi bir durumla karşı karşıyayız.”

    böyle bir cümle bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi.

    gerçeklik nedir ki? siz gördüğünüze, dokunduğunuza, deneyebildiğinize, akledebildiğinize mi gerçek diyorsunuz? çok tartışıldı, çok üstünden geçildi, tales’ten tutun kant’a kadar bilcümlesi tarafından. şimdi üstünden geçmeye de pek niyetli değilim.

    gerçeklik kadar bütünlüğünden uzaklaştırılmış, mecrasından koparılmış, içi boşaltılmış, amaçsızlaştırılmış, güdükleştirilmiş bir kavram daha var mıdır bilemiyorum…

  5. proetcontra Says:

    Sevgili thelosthighway,

    Anlamların herkese göre değişebildiğini kabul etmişiz bir kere…

    Gördüğüme, dokunduğuma, deneyebildiğime, akledebildiğime gerçek diyebiliyorum bazı koşullarda. Başkasına diyemiyorum, o başkası havada kalıyor. Bu başka gerçeklik algısı, kategori-üstü olan diyeyim, benim için bir gerçeklik ötesi. Bu hipergerçeklikten daha farklı, onu kastetmiyorum. Haklısın, gerçeklik ne ki gerçeklik ötesi ne olsun? Ama ben kendi denklemimdeki tutarlılıklara bağlananı anlayabildiğim gerçeklik olarak değerlendiriyorum. Bu bir kabul meselesi. Ek olarak, gerçeklik ötesi dediğim şeye ait olan için edindiğim fikir de bir inanca bağlanmak zorunda, başka türlü mümkün olmuyor. Şu an yorum yazıyorum ve ekranda tipografik bir dizilim görüyorum. Beyaz zemin üzerindeki bu siyah lekeleri gerçek olarak nitelendiriyorum ben, en azından kendim için. Fakat bunun fenomenolojik gerçekliğinden asla emin olamayacağım. Manaya bağlanan gerçeklik meselesinde Fred Madison’dan daha yetenekli değilim. Bu yazıyı senin okuduğuna inanıyorum masumane, ama senle aynı kişi olduğuma da ikna edebilirim kendimi. Fred edasıyla.

    Gerçeklik kavramının sıkıntıları tam anlamıyla olumsuz mudur, ondan da emin değilim.

  6. kacakkova Says:

    varolun !

    valla yorumlara bakınca bir vakit ortada yokmuş gibi yapsam iyi olacak hiissine kapıldım ;)….
    az konuş bilge sansınlar taktiği ;)….
    gerçi benimkisi dikkat noksanlığı ya, neyse….
    biraz zaman sorunum var şu aralar…..şehrin bir ucundan bir ucuna gidip geleceğim bir kaç hafta…..saçma bir sebepten…..
    yorumlara ve tartışmalara dahil olmakta geçikmiş gibi görünürsem affola……
    yorumların her birinden çok keyif aldığımı, “hımm, hımmm, hıııımmm”larla bir iki dönüp baktığımı da eklemeliyim……

  7. thelosthighway Says:

    ben şimdi konuya girmeyeceğin diye kendimi tutmaktan sıkıldım. ufak ufak şu gerçeklik meselesine bir girelim diyorum.

    grek, roma, ortaçağ ve hatta yeniçağ’ın önde gelen feylosoflarında, dikkatimi çeken bir hususu paylaşarak bir açılım sağlayabilirim diye düşünüyorum: bu feylesofların hemen hemen hepsinin felsefi dizgeleri mantık, fizik ve metafizik üzerine bina edilmiştir. mesela son zamanlarda fizik ve gerçeklik konusuna kafayı iyiden iyiye takmış biri olarak felsefi meseleleri birbirinden bağımsız ele almanın tehlikelerine işaret etmek istiyorum.

    modern zamanlarda (ki bu tamlama sıkıcı gelmeye başladı artık bana) insanın ve ortaya koyduğu düşünsel birikimin “varlık”, “bilgi”, “bilim” ve “gerçeklik” gibi konularda ciddi yol ayrımlarında olduğunu düşünmekteyim. bunu, tarihsel süreci göz önünde tutarak söylüyorum elbette.

    önceki düşünürler, varlığı bir bütün olarak algılamak konusunda tutarlı davranmayı önceleyen bir tavır içindeydiler. fakat zamanla, belli bir takım sebeplerden ötürü bu “bütünlük” kaygısı ortadan kalktı. mesela, modern bilimde teoriyle gerçeğin uyumu, mütekabiliyeti gibi bir düsturun gözetilmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. özellikle modern fizik, teorinin sadece kendi içi tutarlığını önemseyen, teorinin gerçekliğe tekabül edip etmediğini gözetmeyen bir tutum içinde girdi. sanırım bunda tabii ilimlerle (fizik) felsefe ilişkisinin kopmasının büyük payı var.

    önceki filozoflar “bütün”ü doğru algılamak adına bilimlerin geneline vukufiyet kesbetme gibi bir tutum içindeydiler. mesela felsefe, fizik, mantık, siyaset bilimi, ahlak, psikoloji, tıp, astronomi vs. gibi alanlar modern bilimin meseleleri ele alış biçiminin aksine külli bir bakış açısıyla yorumlanıp sistemleştirilmekteydi. “dil” bu anlamda önem taşıyordu. dilin gerçeğe tekabül edip etmediği temel bir meseleydi. kullanılan kavramlar mutlaka sistem içinde tanımlanıyordu. mesela adorno buna karşı çıkıp, söz konusu tavrı anlamsız buluyor. metafiziğin uzun uzadıya kavramlardan söz etmesini çok da anlamlı bulmuyor. ya da mesela gadamer bilimin, hakikati ortaya koyma hususunda ciddi tereddütlere sahip olduğunu açıklıyor. heidegger de aynı şekilde modern bilimin özüne dair ciddi saptamalar ileri sürüyor.

    modern bakış açısının, grek-ortaçağ ve yeniçağ tasavvurunu belli kalıplara hapsederek yargılama gibi bir tutum içinde olduğunu inkar edemeyiz. örneğin modern bilimin deney ve gözleme dayandığını söylüyoruz. sanki grek bilimi deney ve gözleme dayanmıyormuş gibi bir yargıya varmak durumunda bırakılıyoruz.

    gerçeklik konusunda ciddi kırılmaların kant’tan sonra ortaya çıktığı aşikar. mantıkçı pozitivistlerin, gerçekliği hapsetmeye çalıştıkları şey, aynı zamanda onların bilimin temeline koymayı düşündükleri şeyle aynı. bu tutum gerçekliğe dair konumumuzu gittikçe bulanıklaştırıyor. mesela şöyle bir cümle çok cezbedebiliyor bizi: biz, elimizde sadece modern bilimin imkanları olan kimseler, tanrının elinin değmediği bir dünyayı anlamlandırma konusunda bakalım ne kadar ilerleyebileceğiz. eğer bunu başarabilirsek, büyük bir şey yapmış oluruz. bu iddia, bilmenin, gerçekliğin; kainatın yapısını, maddeyi ve ruhu vs. doğru bir biçimde anlama, idrak etmenin neresinde duruyor mesela? bir bilim adamı bu saikle hareket edebilir mi? bu, bilimi, bilim adamlarını yanlı, taraflı yapmaz mı?

    aristo’nun hareket ve zaman konusunda attığı temeller, ptoleme’nin (batlamyus) dünya merkezli astronomik modeli, democirots’un atomcu anlayışı, ibn rüşd’ün yeni bir fiziğe ve kavramsal çerçeveye duyulan ihtiyacın altını çizmesi (ki bu konu son zamanlarda ilgimi çekti), tusi’nin ve ibn haysem’in fizik ve astronomiye dair görüşleri, descartes ve kartezyen evren tasavvuru, kopernik, kepler, galileo’nun devrim yaratan katkıları, newton fiziği, leibniz’in monadları, kant’ın fizikle ilgili görüşleri, sonra biraz daha yakın dönemde duhem, feynman, bohr, einstein, heisenberg, barrow, deutsch, weinberg, penrose, mach gibi modern fizikçiler ve dahi popper, kuhn, feyeraband, lakatos, laudan gibi bilim felsefesinin köşe taşları, heidegger, habermas, adorno gibi düşünürler bağlamında felsefe-fizik tasavvurlar, sistemleri bağlamında tarihsel süreci hatırlayacak olursak felsefe ile gerçekliğin, bilim ile gerçekliğin, fizik ile gerçeklliğin arasının gittikçe açıldığını görüyoruz.

    mesela, fizik konusunda ciddi düşünceleri olan ve aynı zamanda felsefeye de vakıf düşünürlerin sayısı ne kadar da azalıyor gittikçe. kant’a bbakıyorsunuz dev gibi bir felsefesi var ama üst düzeyde fizik araştırmaları da yapıyor, düşünceler serdediyor. descartes hakeza. modern fiziğin hala aristo’nun kavramları üzerinden konuştuğunu da belirtmek gerekiyor. ama şimdi fizikçilere baktığınızda çoğunun felsefeden uzak olduğunu görüyoruz. modern fizikçilerden bir tek heisenberg var buna istisna teşki edebilecek!

    fizikçiler ve modern bilim, gerçeklikten kaçarak teorilerin dilinden ibaret olan bir dünya vaad ediyorlar bize. oysa kuantum mekaniğii, atom altı olaylar, paralel evrenler teorisi, evrim teorisi, hesaplama teorisi, modern epistemoloji gibi konular hala ciddi çözümler bekliyor. ama hiçbir bilim adamı bunları adam akıllı ee alıp çözümler sunamıyor. doğrulayamıyor. yanlışlayamıyor. ve bize sisler, dumanlar içinden kendilerinin bile göremediği bir alanı işaretliyorlar. Mesela sizin, “Ama ben kendi denklemimdeki tutarlılıklara bağlananı anlayabildiğim gerçeklik olarak değerlendiriyorum. Bu bir kabul meselesi.” şeklindeki sözleriniz gerçekliği, sadece teorinin kendi içi tutarlılığına hapseden bir bakış açısından ibaret değil mi? teori, halihazırda olup biteni açıklamamıza yetiyor mu?

    burdaki temel mesele zihniyet meselesidir. kendi fizik teorilerinin duvara tosladığını gören fizikçiler, “evren saçmadır” diyebiliyorlar. yani fizikçinin gerçekliğe, kainatın yapısına, dünyanın oluşumuna dair ileri sürdüğü teoriler iç çelişkilerle ve ispatlanmayan önermelerle kuşatıldığında “kainat saçmadır” diyebiliyor bir bilim adamı. daha da ötesi, fizikçilerin, düşünürlerin gerçeklik gibi bir dertlerinin de olduğunu söyleyemeyiz.

    hatta, bilim adamları durmadan, sıkıştıkça felsefeyi suçluyorlar. (mesela weinberg, ne hazin bir fizikçidir weinberg!) felsefenin, kavramları tanımlama konusunda bilime yardımcı olmadığını ileri sürüyorlar. peki bilim adamları felsefeden ne kadar haberdar? felsefeyi köksüzleştirip, bilimi çarpık bir anlayışın ürünü olan dar kalıplara hapsedip, sırf “kainat bir yaratıcıdan yoksundur”, her şey, doğa “her nasılsa” var olmuştur düşüncesine saplanarak bilim adamları bize gerçeği mi sunacaklar? onların yaptığı, bilim ve felsefenin arasını olabildiğince açıp bilimi tekniğin hizmetkarı yapmaktan öte bir şey midir? her şey teknik ilerleme içindir adeta. felsefe ise, olsa olsa dilin imkanlarından ibaret bir şeydir. hem cevher de neyin nesidir? töz dediğiniz, tin dediğiniz de ne ola ki? bunlar bilim adamının işi olamaz! e bilim adamının işi ne peki? sormak gerekir, bilim, bize “gerçeğe” götürecek kavramlar üzerine bina edilmiş sistemler, teoriler mi önerdi? sırf “tanrı yoktur” düşüncesinden hareketle gerçekliğe ulaşma gibi tuhaf bir düşünceye mi hizmet edecek bilim? hem “tanrı vardır ve bu dünyayı o yaratmıştır” demenin bilimle çelişen yönü nedir? bunu anlamakta güçlük çekiyorum. tanrı neden ısrarla bilimin, gerçekliğin, kainatın, bilmenin dışında olsun ki…

    fizikçiler bırakın gerçekliği, kendi teorilerini bile anmaktan uzaklar. mesela feynman “ben kuantum teorisini anlamıyorum, kimsenin anladığını sanmıyorum” diyor. teori kendi içinde uyumlu ama bize tabiatı anlama konusunda hiçbir şey sunmuyor. heiseberg çözüm olarak “yeni bir dil öneriyor.” fizik dilinin yeterli olmadığını, kainatı anlamada insanı doğru yerlere götürmediğini ileri sürerek ciddi bir oto-kritik yapıyor.

    gerçeklik ile ilgisini kesmiş bir bilim anlayışını merkeze alırsak ve gerçeğin diline sırtını dönmüş, sadece bilimsel teorilerin dilinden mürekkep (gündelik dilden gittikçe uzağa düşmüş) ve ciddi çözümler bekleyen bir evren tasavvuru öneren modern fizik bağlamında düşünürsek elbett ilahi olanı gerçek-ötesi kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor.

    Ayrıca, Fred Madison’ın Pete Dayton’da bedenlenmesi ise ayrı bir hikaye, biraz da ego-altı-üstü gibi numaralar içeriyor. ama bu durum, gerçeklik konusunda bize yarar sağlamaktan da oldukça uzak. Kayıp bir otobanda beyaz yüzlü bir şeytanın peşinden koşturmak gibi bir şey olurdu orada gerçeği aramak…

  8. proetcontra Says:

    thelosthighway,

    Gerçeklik meselesini bu yönüyle ele alan bir yazı gerçekten güzel. Fakat bilim ve felsefe meselesinde akli ve kalbi olan arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik bana anlamlı geliyor. Eleştirilecek noktalar, oldukça kapsamlı ve nitelikli belirttiğin gibi, ortada. Mesele bir şeyler söyleyebilmek.

    Yazın kısa bir epistemoloji eleştirisi gibi görünüyor. Sorgulamalar çok güzel. Belli bir açıdan nokta atışı yapıyor. Öncelikle sorularının ardından rasyonalist bir kuram otomatı gibi görüldüğüm hissine kapıldığımı söylemeliyim. Bu tutumun sanırım senin için rasyonalist yaklaşım ekseninde, ‘kör’ bilim ile Tanrı’nın uzlaşmazlığı görüşüne şiddetle karşı çıkmaya vesile olmuş.

    Oldukça uzun ve bilgi dolu yazında gerçeklikle inanç arasındaki bağlantıya ve inancın gerçeklikten hangi yönde ayrıldığına dair bir fikir sunmamışsın. Hatta uzaklaşılmış, kopulmuş bir gerçeklik kavramından bahsetmiş ama bu gerçekliğin tanımını yapmamışsın. Ben bahsettiğim ‘algıladığım gerçeklik’ kavramını tanımlamak için yazı örneğini verdim. Bu anlamda benim “Ama ben kendi denklemimdeki tutarlılıklara bağlananı anlayabildiğim gerçeklik olarak değerlendiriyorum. Bu bir kabul meselesi.” şeklindeki sözlerim gerçekliği, sadece teorinin kendi içi tutarlılığına hapseden bir bakış açısından ibarettir denilebilir. Gerçeklik anlayışını ve bunun inaçla ilişkisini sunabilirsen, sanırım gerçeklik ve gerçeklik ötesi ile ifade ettiklerimi anladığını söyleyebileceğim. Hatta bu ikisini özdeş hale getirebilirsen, yani yalnızca hissedilebilir olanı algılanabilir olarak niteleyebilirsen, yani algı ile hissi özdeşleyebilirsen, yani benim gerçeklik ötesi dediğimi gerçeklik olarak tanımlayabilirsen insan alımlamasının sınırlarını bütünüyle değiştirmeyi başarabilirsin.

    Tanrı meselesine gelince, bir ilahi güç mü var? Makul. Bu ilahi güçle yakın-dolaylı bir ilişkimiz mi var? Olabilir. Bu ilişkinin biçimi nedir? Diğer bir deyişle, Allah mıdır bu güç? Yehova mı? Baba mı? Ahuramazda mı?

    Şunu belirteyim: ‘Algılanabilenin dayatmacılığını benimsemenin varlığın niteliğini reddetme’ olduğuna inanarak söylüyorum bunları. Dinsel inanç tümüyle rasyonalist bir olgu olsaydı adı ‘inanç’ olmazdı (Bu rasyonalizmin tekil geçerliliğini kabul etmek anlamına gelmiyor). Önce aklın şüphesi süzgecinden geçen bir düstur benimseriz, sonuç ilahi bir gücün (ilişkili) varlığının kabulüyse eğer, belli bir yere kadar aklen, ardından kaçınılmaz olarak kalben bir karara varırız. Ve bu karar (kabul), öncelikli doğruluğu ilahi kelama yükler. Bir tanrıyı kabul ettiğimizde onun kelamı öncelikli geçerliliğe sahip olur. Bu noktada şu anda konuştuklarımızın her biri anlamını yitirir, o yaratıcının lafzı insan aklının kısıtlı eriminden onay almaya muhtaç değildir çünkü.

    Aklın verdiğine kısmen, kalbin (ben buna töz demeyi tercih ediyorum) verdiklerineyse mutlak şüphe ile bakmak ille rasyonalist olmak anlamına gelmiyor. Zira bu ‘yaradılıştan’ gelen bir durum. Ve meselenin doğru bilginin ne olduğu değil, gerçekliğin nasıl tanımlanacağı olduğunun altını çizmek gerek.

    Benim mekanda ‘Sorgulama sürecine ikici bir yaklaşım’ başlığı altında pek çok şey konuşmuştuk, demek istediklerim biraz daha anlaşılır orada.

    Öze ilişkin hakikat… Bunu ya bir mutlak güce ya da güçlü bir hissiyata (sanat transandantalizmi) dayandırıp dışarıdan alacağız, ya da bilinemez olarak nitelendireceğiz. Ve “gerçeği aramak” ilk durumda mutlakiyet bağlamında, ikincisinde ise tümüyle “Kayıp bir otobanda beyaz yüzlü bir şeytanın peşinden koşturmak gibi bir şey” oluyor.

  9. kacakkova Says:

    merhabalar efenim,

    elbette “gerçek” konulu bir yazının genişlemesi ve katılımcılar ölcüsünde yayılması kacınılmaz bir durum. bunu daha önceki tartışmalardan biliyoruz. bizim değinmelerimiz belki devede kulak misali, düşüncenin her evresinde etrafında ister istemez dönülen meselenin bu olduğunu da biliyoruz.

    öyleki sonunda tartışıldıkca ve üzerine gidildikce belirsizleşen, anlam katmanları giderek üstüste yığılan ve bu yığılma ile giderek uzaklaşan, uzaklaştıkca daha çok ilgiye mahsar olan bir nitelikle karşımıza çıkmaktadır “gerçek”.kullanalım ya da kullanmayalım hep bçyle görünür ya da görünmez tırnakları (” “) oluyor gerçek’in. hatta, bir yerden tutup konuşmaya başlayınca üstüste bindirilmiş tırnaklarla karşılaşıyoruz.

    “gerçek” bunca tırnaklanmış, uzaklaşmış ve hatta tam ele geçirildiği bütün anlardan sonra boşluğu/yokluğu ile imkansızlığını göstermiş olduktan sonra, meseleyi biraz daha ehlileştirilebilir bir düzlemde, yani “gerçeklik” olarak değerlendirmek durumda kalıyoruz. bu bakımdan thelost’un acıklayıcı yorumu, tüm bu meseleleri boydan boya kat ederken bunu ortaya koyuyor. anlattıgı kavramsal ve tarihsel hikayenin pek aşamasında önemli düğüm noktları var durup bakılması, açtıkları bahsin yeniden kurgulanmasını gerektiren pek çok isim/eğilim/akım. uzun, karmaşık ve çetrefilli bir hikaye.

    ama her tarih gibi düşünce tarihi de bir kurgudan ve bir anlatıdan ibaret nihayetinde. böyle olunca, ya da böyle olduğu kabul edilince, yalnızca düşüncenin tarihi değil, o tarihin buradaki konusu olan gerçek’in ne olduğu da kendiliğinden anlatısal bir bağlama oturuyor. proC, banu ve thelost söyledikleriyle bu çetrefil hikayenin ortaya seriilmesini sağlıyorlar, ki her bir yazı kafada şimşekler çaktıracak cinste. proC abi senaristen bahsedince bende jeton düştü! “gercek” hakkında söyenebilecek şeyin kendisi tam da bu değil mi ilk başta? Sonucta “hakikatin yaratıcısı” bir senarist var karşımızda.dolalı ya da dolaysız gercek ile ilişkimizin niteliğine dair asıl ipucu burada belkide. banu, ontolojik olanla neden temas edemediğimizi açıklıyor bunun üzerine ve bunu tamamlayacak şekilde. kuantum fiziği sonrası tablonun fizik bilimleri açısındanda ortaya konulması gibi duruyor bu. tuhaf olanın, en küçük parçaçığa doğru yakınlaştıkça belirsizliğin artması olmadığını anlıyoruz böylelikle. ölçüm araçları geliştirildikce sanıldığı gibi “mutlak gerçek”e yakınlaştığımızı söylemenin teknik olarak başarısızlığının ilanı bu gelişmeler. ama banu’nun söylediklerini çekiştirerek söyleyecek olursam burada ölcüm araçların sorunundan daha fazla mantıksal/ya da katagorik bir sorun olduğunu rahatlıkla öne sürebilirim.gerçek, ben ölçüm araçlarıyla bilgi peşinde koşarken orada kategorik anlamda mevcut olmayan şeydir.

    buradan thelost’un “gerçeklik” hikayesine geçmek şimdi bana mantıklı geliyor.biz bilgi konusu olara ancak gerçekliğe bir giriş yapabilmekteyiz.gerçeklikse “mantıksal uzam”da yer almaktadır bu bağlamda. Wittgenstein’ın neredeyse “kusursuz” bir şekilde belirttiği gibi, “mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır“;. bu noktada gerçekliği gerçek’in ele geçirilen parcası olarak algılamak bence bir sorun değil, ancak bundan medet ummak da çıkışsızlıktır açıkcası. çünkü terimleri değiştirerek sorunları değiştiremeyiz; bu durumda da zira, gerçeklik kavramının gerçek kavramıyla ilişkisinin niteliği dahası bir ilişksi olup olmadığı ve varsayılıyorsa bu ilişkinin kuramsal olarak ortaya nasıl konulabileceği sorulabilir.

    thelost’un kapsamlı hikayesinin ardından meseleye başka bir yönden bakan baudrillard’ı ve onun “kusursuz cinayet” kitabını devreye sokmak isterdim asıl olarak. kuramsal olan ile toplumsal olanın kesişim noktasında gerçek’in başına ne geldiğini söylüyor sanki baudrillard. “gercek”in hazin hikayesi ! “tanrı öldü, onu biz öldürdük” perspektifinin sanki burada çok daha kompleks bir haliyle karşı karşı karşıyayız.buna bakmakya devam etmek gerekiyor ama şimdilik değil. bi de bilim felsefesinin üc atlisi var, (popper, kuhn, feyerabend) nasilsa bunca sey söyledik ama orayada gelemedik hic. oysa oraya bakmadan meselenin önemli ayaklari eksik kaliyor.bilim olarak fizikde ne oldugu, olan seyin teorik anlaminin ne oldugu, bu olanlar icinde “gercek”in (ve dahi hakikat olarak bilginin) nereye vardigini görmek icin bu alanda simdilik sessizlesmis görülen tartismalara bakmak gerek.

    başka bir yönde ise “tanrı sorunu” çıkmış ortaya.bu bir bakıma kaçınılmaz olsa gerek. bilginin inançla, inancın düşünceyle ilişkisi belirli zamanlarda unutulsa da bu noktaya gelmektedir bir şekilde. bilimle felsefe arasındaki teorik ayrımları netleştirmek ne kadar zorsa, dinle bilim, felsefeyle din arasındaki ilişkileri beliryecek ve kesinleyecel ayrımalrı ortaya koymak da o kadar zor. kant’ı hatırlamak yerinde olacaktır; biilgiye yer açabilmek için inancı yıkmak zorunda kaldığını söylemiştir, ya da tersini (tam hatırtlamıyorum 😉 ) her iki yönden de ortada olan sorunu göstermektedir bu. tamam ama yine de sormak gerek: Tanri bu meselesinin neresinde durmaktadir.

    son olarak bütün bu konuştuklarımızın üzerine “nominalizm-realizm çatışması“nı buraya not ederek bu yorumu bitirmiş olayım. aslında yukarıdaki yazıyı yazarak konuya ilişkin diyeceklerimi demiştim, buradakiler başka başlıklara taşınacak hadiseler, ama yorumları görünce ilişmeden edemedim. umarım fazla dağıtmamışımdır.

    gerçekliği başka bir yerde aramalıyız, bu doğru. mantıksal ve tarihsel olanda mesela.bu elbette tanrısal olanda da diye devam edebilir……
    gerçek ise, başka bir yerde, “kayıp bir otobanda beyaz yüzlü bir şeytanın peşinden koşturmak gibi bir şeydir” kesinlikle……

  10. proetcontra Says:

    Bilgi, edim, idrak; biçim, güç, çokluk; yaratım, Mutlak, ben.

    Bilimsel vargıların gerçeklikle ilişkisini, lost’u dinledikten sonra İslam dininin (felsefesinin değil) akılla ilişkisini, inançla imanın ilişkisini, akıl-töz diyerek yaptığım ayrımlamanın İslam felsefesine girmesiyle nelerin değiştiğini, aslında böyle bir ayrımın olması gerekip gerekmediğini, şayet yoksa bunun nasıl açıklanacağını düşünmek üzere bir süreliğine sessizliğe gömülmek icap ediyor. Çünkü net bir husus var: Batı felsefesi Ben’i (bu selften falan farklı bir şey) platonundan lakanına, fukosuna, hiçbir zaman görmemiş. Bir eksiklik var. Ciddi bir eksiklik. Bu dinle alakalı birşey değil sadece. Bir görüş biçimi, din de onun onlarca yüzünden biri. İslam felsefesiyse daha onuncu yüzyıla gelmeden ‘akıl’ yürütmeleri İslamiyete dahil etmiş, onlar sanki bu dinin bir parçasıymış gibi ele alınmış. Keza İslamiyetle İslam dini arasında bir ayrım var. Büyük bir ayrım.

    Badiou boşuna hakikat, varlık ve özne diye üçlememiş bugünün ?! kavramlarını.

    Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı, susmalı ve düşünmeli.

  11. proetcontra Says:

    Dağılım konuştuklarımızın özünde mi var ne?:)

  12. thelosthighway Says:

    Merhaba,

    Şunu açıkça anlıyoruz ki doğru, hakikat, iyi, adalet gibi konular sürekli önümüzde duruyor. Bu konular hakkında bazı kendimize bazı dayanak noktaları bulmadan da yola devam edemeyeceğimiz aşikar. Yani, bu meseleleri çözmek durumundayız.

    Kendimize bazı temel hareket noktaları bulmak durumundayız. Mesela, “doğru yalan değildir”, “iyilik kötülük değildir”, “adalet de zulüm değildir” gibi. Bu önermele üzerinde salim aklın şüpheye düşmeyeceği gayet açık. Bunun böyle olmasını biz mi istiyoruz peki? Bu bir mücadele mi? Doğrunun yalan olmadığını söyleyerek nereye varmak istiyoruz? “Evet, bu adildir, aksi zulüm olurdu” derken aslında bizi böyle düşünmeye iten saik nedir? Bütün bunları garanti altına alan, bunun böyle olmasını sağlayan ve idame ettiren güç, bizzat bize ait olan bir güç mü? Yoksa “üstün bir ilke” adına mı yapıyoruz bunu? Doğrunun yalan olmadığını bize ısrarla söyleten ve düşündürten nedir? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar “hakikat” konusunda üzerinde ittifak ettiğimiz, şüpheye düşmeyeceğimiz güvenilir bir yol bulmada bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

    Hakim olan bilimsel anlayışla ilgili olarak yukarıdaki satırlara, tarihsel arka planı da gözeterek bazı düşüncelerimi ortaya koymaya çalışmıştım. Modern bilim anlayışının “hakikat”e, “mutlak olan”a sırtını döndüğünü, hakikat konusunda kayıtsız davrandığını, modern fiziğin verilerinin evreni idrak etmede bize yardımcı olabilecek zihinsel donanımlardan uzak olduğunu ve bilgilerimizin evreni idrak etmekten ziyade varlık hakkındaki telakkilerimizi parçalı ve giderek görece bir alana doğru bizi adeta sürüklediğini anlatmak istemiştim.

    Ben son dönemlerde şöyle bir durum olduğunu düşünüyor ve bundan rahatsızlık duyuyorum: “İlahi olan”ın yerine “insanın krallığını” ilan eden bilimsel yaklaşım ve onun öncüleri, felsefeye ve dine de kötülük ederek sanki yeni bir din inşa eder gibi tavır takınmıştır. “Mutlak’ın hakikati” yerine “geçici” olanın sahte gerçekliğini ikame etmeye çalışan bu yaklaşımın dinsel olanı andıran yanı da burada gizli bana kalırsa.

    “İlahi olan”ı, “aşkın olan”ı varlıktan çekip çıkaramaya çalıştığınızda ortaya çıkacak olan şey kaostur. “İnsan krallığı” ise kaosu kaldıramaz. Onun yerine başka bir şey koymak durumundadır. “Kral insan” bunu yaparken, harici hiçbir “güc”ün yardımını istemez, aksine ondan yüz çevirir. Çünkü kral odur! Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyecek olan kendisidir. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu da yine o belirler. Görünür olanın dünyasından, duyulur alemden başka bir şey yoktur elinde. Ama kaostan da kurtulmak zorundadır. Hal böyleyken elinde faniliğin kılıcı vardır. Ve onu da sürekli sallayıp durmaktadır sevgili şövalyemiz! Bir tür donkişotluğa benzer insanın bu yaptığı. Böbürlenmekten de geri durmadığı bir cengaverlik! Fakat aslında bu düpedüz sahtekarlıktır. Zira, hem varlığı üzerine bina edeceği sağlam temeller ister. Hem bu de temelleri harici bir “güc”ün etkisi altında kalmaksızın atmak ister ki, sahip olduğu “parıltılı ve ayartıcı özgürlüğü” böyle gerektirir; hem de geçici olanın üzerine inşa ettiği sahte gerçeklik nedeniyle böbürlenerek “aşkın bir hakikat”in olmadığını, ilahi bir gücün varlıkla ilişkisi bulunmadığını, tüm gerçekliğin duyuların dünyasında mevcut olduğunu ilan eder.

    Yaratıcı bir gücü reddeden, onu hafife alan, işine burnunu sokmasından hazzetmeyen modern insanın, gerçekliği bu dünyada aramaktan başka çıkar yolu yoktur. O halde sormak gerekir: Geçiciliğin, yok oluşun, göreceliliğin, faniliğin, tükenişin, çürümenin, oluşun ve bozuluşun olduğu bu dünyada, dünyanın bunca anlaşılmazlığı, renkliliği, değişkenliği içinde, “kral insan” kendisine sabit bir nokta bulabilecek midir? Ve o bulduğu noktanın adını “hakikat” koyabilecek midir?

    Ayrıca daha da önemlisi, bizler “hakikat”i gerçekten bilmek ve izini takip etmek istiyor muyuz? Bunu niçin istiyoruz? Özgürsek, bu dünya “her nasılsa” ortaya çıkmışsa, bir yaratıcı yoksa, bir tanrı yoksa, bu dünyadan sonra başka bir dünya yoksa, her şey geçici olanın karanlığına mahkum olacaksa, erdem yoksa, hikmet yoksa, bilgi değişkense, alem göreceliyse hakikat ne işimize yarayacaktır? Onu niçin istiyoruz? Onunla ne yapacağız? Bu konuda dürüst müdür insan? Verebilecek sağlam cevapları var mıdır? Mesela, varlığın anlamını idrak etme, bu olup bitene anlam verme konusunda dürüst müdür? Ya da tüm bu araştırmalar da neyin nesidir? Neyi arıyor insan? Bunca hummalı çalışma, fikirler, kitaplar, sistemler de nedir? Bu bilimsel çalışmalar neye matuftur? Ne umuluyor tüm bunlardan? Bir “hakikat” yoksa, bir cevabı yoksa bunların, dünyadaki tüm olup bitenin bir anlamı yoksa neyi arıyor insan? “Hakikat”e dair konuşuyorsak/konuşacaksak ve cevaplar arıyorsak/istiyorsak öncelikle bu sorulara cevap vermek durumundayız diye düşünüyorum.

    Bu soruların zarureti ve cevaplarının ortaya konmasının elzem oluşu üzerinde ittifak halindeysek eğer, asıl meselenin (Hakikat sorunu, aşkın hakikat, varlık sorunu, İslam düşüncesinde akıl, din-bilim ilişkisi vs. gibi konular) araştırılmasına devam edebiliriz diye düşünüyorum. Yoksa “kayıp bir otobanda beyaz yüzlü bir şeytanın peşinden koşturmak gibi bir şey” olacak tüm bu yaptıklarımız…

  13. proetcontra Says:

    Kesinlikle ittifak halindeyiz sevgili thelost. Yazın sistematiğini az çok kafamda şekillendirebilmemi sağladı. Bu konuda faydalı bir sürece gireriz gibi görünüyor. Soruları tanımlamakla beraber cevabın imkanı/olabilirlikler meselesinde kafamda ciddi bir arbede var. Biçimlenmeyi sağlayabildiğimde sererim ortaya, bu arada senin söyleyeceğin şeyler varsa keyifle dinlerim.

    Kacakkova, yorumların uzunluğu üç metreyi geçmiştir herhalde:) Nereden, nasıl batırmışsın iğneyi, konu bambaşka noktalara geldi.

    Bellekten korkmalı. Zaman kendini geçmişe salıvermek zorunda kaldığında, bir kinle gücüne güç katıyor sanki…

  14. thelosthighway Says:

    Şimdi geniş bir nefes alıyorum…

  15. kacakkova Says:

    ben de “ittifak halindeyiz” diye baslayayim….

    sorulari ortaya koymak, yanitlarin olabilirligini arastirmak konusunda ittifak oldugumuzdan şüphe etmiyorum…….

    ama buradan itibaren belirli, kisisel ayrimlar devreye giriyor kacinilmaz olarak……proC, “yanıtların olabiliriliği konusunda kafamda ciddi bir arbede var” diyor örneğin……benim kafamdaki anarşiyi ise belirtmeye gerek yok….
    thelost’un sorduğu soruları gözönüne alınca, önceden bir yöntem, amaç ve hedef koymak zorunluluğu ortaya çıkıyor gibi görünüyor…..
    varlığa ve bu dünyaya anlam verme konusundaki dürüstlük konusu yine öyle……
    bu gercekten ciddi bir sorun…
    niyet ve amacları ortaya koymak yetmiyor, çünkü “hakikati gerçekten bilmek ve takip etmek istiyor muyuz?” diye sorduğumuzda, bu tartışılan şeyin kendisine dair bır zorlukla karşı karşıya bırakmaktadır bizi…..
    bunun sebebi malum, verili bir anlam dünyasının içinden tam da bunları tartışmaya başlıyor oluşumuzdur sorunun kendisi…..
    dünyaya verilen çeşitli anlamlar var…..dinler ya da seküler ideolojiler belirli şekillerde varlığı tarifliyorlar……daha ötesinde çeşitli “anlamlandırma biçimleri” var ve bunlar insanı, dünyayı, hakikati, yaşamı, varlığı, varoluşu açıklıyor, ortaya koyuyor ve kendi iç gereklilikleriyle bunları bir bakıma dayatıyorlar……
    ben sorunun tam da bu anlamlandırma biçimlerinin dayandığı zemin dolayısıyla ortaya çıktığını düşünüyorum…..bu durumda “hakikat sorunu” örneğin, kaybedilen hakikatin bulunup izinden gidilmesi meselesi değil, bizzat tarihsel gelişimi boyunca aldığı içerklerin de ötesinde hakikat kavramının kendisinin (öyle denebilirse biçimsel konumunun) kurcalanmasıdır……hakikati var ya da yok demek değil mesele, dünya bunca hakikatle dolmuşken tamda hakikat denilen şeyin ne olduğunu sormaktır…..yani bir bakıma hakikat deyince ne anlaşıldı, ne anlaşılmakta ve ne anlaşılabilir…..
    felsefenin ya da düşüncenin (Batı, Doğu, Yunan, İslam, Teist, Ateist vs. herhangi bir ayrım gözetmeksizin) alanlarında başka kavramlar açısından da benzer örneklemeler yapılabilir….
    hal böyle olunca belki de yapıp yapılacak olan soruları radikalleştirmek olacaktır……

    peki “insan sabit bir nokta bulabilecek ve bu sabitliğe hakikat diyebilecek midir?“…..
    ben acıkcası meseleyi böyle koymamak istiyorum…..
    hakikatin ne olduğunu ızdırap içinde soruyor olabilirz ama bunun anlamının izinden gideceğimiz bir hakikat arayışı olmamasını istiyorum……
    hakikat, iyi, adalet gibi konular sürekli önümüzde duruyor” evet……bunlara bir dayanak aradığımız da söylenebilir, ama böyle diye “adalet”, “iyi” ve “hakikat” kavramlarının kendilerinde sorunsuz olduklarını düşünmemek gerek sanıyorum…..bunlar hep tanımlanmış, uygulanmış ve bugünkü geldiğimiz noktaya gelmiştir…..

    belirsizliği, arbedeyi, kaotikliği, boşluğu, nedensizliği, çıkışsızlığı (en azından bu zeminde) anlamanın (belki de sezmek demek daha doğru) ve dahsı bunları üstlenmenin, meselelrle karşılaşmanın daha iyi bir yolu olduğu kanısındayım…..

    evet tamam sonuçta öyle ya da böyle bir “zemine” ihtiyacımız var durmak ve bütün bunları yapabilmek için….hatta soluk alabilmek ve düşünmeyi sürdürbilmek için…..ama bugün artık gözardı edemeyeceğimiz bir şey var (postmodernizmin canı sağolsun ! ), o da bizzat bu dayandığımız, üzerinde durduğumuz zeminin sorunun kendisini oluşturuyor olmasıdır….

    cevabını aradığımız şeyin(sorunun) içinde duruyoruz……cevapların olabilirliği de onun bir parcası……

    bizi bir tanrı kurtarabilir” diyor heidegger……buna hayır demek istemem kesinlikle……ama meselenin başka olduğunu söylemek gerek…..
    bizi bir tanrı kurtarabilir, belki evet, ama biz tanrıyı kurtabilir miyiz, kurtarabilecek miyiz, öncelikli soru budur sanıyorum……
    bununla birlikte hareket noktamız yine de kutulmak ve kurtarmak olmamalıdır diye düşünüyorum….

    ne yaparsak yapalım, nasıl yaparsak yapalım, hangi yönteme sadık, hangi ilkeye bağlı kalırsak kalalım, amaçlarımızı ne yönde dürüstçe ortaya koyarsak koyalım, sonucta yaptığımız şeyin, “kayıp bir otobanda beyaz yüzlü bir şeytanın peşinden koşturmak gibi bir şey” olması kaçınılmaz görünüyor bana…..(thelost, senin bu sözün de buradaki yazıların bitiriş sözü oldu 😉 )

    buna rağmen, bununla birlikte ve hatta bundan dolayı ne yapıyorsak devam etmeliyiz yine de…..

  16. kacakkova Says:

    proC, valla yorumlar yazının kendisini aştı gitti coktan……

    iyi de oldu hani……

    devreler çalışmaya başlasın biraz…..

  17. proetcontra Says:

    O halde meseleyi bir durumun eleştirisi yerine, öncelikli olarak, kavramların eleştirisi ve incelemesi olarak görmeliyiz sanırım. Bu kavramların hangi terminolojide neleri imlediğine, ardından bu imlerin farklı epistemolojiler birlikteliğinde nasıl ilişkiye girdiğine ve ancak bundan sonra (ve bunun sonucu olarak) bu farklı epistemolojilerin aynı kavramları artık nasıl imliyor olduğuna (ve dolayısıyla kendi aralarındaki ilişkiyi nasıl belirlemiş olduklarına) bakmamız gerekiyor.

    Kayıp otobanımızda en azından neyin peşinden koşuyor olduğumuzu biliyoruz. Ve kayıp demenin yitik demek olmadığını da. Bu güzel.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: