hangi yıkıntının üzerindeyiz?

by

Kendilik başlıklı yazıya Zafer Erginli’nın yaptığı yorumlarla mesele başka boyutlar kazandı ve bağlamı değişti. Hocanın yorumuna karşılık, katıldığım ve katılmadığım noktaları ayrıştırarak yeni bir başlık açmak yararlı olacaktır kanısındayım.

* * *

Her düşünce serüvenin kücümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olduğunu kabul etmek gerekir ve bunun aksini ima etmeyi bile abes buluyorum. Hiç bir düsünce geleneği, bir başkasıyla kıyaslanamaz. İslam düsüncesinin de öyle olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok, ama Zafer hocanın uyarılarını dikkate alarak bunun altını çizmek önem taşıyor yine de. İslam felsefesi ve düsüncesi kücümsenmenin ötesinde, genel bir kabul halinde yok sayılıyor bazı çevrelerce.

Belirli bir düsmanlık sözkonusu ve bunun anlamını biliyoruz. Doğu’da ve islamda olmayan şeyler arasında görülüyor düsünce ve felsefe. Bunun saçma bir varsayım olduğunu uzun uzadıya irdelemek gereksiz. Oryantalizmin yaydığı genel bilinç biçimlerinden birisi bu. Sufilik, tasavvuf düsüncesi, mutezile, israkılık ve benzerleri gibi islam felsefelerinden hangi biri kücümsenebilir, islam filozoflarindan hangi biri yoksayilabilir. İslam felsefesindeki eğilimlerin batı’da çok sonraları ortaya çıkan akımlarla benzerlikler taşıdığı yolundaki saptamalar, bu yönlü bir kücümseyici yaklaşımın ne kadar soeunlu oldugunu ve belirli bir bilinçten türediğini göstermektedir yeterince.

* * * *

Her düsünce geleneğinin kendi şartları ve anlam dünyası içinde bir değere sahip olduğunu teslim etmeliyiz. Elbette batıya gidildikçe bilim sayılan şey doğuya gidildikçe hurafe addediliyorsa bunda bir bit yeniği aramak gerektir. Ama düsünce geleneklerine bu bityeniğinin ötesinden de bakabilmek zorundayız. Bugün batıya gidildikçe bilim olan şeyin nasıl sorgulandığı ve bilimin kuramsal hurafelerinin (iceriden) nasıl ortaya çıkarıldığı biliniyor. Bit yeniğindeki mekanizmayı görmeliyiz, ama düsünceye/düsünmeye dair asıl meselelerin bundan sonra başlayıp devam ettiğini de görmeliyiz. Örneğin Foucault’nun “öznelik sorgulamasi”ni, “hakikat” meselesini ya da„iktidar sorusu“nu („bilgi/iktidar sorunu“nu) düsündügümüzde, kendi düsünce geleneğimiz diyeceğimiz şeyi bu sorunlardan bagisik alanlar olarak düsünemeyiz ve bunlarin tamamen dışına çıkaramayız.

Tam bu noktada, örnegin, düsünce-iktidar-inanç ilişkisi bağlamında islam tarihinde olup bitenler genel hatlarıyla „batı tarihi“yle şaşırtıcı olmayan bir benzerlik gösteriyor. Mütezile’nin başına gelenler, sonra Mütezile’nin başkalarının başına getirdikleri, İsraki okulunun ya da Halveti’lerin kaderi, bu tarihsel sürec, demek ki iktidar sorusu/sorunu eksenindeki tartışmalara doğrudan bağlanabilir. Yerinde bir saptama: iktidarın büyüsü zülme sapmak için düsünce ayrımları yapmıyor. Dolayısıyla, örneğin, Foucault’nun çizdiği tablonun karamsarlığı „kendi düsünce geleneklerimizin“ de içinde yer aldığı bir eksen vermektedir bize.

Akil, değer, inanç, bilgi, düsünce kavramları üzerinde 20. yüzyılda yapılan tartışmalardan ve ulaşılan yıkıcı ya da paradoksal sonuçlardan kendi düsünce geleneklerimizi yalıtamayacağımız da malum. Hiçliğe ve nedensizliğe cözüm bulamayan düsünce, toplumsal gerekçelerle kendi aczini kapatmaya yöneldikçe sorunları ertelemekten başka bir şey yapmamaktadır. Bu noktada, ayırabileceğimiz bir batıya ait ve doğuya ait düsünce ve sorunlar basligi olduğunu sanmıyorum. Hiç bir düsünce geleneğini kücümsemeden ve göz ardı etmeden, birini birine üstün kılmadan, düsüncenin sınırlarına doğru yapılan hamleleri, o sınırlardaki kısır döngüleri ve temel kavramlara, degerlere ilişkin yürütülen tartışmaları yürütmek önemli.

* * *

Her düsüncenin kendi koşulları içinde belirlenmişliği olduğu da doğru bu noktada. Bir düsünce disiplinini kendi tarihsel koşullarından bağımsız sayamayız tamamen. Bununla birlikte bir düsünceyi tamamen kendi koşullarından ibaret de sayamayız. Bir yandan üstlendiği bir geçmiş ve geleceğe bıraktiği bir sorun alanı var layıkıyla düsünce diyebileceğimiz her yönelimin.

Bu bakımdan özellikle 2.Dünya savaşı sonrası düsünce ve felsefede meydana gelen kırılmaları, kesintileri, anlam yitimlerini ve bunlarla birlikte ortaya konulan karamsar ve paradoksal yönelimleri, değer sorgulamalarını, nihilizmi belirginleştiren müdahaleleri sadece savaşın yıkıcı atmosferinin bir ürünü ve batı’ya ait bir sorunlar silsilesi olarak değerlendiremeyiz. Kendimizi kendi evimizde hissetmenin olanaksız olduğu, bunun bir yanılsama olduğunun anlaşıldığı bir zamandayız ve bu noktadan itibaren düsünmeyi sürdürmek durumundayız. „Kendi düsünce geleneklerimiz“ diye bir alana isaret ederken, bu yönlü kapsayici meselelerden kacabilecegimizi düsünmek yaniltici görünüyor.Bu zaman ve zeminde kendimize soracagimiz soru önemli: Peki biz hangi yıkıntının üzerindeyiz? Hangi zeminin problemlerini kendi problemlerimiz sayıyoruz?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: