sanat,hakikat, kuram ve dünya

by

Önce söz vardı” diyor Kitab-ı Mukaddes. Dünya-yapıt ilişkisini yorumlamanın bir yolu da bu ifadeden kalkış yapmaktır. Ama burada söz/yazı ayrımına takılmamak gerekiyor….bunu diyen söz, işte bir yazı nihayetinde. Burada anlaşılması gereken, asıl olarak dünyanın metinselliğidir. Aşağıda, kelime ve çizgi bahsinde, belirleyici ve Batı metafiziğinin kuruluşunda kesin bir rol oynamış olan bu söz/yazı ayrımını atlamıştım. Oysa hesaplaşılması gereken temel ayrımlardan birisi/ilki budur. Dolayısıyla kalem suresi‘ndeki meseleyi devam ettirirken hem bunun altını çizmeye, hem de bir kaç farklı noktaya daha geçiş yapmaya çalışacağım.

Söz ve Ses-merkezciliğin eleştirisi olarak ortaya konulan girişim, tam da buradan başlayarak, bu tür ayrımları söküme uğratmanın, hakikat kavramına yeniden bakmanın, özneyi merkezsizleştirmenin, dil-dünya ilişkisinden kalkarak kuramsal alanı yeniden değerlendirmenin olanaklarını sunmaktadır. Derrida’nın “Mevcudiyet Metafiziği” olarak adlandırdığı, temsil‘e gönderme yapan düşünme yapısını sorgulaması, bu girişimin uç noktalarından biridir örneğin. Bu uç örneğin, temel epistemolojik ve ontolojik varsayımlarımızla karşılastırılması, bazı tartışmalarda yol alabilmek bakımından gereklidir.

Metin olarak dünya yaklaşımı, Nietzsche’den Heidegger’e oradan Foucault’ya ve Derrida’ya uzanan bir çizgide felsefe alanındaki bir dönüşümü yansıtmaktadır. Yapıtla dünya arasındaki ilişkiyi, bu dönüşüme işaret etmek üzere, estetik olan ile olmayan arasındaki ayrımı silen bir yaklaşımla değerlendirmenin kapsamına ve iç-mantığına değinmiştim. Buradan daha fazla devam etmek ve önermenin sonuçlarını tartışmak gerekmektedir aslında, ancak meseleyi başka bağlamlarla (örneğin kuram sorunuyla) temas ettirmek istediğinden bunu erteliyorum.

************

Kuram sorunu olarak belirtilen noktaya her yönüyle eğilmek olanaksız şimdilik, ancak Proetcontra’nın bir önermesine işaret ederek, meseleye bir başlangıç yeri açmayı deneyebilirim. Proetcontra, kuram sen dur, çizgiler buraya yazısında içerik olarak başka bir noktayı değerlendiriyor; disiplinlerarasılığı vurgulamak, her disiplini kendisiyle sınırlayan alanı (düşünce alanını) bozarak ortak noktaya (çizgiye) işaret etmek yazısınının hedefidir sanıyorum.

Ancak ben bu başlığı içeriğinden bağımsız olarak sorunsallaştırmak, böylece yapıt-dünya bahsinde kuram meselesine değinmek ve kuram sorununa bir başlangıç noktası oluşturmak için tartışmak istiyorum.

Kuram sen dur diyebileceğimiz bir düzlem ya da an var mıdır, bunu tartışmaya açmak, aynı zamanda kuram-dünya bahsini, kuramın niteliği ve yeri konusunu değerlendirmeye çalışmak olacaktır. Yazıda, proetcontra, “dışavurumların girdiği biçim, disiplinlerin fiziksel ve bilgisel zorunlulukları dışında birbirinden farklı süreçlere tabi olmaz” diye belirtmektedir yerinde olarak.Benim bu eksenden kayarak ilk olarak altını çizeceğim nokta, proetcontra‘nın kastını yanlış anlama ihtimalini de üstlenerek söylecek olursam, kuramı durdurabileceğimiz anlamda bir an’a geçişin olanaksızlığıdır.

Bu yaklaşım, tüm bir dünyanın ve varoluşun/varlığın kuramsallaştırılması (ya da kültürelleştirilmesi) değildir elbette. Bundan sözedilemez, cünkü, zaten yanlış olan, dünya ile kuram arasında indirgenebilir bir ayrım olduğu varsayımıdır. Öte yandan kurama, kuramsallaştırmaya direnen her zaman bir fazlalılığın, ya da başka bir yönden söylenecek olursa, kuramda bir eksiklik yerinin, boşluğun kalması kaçınılmazdır. Daha genel bir noktadan bunun anlamı şudur; Simgesel Düzen‘nin tutarsızlıgı nihai olarak giderilemez. Buradaki yaklaşım, ‘kuramdan sonra‘ diyebileceğimiz bir an’ın olanaksızlığını belirtmektedir. Çünkü, onsuz düşünsel bir insan yaşamı olmaması anlamında asla kuram‘a sen dur diyemeyiz. Her tür yorumlama, anlamlandırma ve ifade etmelerimiz de kuram devrededir.

***********

Dünyanın metinselliği ya da yapıtın dünyayı dünya olarak kurması, dil bağlamında, felsefi düzlemde meydana gelen bir kırılma noktasını işaretliyor. Bu kırılmanın izleri, özellikle Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida gibi estetist düşünürlerin (bkz. Aşırılığın Peygamberleri) felsefi hesaplaşmalarında ortaya konulabilir. Yapıt-dünya ilişkisinin yerinden edilmesi, bambaşka bağlamlarda sonuçlar doğurduğu gibi, sanatın hakikatle ilişkisi sorunu olarak da belirginlik kazanıyor bu hesaplaşmada. Tam da böyle olmakla hakikat kavramının tarihsel ve kuramsal içeriklerine yönelik bir müdahalenin ortaya çıkması sözkonusu. Sanatın doğruluk değerinin tartışılmasından daha önemli olan, burada doğruluğun kendisinin (hakikatın) sorgulanması ve dönüşümüdür.

Sanat, diğer düşünce bicimlerinden farklı olarak bizi hakikate (dünyanin hakikatine) götürür iddiası geçersizleştirilmekte; buna karşılık sanat, dünyanin hakikatini kurar düşüncesi öne çıkarılmaktadır bir bakıma. Elbette bu estetist hamle, sadece estetik olanı konu edinmez, tüm bir kavrayış biçimimizin yapısını sorunsallaştırır. Burada sözkonusu olan basitce bir vurgu değişikliği değildir. Heidegger, “söz, şeye Varlık verir” dediğinde, düşünce tarihinde, yapıt-dünya- hakikat bağlamında özgül bir kuramsal önermeyle ya da iddiayla ortaya çıkmış olmaktadır.

Bu Heideggerci iddiayı iki şekilde değerlendirmek mümkün:

İlk olarak, radikal olmayan anlamda, buradaki iddiayı, sanatın bizi başka türlü farkına varamayacağımız gerçekliklerle karşılaştırması ve duyarlılaştırması şeklinde değerlendirebiliriz. Dünya bize kendini dolaysızca sunmamakta, bizden her zaman aşırı bir duyarlılık beklemektedir ve sanat yapıtı bize, sağladığı duyarlılıkla, dünyayı açık tutar.

İkinci ve radikal olan anlamda ise, kurmaktan kastedilen daha kesin bir anlamda ele alınmalıdır. Burada, estetik bir mesafeden, dünyanın daha açık bir görüntüsünün elde edilmesi önerilmemektedir. Heidegger’in estetik olan ile olmayan arasındaki ayrımı silme/iptal etme yönünde hareket ettiğini anladığımızda, yapıtın dünyayı daha iyi görmemizi sağlayan bir etkinlik olarak değil, yeryüzünün yeryüzü olmasını sağlaması bakımından temel alındığını söyleyebiliriz.

Sanatsal-olan ve sanatsal- olmayan bilgi arasında fark da önemsizdir burada, dünyanın hakikatinin yapıtla birlikte ortaya çıktığı/kurulduğu iddiası tüm bir algı ve kavrayış yapısını tartışmaya açmaktadır. Tıpkı, metnin dışarısı yoktur denildiğinde kastedilenin yalnızca edebi metin olmaması gibi.

Bu yaklaşım, dolayısıyla, yalnızca Hegelci estetik düşüncesinden ayrılmakla kalmaz, hakikati kavrama biçimiyle de onunla kökenden karşıtlık halinde konumlanır. Bunun, kuramsal alanla köklü bir farkli ilişki kurmak anlamına geldiği açık olsa gerek. Sanat yapıtı, hakikatin taşıyıcısı değildir, aksine daha önce vurgulandığı üzere yapıtın kendisi dünyanın hakikatini kurar. Bu yaklaşımla birlikte, hem sanat hem de doğruluk bahsi açısından, modern düşüncenin kurucu akımlarından Hegelciliğin ötesine doğru bir hamle sözkonusudur.

Bu hamleden çıkarsanabilecek iki sonucun altını çizmek gerek: Birincisi her türden özne-nesne diyalektiğinin kategorik olarak iptal edilmesidir. İkincisi kuramın, açık ya da örtük olarak, her tür düşünme girişiminde devrede olduğunun kabulüdür. Öyleki, böylece, modern epistemoloji olarak işaret edebileceğimiz bir alanın sistematiği bozulmaktadır. Bu epistemolojiye ve ona yapılan müdahalelere daha yakından bakmak gerekiyor.

Reklamlar

7 Yanıt to “sanat,hakikat, kuram ve dünya”

  1. proetcontra Says:

    Devreler ısındı hakikaten:) Bunun sebebini yorumun sonuna saklayım, şimdi sıcak sıcak söyleyivereyim aklımdan geçenleri.

    Öncelikle yazı çok ağır, çok dolu ve çok keyifli, bunu belirteyim. Kuram Sen Dur…’un hedefi konusunda tespitin yerinde, amacım buydu. Fakat ‘kuram’ kelimesini kullanırken dil’in, İmge-Dil İlişkisi’nde belirttiğim ‘süzgeçten geçme’ hâlinin azizliğine uğruyorum sanırım. Dil yapımdaki eksikliklerden kaynaklanıyor bu belki, kavrama kendi anladığım anlamı yüklemeye benzer bir şey yapıyorum. Burada kuram kelimesi “Uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi”yi değil, “Belirli bir konudaki düşüncelerin, görüşlerin bütünü”nü karşılıyor (kısmen). Bu mimari kuramdan, plastik sanattaki kuramlardan, daha doğrusu onlar hakkındaki aposteriori bilgilerden bir anlığına sıyrılıp ortak olana, çizgiye yönelmenin neyle sonuçlanacağını sorgulama çabası. O yazı kabaca “öze değgin olan” diyor, “deney sonrası bilgilerin öncesinde yer alır, sen bu bilgilerden soyutlanıp öze bakmayı bir dene.” Zaten verdiğim görsellerde de Hadid’in binası ile Wally arasındaki, Valleaceron Şapeli ile Lamborghini arasındaki benzerliğe işaret etmeye çalışmıştım. Binayla yatın paralel çizgileri ve akışkanlığı arasındaki , şapelin pencereleri ve kapılarıyla otomobilin arka camı, egzoz çıkışı ve rüzgar boşlukları arasındaki benzerliği göstermek istedim. Kelimenin ilk anlamıyla evet, “kuram sen dur” diyebileceğimiz bir düzlem ya da an yoktur. Ama ben kuramın bilgisinden vazgeçip yalnızca görünene bakmayı önerdim, mimari ya da tasarım konusunda hiçbir bilgi sahibi olmaksızın, yalnızca çizgilere bakmak anlamında.

    Gelelim anlamadığım noktalara: Yazının üçüncü bölümünde “doğruluğun kendisinin (hakikatın) sorgulanması” gibi bir ifade kullanmışsın, doğrulukla hakikat arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu anlayamadım. Buna ek olarak “Sanat, diğer düşünce bicimlerinden farklı olarak bizi hakikate (dünyanin hakikatine) götürür iddiası geçersizleştirilir” ifadesini biraz daha açabilir misin? Sanat eserinin hakikat yaratımındaki konumunu şöyle görüyorum: Sanat yaratımında sanatçı, eseri kurarken öze ilişkin olanın bilgisine erişir ve onu yansıtır. (Yüzde yüz bir yansıtma değildir bu.) Yansıtırken kullandığı boya da olabilir, çizgi de, kelime de. Fakat sürecin kendisinin özden hareket etmesi, hakikat konusunda bir garantidir, oysa ortaya çıkan şeyin bir hakikat olup olmadığını bilemeyiz. Yani tanımlanamaz bir süreç işler, bu süreçte belki doğanınkinden farklı olan bir ‘hakikat’ çıkar. Yani tabiri caizse (bu kelimeyi çağrışımlarından ötürü kullanmak istemiyorum ama en yakın bu görünüyor) numenler dünyasında gerçekleşen bir süreçtir bu. Sanatçının kafasında bir parıldamadır.

    “Kuramın, açık ya da örtük olarak, her tür düşünme girişiminde devrede olduğunu” kabul ediyorum, bu şekilde anlaşılan kuramın geçerliliği konusunda hemfikiriz. Fakat Hegel ve Heidegger’in yaratım ve hakikat ilişkisinde anlayamadığım noktalar var. Estetik alanına girdiğimizde kaçınılmaz olarak felsefecilerin düşüncelerinden bahsetmeye başlıyoruz, halbuki benim okuyup anlamış bile olsam anlamlandıramadığım konular var. Heidegger’in hakikat-güzellik ilişkisinin gerçekten mantıklı (anlamlı) olup olmadığı, Hegel’in sanatı akla yerleştirip onu doğaya karşı bir özerklik kazanımı olarak değerlendirmesinin ne derece tutarlı olduğu (tabi kendi felsefi içeriğiyle) aklımda birer soru işareti.

    Belki kendi tanımlamalarımızın dışında olarak, tarihsel açıdan bir felsefe incelemesine girip her düşünceyi (tarihsel sırasına göre öncülleriyle ilişkileri dahilinde) ayrı ayrı inceleyip, onların üzerinde tartışıp, eksik ya da tutarsız gördüğümüz noktaları sorgulayabiliriz. Ama her birinin birbiriyle bir bütün içerisinde ilişkilendirilmesi, çok temel meseleler üzerinde fikir yürütmeye çalışdığımız zaman dallanıp budaklanmaya başlıyor. “Bu epistemolojiye ve ona yapılan müdahalelere” metotlu bir bakış gerek. Kavramları ortaya döktüğümüzde onlarla daha rahat oynayabiliriz sanırım.

  2. passive Says:

    dünya bir metin.bu metnin dili ve özü için aklı bir tarafa mı koymalı.
    kuram dur derken bu mu?

  3. proetcontra Says:

    Şöyle diyelim: Bu metnin özünün dili için deney sonrası bilgiyi bir tarafa koymalı. Neticede kuramı durdurup yalnızca imgeye baktığımızda akıl hala işler pozisyonda.

    Şu manada anlamakta fayda var: Mimarinin bir disiplini ve belli kuralları var. Endüstriyel tasarımın başka türlü bir disiplini ve başka türlü kuralları var. Plastik sanatların da öyle. O halde bunların disipliner farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak olana, özüne, onları var eden ‘çizgiye’ bakarsak ne çıkacak ortaya? Yani epistemeden özgürleşirsek bir süreliğine? Zaten sürecin zorunluluğu gereği disiplinden uzaklaşamayız: BMW binası yerçekimine karşı koymak için kolonlara ihtiyaç duyar. Wally’nin suyun üzerinde durabilmesi ve süratli gidebilmesi için uygun bir dizayn ve aerodinamik gerekir. Yoksa bina ayakta durmaz, tekne batar. Ama ben ortak olana bakmaya çalıştım.

    Belki kuram kelimesinin anlam genişliğinden ötürü “Kuram sen dur” yerine “Episteme sen dur” desem daha uygun olurdu. Zaten bu anlamı kurabilmek için yazıya şöyle başlamışım: “Bir an için disiplinlerin epistemelerini bir kenara bırakalım, yalnızca görsel kodlara, duy(g)usal alımlamamıza yoğunlaşalım.”

  4. banu Says:

    Kuramın, mutlak ruhun, fenomenin ya da iradenin dışsallaştırılması, tecrit edilip ayrı ayrı değerlendirilmesi ya da bağıntlarıyla açıklanması, neden ve sonuca bağlanması veya bağlanmaması esnasında, aynılık ve farklılılarından bahsedilecekse süzgeç sonrası kalan ortak katların en küçüğü indirgemesi yaşanmasın diye kavramlara verdiğimiz anlamlardan bahsetmek ya da aklmızdak bu kavrama dair resmi tasvir etmek birçoğumuz için süzgecin altında daha sağlam veriler bulmaya yarayacak.

    Ben şüpheli elemanını takip eden işvereni kendime yakın bulurken, şüpheli elemanı işten çıkarmayı tercih edenlermiz de vardır.

    Ben kavram kavanozlarını ortaya dökün diye beklesem çok mu abartmış olurum şimdi?

  5. proetcontra Says:

    Her disiplin ait olduğu düzlemin kimliğini inşa eder. Kişisel çabam çoğunlukla kavram kavanozlarını ortaya dökmeye yönelik zaten, abartı değil önerin, doğru olan bu. Ama bu farklı kimlikler, yerleşmiş altyapıda zenginlik yaratamıyor, bu konuda bana güven, doğruyu söylüyorum. Daha çok yeni bu disipliner farklılık -her alanda olduğu gibi- tanımlanmış kimliklerin buharlaşmasını sağlıyor-yepyeni bir okuma. İşte bu alanlar en baştan yeni bir tanımlama sunuyorlar. Toyo Ito bunu yapıyor, Ross Lovegrove bunu yapıyor. Belki onbeş yıl sonra epistemeleri dahil etmediğimizde konuştuklarımız yetersiz kalacak, kara cahillik olacak. Ama eski yerleşmiş anlayış konusunda, en özgür okuma bilgiyi bir süreliğine gözden çıkarmakla mümkün oluyor.

    Yoksa bu bir yadsıma değil, şüpheli elemanı kaç nefes aldığına kadar takip edecek kadar paranoyağım.

  6. kacakkova Says:

    yazida lafi fazlasiyla uzatmisim, o sebepten bari yorumlarda kalabalik etmeyeyim diyorum.belirtecegim noktalari da bir ara derli toplu ifade etmeye calisayim daha sonra.buradaki yorumlar yazinin tartismalarini, sorunlarini, eksikliklerini, yanlislarini ortaya koyuyor.her yorum icin, yazanlara eline saglik diyorum….

    proetcontra abi, kuram konusunda senin yazinin icerigi konsunda seninle tamamen ayni fikirdeyim.bu icerign önermesine katiliyorumda.disiplinlerin kendi ic-epistemelerinin asilmasi, disiplinlerarasiligin isaret edilmesi önemli bir nokta.aslinda bu icerikle baglantili olarak baslikta da bir sorun yok.ben sadece, basliktaki ifadenin cagrisimlarindan yararlanarak kuram meselesine bir gecis yapmak istedim…..

    kolay gele……
    sevgiler.

  7. proetcontra Says:

    Aman yanlış anlaşılmasın söylediklerim sevgili kacakkova, onlar eksiklikeri ortaya dökmek gibi bir amaçla değil, bilgimin eksik olduğu ve anlamlandırmakta güçlük çektiğim konularda senin birikiminden istifade etmek amaçlı soruldu/soruluyor. Fazla meseleye bilerek ve isteyerek takılıyorum çünkü senin yazı ve yorumların benim için seksen kiloyla biseps çalışmaya benziyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: