kalem suresi

by

Yazmak?Çizmek? Ya da her ikisi?Ya da…?…….. burada döngüyü tamamlamanın ve belirli bir sonuca varmanın yolu, belki de yapıt ve dünya bahsini yeniden açmaktır. Kurgu ile hakikat, hakikat ile gerçek ve hatta gerçek ile gerçeklik ayrımı/ilişkisini içerecek şekilde bu tartışma, nihayetinde “dil sorunu”na bağlanıyor. Geç dönem Heidegger’in Sanat Yapıtının Kökeni‘ninde vurguladığı şey, “dünyayı bir yapıt olarak okumak“tır.

Şiir ya da resim olsun, Heidegger’e göre sanat yapıtı “bir yapıt olarak dünya kurmak demektir”. Yapıt, çünkü, buradaki varsayımı sürdürecek olursak, “yeryüzün yeryüzü olmasını sağlar”. Sanat eserinden bahsediyor görünüyoruz, ancak meselenin bütün bir dil-dünya ilişkisine dair soruna karşılık geldiğini fark edebiliriz. Heidegger’in ve bütün bir yirminci yüzyılın “dil takıntısı” burada açıklık kazanıyor; “dil, varlık’ın evidir”. Deneyimin imge ile ve imgenin hakikat ile ilişkisi üzerine düşünürken, hakikatin kurgu ile olan bağını göz ardı edemeyeceğimiz bir bağlamı zorunlu olarak gündeme getirir bu.

Eğer, Lacancı formülasyonun dediği üzere, “bilinçdışı dil gibi yapılanmış” ve “hakikat kurgu yapısında” ise, artık “yanılsama ve gerçeklik” ilişkisini de, “öz ve görünüş” kategorilerini de -dolayısıyla imge ve zihin ilişkisini de- felsefe tarihinin belirlenmiş anlam sınırları içinde kalarak dünyanın neliği hakkında bir açıklığa ulaşamayacağımız söylenebilir.

Şiir ya da resim olsun, yazı ya da çizgi olsun, evet, bir yapıt olarak dünyanın dünya olmasını sağlayan, başka bir deyişle hakikati hakikat olarak olanaklı kılan, dolayısıyla özneyi ve nesneyi konumlandıran, dil’dir. Kendisi de bir “yapıntı” olan dil. Dilin artık yapısını biliyoruz, yapısalcılık olası bir dil yapısının ne olduğunu ayrımlarıyla ortaya çıkarabildi. Ama hala, söz konusu “yapıntısallığın” yine de ne olduğuna vakıf olabildiğimiz söylenemez sanırım. Çünkü anlaşılmıştır ki, dil basitçe bir iletişim aracı değildir, bir yapıt ya da eser gibi dünyayı kurmanın olanağıdır. Olanağı, ama aynı zamanda da sınırı, demeli.

Bir ietişim aracı olmaktan inşa edici bir yapıdan bahsediyorsak, açıktır ki dilin nasıl ortaya çıktığı neliği bakımından hala bir sorun teşkil eder. Dil, bu bakımdan içeri ile dışarının, deneyim imkanı ile bu deneyimin olanaklı bilgisinin, bu bilgiden mülhem bilincin ve bu bilincin ötesinde -belki bir anlamda “numen ile fenomen ayrımı”nın sınırında- işleyen bilinçdışının yapısal koşuludur. Bu noktada devreye, “hafıza” sorunu giriyor; dolayısıyla da, “zaman” sorunu…

Bu girizgahın nedeni, Akif Tek’in bu sorunlar etrafında döndüğünü düşündüğüm yazılarıdır. Özellikle, yazı ve resim, kelime ve çizgi arasındaki farkı farklılaştırdığı (/sildiği) “bir dil çabası olarak sanat” yazısı, imge-dil ilişkisi etrafında dönen son bir kaç yazısı. Önemli sorgulamalar içeriyor bu yazılar ve önemli soruları beraberinde getiriyor. Her şeyden önce de, yukarı da değindiğim dil-varlık ilişkisine uzanması bakımından önem taşıyor. Fenomenolojinin, dilbilimin, hermeneutik’in kesiştiği geniş bir art alana sahip bu tartışmalar.

Öncelikle “ontolojik sınır”dan bahsedelim. Ontolojik alana dilde -dil içinde- bir sınır çekiliyorsa, kelimeden önce bir gercek düzlemi ya da dil-dışı bir varlık aramanın ne anlamı kalır, diye sorabiliriz. Bu, elbette, felsefi idealizmin, dünyayı düşünceden ibaret saymasını, ontolojik düzlemi iptal eden, ortadan kaldıran bir “anti-maddeciliği” doğrulamıyor; daha çok, ontolojik materyalizmin, varlık sorununun kavranışında sınırlarını gösteriyor. Çünkü, buradaki sorun, dil-dışı dünyayı kabul ettiğimizde ortaya çıkıyor aslında, tam da dil ile dil-dışı arasındaki ilişkinin niteliği belirlenemez, yani “sınır” kesinlenemez olarak kaldığı -ya da kalacağı- için. Dil varlık’ın evidir, ancak “ev” varlığın bütün varlığını içeremiyordur; bu da bizi, dilin “tutarlılığını” dışarıdan belirleyemediğimiz bir soruna getirir.

Dil, kendi “yapısı” gereği, kendi yasaklarını ve sınırlarını içinde barındırır; varlık’ı bu sınırlara indirgeyemeyiz, ontolojik sınır tam da bu noktada anlamını bulur, ancak öte yandan dilin dil-dışıyla olan ilişkisini de kesinleyemiyoruzdur. Kant’ın “kopernik devrimi”nin açtığı bir sorun alanıdır burası bir bakıma; yeri belirlenemeyen bir sınır bilinebilir olanı bilinemez olandan ayırıyordur. Bu sınır sorunu epey bir farklılaşarak, hatta Kant’a karşıt yönlerden dolanarak yol almış ve yirminci yüzyılın dil takıntısında yeni anlamlara dönüşmüştür. Lacan, öznenin ve nesenin tasavvurunu değiştiren bir yaklaşım ortaya koyar örneğin; ne özne, ne nesne, ne de hatta dil eksiksiz, tam ve bütünlüklüdür. Bu noktada, “dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır” diyen Wittgenstein’ı da hızlıca kaydetmek yerinde olur sanırım.

Bu dolanmaları nasıl toparlayacağımdan emin değilim, ama Heidegger’e dönelim buradan. Heidegger’in, dil sorunu dolayımında varlık anlamı sorununu değiştirdiği gibi, “sanat yapıtı” ile “ampirik ya da sıradan gerçeklik” arasındaki ilişkiyi de alt üst uğrattığını söyleyebiliriz. Burada alt üst edilen esas olarak “temsil” düşüncesidir. Yapıt, temsili hakikatin taleplerine hiç bir şekilde tabii değildir. Ya da  öyle düşünülmemelidir. Yapıt dünyayı “temsil” etmez, hakikat olguyu “temsil” etmez; dilin bir temsiller reyonu olarak anlaşılması düşüncenin “mevcudiyet metafiziği”nde sıkışmasının tarihini oluşturur; sanat da, felsefe de, politika da bu sıkışmadan muaf değildir elbette.

Söylenecek çok şey var ve muhtemeldir ki etrafta dolanırken, Akif Tek’in açtığı tartışmalara fazla yaklaşamadım.

kaleme ve satır satır yazdıklarına ve çizgi çizgi çizdiklerine and olsun.

amin !

Reklamlar

13 Yanıt to “kalem suresi”

  1. passive Says:

    yemek yiyemiyorum ama mutlak töz okuyabiliyorum 🙂

  2. kacakkova Says:

    pass

    yemeden olur mu? kelimeler karin doyurmaz 😉 bari güzel kocaman bir sandevic yap kendine, hem oku hem ye. hani ben böyle okunabilir olmaktan dolayi cok mutluyum da, dedigim gibi okunsam daha da mutlu olurum. valla mutlulukta sisifos bile yarisamaz benimle o vakit ;)….

  3. proetcontra Says:

    Heidegger “Güzellik hakikate katılır” sözünü “Biçim, bir zaman varolanın varlıklığı olarak varlıktan ışıklanmıştır, güzel de biçimle ortaya çıkar.” diyerek açımlar. Bu aydınlanmış varlığın ayrılığını, ‘Erde’ ile ‘Welt’ arasındaki ayrımı sanırım kacakkova çok daha net açıklayabilir. Sanat sayesinde ‘toprak’, ‘evren’e evrilir. Güzellik varlığın özünden bir parça olarak hakikattir; hakikat yapıta doğal bir süreçle oturur. Heidegger bunu biçim ve içerik arasındaki gerilime bağlıyor. Ona göre hakikat bu iki hâl arasındaki gerilmeden kıvılcımlanıyor. Kısaca sanat edimi bir yaratım ve varoluş sürecini içerir, bu anlamda hakikat mutlak surette sanat yapıtında zuhur eder. Varlıkla girilen ilişkinin aracı ise dildir, bu aktarışımı dil sağlayacaktır. “Yeryüzünü yaratma” bu bakımdan Wittgenstein’ın dil anlayışıyla açıkça örtüşüyor.

    Fakat bir de Max Bense’in ‘realiteye-katılma’ olarak adlandırdığı bir durum var. O, kabaca “güzellik gerçekliği aşar” diyerek güzellik ve realitenin farklı (bu kelime tam olarak karşılar mı bilemiyorum) kategoriler olduğunu söylüyor, yani güzellik realiteyle ancak ona-katılma olarak ilişkilendirilebilir diyor. Sanırım bunu daha ayrıntılı incelemek lazım.

    Şayet Aşkın’ı hakikatin hakiki ifadesi/oturması olarak göreceksek, bu Aşkın’ı da bir tanrı olarak tanımlayacaksak, reel varlığın hakikati olarak görebileceğimiz tek şey vahiy olacaktır. Bu tanrıyı Allah olarak tanımlayan vahyin “Düşün kalemi” şeklinde başlayan bölümünde, bu Aşkın, hakikatin sınırlarını şöyle çiziyor: “Yoksa, [bütün varoluşun] gizli gerçekliği[nin] kendi kavrayış alanları içinde [olduğunu], böylece [zamanla] onu yazabilecekler[ini] mi [zannediyorlar]?” “Kalemi ve yazdıklarını” ifade ederek başlayan bir sözün, aktardığım kısımla, hakikatin kavranışının sınırlarını, “ğayb” kelimesini kullanarak ortaya koyuyor olması da dikkat çekici.

    Demek ki varlığın oluş şekillerini, yaratım biçimlerini, hakikatin bu anlamda varlığa oturuyor oluşunu farklı şekillerde incelemek gerekiyor… Metafizik bir kabulle mi hareket ediyoruz, bu metafizik bölge teolojiyi içerisine alıyor mu, ontolojik sorularımızın sınırlarını nerede çekip de neye göre konuşacağız… Bunlar hep değerlendirme ölçütlerimizin parçaları olarak ortaya çıkıyor.

  4. proetcontra Says:

    Ayrıca passive’in durumunu kendimle okuyarak bunun bir ‘bağımlılık’ olduğu sonucuna vardım ben. Evet, Mutlak Töz bağımlılık yapıyor:)

  5. banu Says:

    İfade aracı olarak bir dili kullanan eser bir çatının altında adını alabiliyor. Bu, hangi dili kullndıysa (ona uygun olan hangisiydiyse) onunla ilgili çatıda anılmasına sebep olacak. Eserin bizimle buluşmasında, hakikatle ilintisinden önce insan faktörünün tarihteki sahnesine dair şahitliği daha önce kendini hissettirecek. Onu o dille (seçilen kelime ya da çizgi ya da sembol[nota gibi] ile) sunan -insan-dır çünkü.

    Hemen bu farkındalığın ardından Schopenhauer’ın
    -sanat evrensel olanı öznele alır- görüşü üzerinde bahis yapılmaya uygun safhaya geçilmiş olur.Ve hakikatin aslı ve zahiri hakındaki kabın tortusu rahatça karıştırılabilir. Çünkü ana büküm noktası insan faktörüdür. İnsan faktörünün hakikat çemberinin içindeliğine gelirsek, Höldler’in şu sözünden de rahatça bahsedebilirim;

    ” Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana. Kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye .”

  6. proetcontra Says:

    Öncelikle, dil için ‘araç’ demişim, sanırım ‘ev’ demem daha uygun olur. “Varlığın evi.”

    Bu ‘insan faktörünün tarihteki sahnesi’ meselesi çok önemli. Benim ‘sanatın dili’ diye bahsettiğim şey çok kabaca üç noktadan hareket ediyor. Birincisi, kelimeler değişmez. Anlamlar değişebilir, başka kelimeler ortaya çıkabilir, ama kelimelerin kendisi değişmez. Yüzyıllar önce yazılmış bir felsefe (düşünce) kitabını biz yine o gün yazıldığı kelimelerle okuruz fakat o kelimeleri bugünkü anlam düzlemimizle değerlendiririz. İkinci nokta, tarih değiştiğinde, dolayısıyla düşünceler de değişmeye başladığında kelimeler buna hızla ayak uyduramaz. Kelimelerin düşüncelere göre gelişimi geriden gelir. Düşünce ürünleri bu değişimi anlatmada gecikir. O yüzden insanın tarih içerisindeki gelişimini yazılı kaynaklardan önce sanat eserlerinden ediniriz. Bu durum görsel kelimeler ile yazınsal kelimeler arasındaki farka işaret ediyor. Üçüncü noktaysa bazı kelimelerin, yaratıcılarının anlam düzleminin bilgisini gerektirmesi meselesi. Mesela Nietzsche’nin ‘gerçek tarih’i. Nietzsche’yi tanımayan biri pekala “zaten başka türlüsü mümküm değil ki, tarih zaten gerçektir” diyebilir. Bu kavramın anlaşılması Nietzscheci altyapının anlaşılmasında gizlidir.

    Kısaca anlatım, tam olarak bu yazıda ifade edildiği gibi, dil ile mümkün oluyor, ve farklı anlatım olanakları sağlayan farklı diller, farklı ‘kelimeler’ mevcut. Höldler de bu durumun anlamını hakkaniyetle ifade etmiş.

  7. kacakkova Says:

    yorumlar yazinin kendisinden daha cok sey söylüyor, ve tartisma vaad ediyor, tesekkürler…..
    bunlardan hareketle bir kac noktaya ek yapmaya calisacagim bir ara….
    sevgiler…..

  8. kacakkova Says:

    hölderlin’in sözü, bir bakima heidegger’in onda ne bulmus oldugunu anlamamizi sagliyor:Dil.öte yandan “insan” konusu varlik ve hakikat meselesinde bir bakima dügüm noktasi heidegger icin.sanat yapitin dogasi bu anlamda bir dil meselesi olarak belirmekte ve dil, dünyanin yansilanmasinin bir araci degil, dünyanin hakikatinin acilmasi ve böylece dünyanin dünya olarak belirmesini saglamanin zemini oluyor.bu noktada saniyorum heidegger’in sanati, artik duyarliligimizin gelismesi ve inceltilmesi olarak degil, kavrayisimizin yapisiyla ilintili bir alan olarak degerlendirmesine yaklasiyoruz.heidegger’in hölderlin ile iliskisi, onun dil ile iliskisinin bir uzantisi olarak anlasilabilir.kelimeler ve tasiyicisi olduklari anlamlar arasindaki iliskiler, dil’in yapisi icinde düzenleniyorlar.kelime ve anlam arasinda da birebir özdeslik yok.öte yandan kelime ve (varsayilan)nesnesi arasinda da kesinlenebilir bir iliski yok.dil’in disariyla iliskisi hic bir nedensellik barindirmiyor, aksine kalem suresi’ndeki düsünceleri dikkate alacak olursak “disari”yi disari olarak kuranda dilin kendisini.banu, “hakikat cemberi”nden bahsedince, dil ve dildisi arasindaki iliskide “insan faktörü” yeniden bir soru isareti olarak ortaya cikmis oluyor saniyorum……

    dil varlik’in evidir evet, insanin en temel varolusu ise evde olmamaktir…..??

    devrelerim yeterince isindi valla, simdilik yeter olsun…..

  9. proetcontra Says:

    Kacakkova ben bu yorumu kaçırmışım…

    Burada aklî bilgiyle sanatsal yaratımdaki bilgi birbirinden ayrılıyor. Öz mü desek, İdea mı desek ne desek bu ayrımı koymak için, çünkü onlar doğrudan anlatılmaktan uzaklar. Sanat eserinin dili de burada farklılaşıyor. Temsil, özün idrakinin yansıtılmasında bildiğimiz dilden çok daha farklı bir dil kullanıyor. Ama İdea da Aşkın ile aşkın arasındaki denkleme dahil bana göre. Yani belirsizlik kaçınılmaz. Belki de hakikat başka türlü anlaşılmalı, yani farklı bir düzlemde ortaya çıkan bir bilgi, Schopenhauer’un deha’sına götürtecek cinsten mesela… (Sonuç yine değişmeyebilir.)

    Son cümleye kadar keyifle kafa sallıyordum, son cümlenle kutu çalkalandı. Bu meseleye bakmak lazım. Kelimeler ve anlamlar arasındaki ilişkinin doğrulanabilir olmadığını biliyoruz, peki evde olmama meselesine girersek neler çıkacak karşımıza? Evin dışından baksak neler göreceğiz?

    Bunun bir okumasını yapmalı… Fakat nereden başlamalı?

  10. proetcontra Says:

    Hakikat için ‘bilgi’ deme gafletinde bulunmuşum, ‘durum’ diye düzeltiyorum.

  11. sanat,hakikat, kuram ve dünya « Mutlak Töz Says:

    […] atlamıştım. Oysa hesaplaşılması gereken temel ayrımlardan birisi/ilki budur. Dolayısıyla kalem suresi‘ndeki meseleyi devam ettirirken hem bunun altını çizmeye, hem de bir kaç farklı noktaya […]

  12. İmge-Dil İlişkisi « Says:

    […] bütünüyle aktarmamın sebebi sanatsal yaratım hakkında yürüttüğümüz tartışmalara (Kalem Suresi) uygun bir arkaplan sağlayabilir oluşu. Özdenören, önce imge ile kelime arasındaki farka […]

  13. Felsefi Şiir hadisesi « Mutlak Töz Says:

    […] konusunun dikkatimi çekmesi, şiir eksenindeki bu tartışmalarda direk ya da dolaylı olarak sanat ve hakikat bahsini, kuram sorununu ya da proetcontrada ki imge meselesini düşünmem oldu. Kayıran, […]

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: