Resul:Kara bir anlatı

by

Resul

Resul , sıradan bir adamın sıradışı hikayesini anlatan kara bir anlatı örneğidir. Varolus sancisiyla kivranan bi bilincin cikissizliklarinin hikayesidir.

Bir şiir kitabı (Madde Kara) olan Hüseyin Kıran’in ilk romanı. Bir anlamda Kafkaesk bir atmosfere sahip olan Resul, ne olduğu belirsiz bir Daire’nın tehditkar konumuyla birlikte sürmekte, Beckett’in kahramanlarıyla akraba olan kitabın kahramını sürekli kendini deşmekte ve parçalanmaktadır. Bu kara anlatıda bir tür varoluşu sorunşallaştırma girişimi sözkonusudur, ki akraba olduğu edebi metinlerin izinde yürümesinin yani sıra daha başka noktalara da varmaktadır. Varlıktan kaçmaya, hayatın böyle olmaklığından kurtulmaya, kendini korumaya çalışan Resul, her adımda biraz daha parçalanır.Her tür girişiminde parçalanma ve dağılma biraz daha derinleşir.

Oysa neler düşünmüştüm. İşte bu yeni ben, bu havlayan varlık, bu öylece ben olan ben ortaya çıkınca her şeyin akışı değişecek, peşimde yılmaz bir kalabalık birikecekti. Şeylere yeniden ad verilecekti. Yönler yeniden bildirilecek, saatler kırılıp atılacak, bütün tarifler geçersiz kalacak, her şey keskinliğini yitirecek, her şeye yeniden başlanacaktı.

Oysa hiç bi şey olmamıştır.Her şey kendi düzleminde aynı şekilde hükmünü sürdürür.Resul bu düzümlerde giderek hükümsüzlüğe doğru yol almaktadir.insanı eğer tinsel ve maddi ögelerin çeşitli düzeylerde bir araya geldiği istikrarsız bir varlık olarak ele alırsak, Resul’un bu düzlemde istikrarsizligin üzerine dogru yürüdügünü, sürekli bir dağılma ve parçalanma eğilimi gösterdiğini söyleyebiliriz.

Birinci tekil şahıstan yazılmış gibi görünmesine rağmen zaman zaman araya anlatıcı ya da tuhaf bi ses/sesler girmektedir. Özellikle son sahnede, Resul’ü bir sevişmenin içinde saçlarından tutup pencereden atanın kim ya da ne olduğu sorusu gündeme geliyor. Benlik çoğullukları sözkonusudur kitapta; Ben Resul vardır, Resul vardır, kimi zaman tamamen belirsiz bir şekilde araya giren bir anlatıcı vardır.”Bir an durup düsünebilseydim her sey baska türlü olabilirdi” diyen, bi ses.

Kitabin ana problemi bu acidan insan olmaklik seklinde belirtilebilinir:

insansak, sadece ve yalin bicimde varligi yasamak imkansiz.Ya daha bastan hayvan olmak ve saydam ve gecirgen bir doga parcasi olarak yasamaliydik, ya da bu dünya icinde, bu dünyanin insanlari ve iliskileriyle hayata bagliyiz”(138)

Kacis romanlari olarak adlandirabilecegimiz romanlarda görülen temalar Resul’de görülür, anacak burda meseleler biraz daha karmasiklasmis ve cözümsüzlüklerin sinira varilmis gibidir. Gercekligini yitirmis bi dünyada kuskular ve acilar icnde kalan bireyinsan, bunun ardinda daha derinlikli daha sahici baska bi seyin arayisina yönelir kacis romanlarinda; nitekim Resul’ün de bu tür denemeleri olacaktir, ancak kitap ilerledikce bu noktada yalnizca olanaksizlik sinirlarina varildigini görürüz.

Ne bu dünya da yasamak mümkündür ne de baska bir dünya…Resul’ün hikayesi budur.

İki ayri değerlendirme yazısında kitap hakkında olumlayıcı saptamalar yapıldı. Ortak kanı kitabın türkçe edebiyatta özgün bir yere sahip olduğu yönünde belirtildi. Bu yazılarda, Resul’un türkçe edebiyatta nereye yerleştirileceği konusunda güclük olduğu belirtilmekte, bir Kara Roman olarak değerlendirilmekte, pek alışık olduğumuz tarzda bir kitap olmadığı, kolay okunamadığı, dilin sürekli parçalandığı ve metnin sürekli kendi içne kapandığı tespit edilmektedir. Sürekli dağılan ve parçalanan, kendi üzerine kapanan bu dil, tam da anlatım gücünü ya da anlatabileceği şeyi böyle olmaklığından almakta ve ilerleyebilmektedir.

Kitapta birey-öznenin, her seyi kontrolünde tuttugu varsayilan, kendi olarak varoldugu ya da varolabilecegi umulan öznenin konumlanisi sorgulanmaktadir bir anlamda.Yalnızca burjuva bireyi değil de birey olarak insanı ya da insan olmaklığı deşmeyi deneyen bi metinle karşı karşıya olduğumuz söyleyebilir. Varoluş sorunu dillendirilmekte, ya da varoluş yeniden sorunşallaştırilmakta (varoluş, varlık, bilinç, insan), ruh-beden ikilemi kurcalanmakta, bilinç-bilinsizlik eksenleri üzerinden yürünmekte, yaşamak denilen şey ve insan olmak denilen şey irdelenmektedir.

Resul sadece kendisi olmak kendisiyle eşit olarak yaşayan bir varlık olmak istemektedir, düsünmemek ve bilmemek, bilgisizlikte kendisiyle özdeş olmak, bilgisizligi giyinmek ve sadece varolmak istemektedir, bir ağaç gibi, ancak başarlı olamaz;

Ben de tipki sadece ben olmaliydim.Sadece Resul, sadece canli, sadece kendim, kendimle esit ve kendimden ibaret olmak ve bunu asla bilmemek.Bilmek cürütüyor cünkü canliyi.

Bilginin cürütücülügü tespit edilmekte, ancak buradan bi çıkış olanağı sunulmamaktadır Resul’e. Yazar bilginin cürütücülügünü tespit ettikten sonra, kahramanına bilgisizliği giyinme olanağı vermez. Bilmemeye sığınmasına olanak tanımaz, o cürütücü bilgiyle yürümek zorundadır Resul, bu sebepten biraz daha cürümek, biraza daha kendini deşmek, hiç bir uzlaşma olanağına izin verilmeksizin yokolusuna dogru ilerlemek zorundadır.

Olduğu gibi olamamak düzleminde kendi olmaya çalıştıkça Resul, daha fazla yabancılaşır.Kendine ulaşabileceği varsayilan bütün yollarda attığı her adımda kaybolmaktadır adeta.Böylece benlik parçalanması ve yaşamın neliğine dair bir sorgulama ekseninde yürütülmektedir mesele; benzer temalara edebiyatta rastlamak mümkün olmakla birlikte, Resul’ün yazgısı kendine özgülükler barındırır.Yazar kitabında bireyin/bilincin parçalanışıni, dağılınışıni anbean gösterir, bu tür sorgulamalarda görülen türde çıkışlara (ya da kaçışlara) da gönül indirmez, delilik ya da doğaya giderek kurtulunacak bir çerçeve içinden bakılmamaktadır konuya; ya da salt bi kendilik alanının olabilirliğinden hareketle Resul’e bi barınak verilmemektedir; Resul’ün kendi olarak ne toplumun dışına çıkmasına ne de iç dünyasına kapanmasına izin verilir.Yazar kahramanını köpek gibi havlatır, düsünce kalıplarıyla kendine duvarlar ördürtür icine saklanabilecegi, Daire’ye kendini teslim etmeyi denettirir, bir ağaç olmayı istetir yalın ve sırf kendilik olarak mevcut olmayı düsündürtür, ama hiç bi noktada çıkış yoktur….

“Ben Resul direnen ve debelenen Resul’ü saclarindan tutup asagi attim…”.(140)

Ölümden başka çıkış yolu bırakılmaz Resel’e, hatta o bile… sonunda ölümü de süpheli kilinir, ya da ölümün bir çıkış olup olmadığı sorulur; cünkü “ölmek demek, kurtulmak ve bu dünyanın tamamen dışına çıkmak demek değildir” sözleriyle biter hikaye.Öyleki yerde parçalanan Resul’ün cesedinin başına ne geldiği yazılabilir devaminda.Ceset Resul’e ne olduğu sürdürülebilir anlatı içinde, ancak bu okura kalmaktadır.Şu halde Resul’un çok katmanlı bir metin olduğunu, dogrudan belirli bir döneme ya da kosullara indirgenebilir olmayan politik ve toplumsal gönderimlerinin bulundugunu, bir tür bilincli varlik olarak insani ve bilincini sorunsallastirma cabasi icerdigini söylebiliriz.

Resul, varoluş sancısı çeken bi adamın o sanciyla sancili iliskisinin hikayesi olarak görünmektedir. “Gövdeden kurtulmak mümkün, bilinçten değil” sözü, kitabın felsefi meselelerinden birini işaret etmektedir bu noktada. Kapalı, güç okunan, kendini kolay ele vermeyen bir metindir Resul. Kullanılan dilin ve kurulan biçimin özellikle böyle olmasının tercih edildiği, metnin kendini kolay ele vermezliğinin bilinçli olarak kurgulandığı anlaşılmaktadır. Kullanılan metafor ve göndermeler, çok katmanlı bir anlam yapısı olarak ortaya çıkmaktadır.
Okurun genelde roman kahramanlarıyla yaptığı anlamda bir özdeşleşme kolay görünmüyor bu kitapta.Dolayısıyla kolay okunabilen bi kitap degil.

Reklamlar

6 Yanıt to “Resul:Kara bir anlatı”

  1. neçayey Says:

    MÜLKSÜZLER KİTABI..

    “Anarşistiniz burada…”
    Algımızı yerli yerine oturtan düşlerimiz, ne isteyip ne istemediğimiz hayatı ve insanı tanımlamamıza ayna tutarken, bakışın en önemli eksenlerinden birini iktidar ve iktidarla ilişkiyi nasıl anlamlandırdığımız oluşturur.
    Platondan Campenalla’ya bilinen bütün ütopyalar mükemmeliyetçi, idealize coğrafyası ve toplumuyla totaliter bir yapıdadır. Le Guin ise Mülksüzler’de anarşist dünya Anarres ve tam tersi Urras’ı anlatırken tuttuğu aynada görünenlerle, sırlı yanda duranları düşündürmesini, kısıtlayıcı bağlardan kurtulan aklın akıp gitmesini ve sorgulanmayanın sorgulanmasını yani yüzleşmeyi sağlar. İktidar ilişkilerine karşı duruş Le Guin’in yazısının debisini oluşturur.
    Mülksüzler romanı ikiz dünyaların –ancak yaşam biçimi ile birbirine tamamen zıt– karşıtlıklarının, anarşist dünya ile kapitalist, devletçi dünyanın ve bu dünyalar arasında ki yolculuğun anlatıldığı bir roman. Roman dünyalarını siyah ve beyazın iç içe geçtiği bir ying-yang metaforu olarak düşünebiliriz. Zaten roman metaforlar ve ironiler üzerine kurgulanmış. Anarres; çorak, kıtlık içinde yaşam sürmeye çalışan, devletsiz, hiyerarşisiz özgür ve Odocuların gezegeni (anarşist). Urras ise doğanın cömert davrandığı,bolluk içinde yaşayan sınıflı, hiyerarşik ve devletçi (arşist) bir gezegen. Gezegen isimleri dil oyunları ile kurgulanmış. Anarres adı anarşiyi çağrıştırıken. (Yunanca Anarşi: An-arche “arche”; baş, başat “an” takısı olumsuz iyelik -siz,-sız Başsız) diğer yandan mal mülk sahibi olmayan anlamına da geliyor.(Latince res: şey,nesne). Urras ise USA ve USSR harflerinden devşirilmiş.Ayrıca Ur Almanca ilk, başlangıç anlamına geliyor. Anarres Urras’tan gelen göçmenlerden oluşmuş. Urras ilk gezegen, eski dünya. Bu noktada bu metaforu; gelişimin,değişimin metaforu, Urras’tan Anarres’e evrim olarak yorumlamak mümkün.
    “Hiçbirşey senin değildir…”
    Roman Anarres’in Kuzeybatışı bölgesinde doğan fizikçi/devrimci Shevek’in Urras’tan gelenlerle birlikte Urras’a doğru yol almasıyla başlıyor. Roman Urras’ta ilerlerken, Anarres’e flashback (geri dönüş) yapıp bu yolculuğa çıkışın nasıl evrilmeye başladığını ve Anarres’i anlatıyor. Bu yolculuk iki gezegen arasındaki ilk ziyarettir. Shevek uzay gemisinden arkasında bıraktığı duvarlarla çevrili bir ironidir. Tüm duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu nereden baktığınıza bağlı.
    Bir zamanlar Urras’ta yaşayan Odo ve Odocular devrimden önce Anarres’e ihraç edilmişlerdi. Acaba Le Guin; özgürlükçü ütopyanın kapitalist totaliter bir dünya da varolmayacağını, kendisine yaşam alanı yaratamayacağını düşündüğü için mi her şeyin sıfırdan başlayacağı boş bir gezegeni seçti? Aslında Odocuların otoriter sistemi hedef alması ve varlıklarının diğer insanları da etkileyeceğini bilen hükümetler Shevek’in Urras’ı ziyaretinden yüz elli yıl önce Odocuları Anarres’e sürgüne göndermişti. Daha sonra Anarres gezegenine ne kadar çorakta olsa insanlar kendi istekleri ile gittiler.
    Anarres karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, paylaşma temelinde kendi yollarının efendileri ve özgür insanlar tarafından düşlenmişti. Urras’tan ayrılarak Anarres’de yerleşim alanlarına akıl anlamına gelen Abbenay adını veren Odocu toplum için merkezsizleşme ve bireylerin hükmetme güdüsüne hizmet eden hiçbir kuruluşun olmaması önemli ögeler olarak varolur. Kent öncesi, teknoloji öncesi kabile yaşamına dönmeden anarşizmlerini çok ileri bir uygarlığın, karmaşık çeşitlilik içeren bir kültürün dengesi içinde yaşatmaktır esas olan. Anarresliler başlangıçtan beri merkezileşmenin büyük bir tehdit olduğunun farkındadır. “Sahip olmak yanlıştır. Paylaşmak doğrudur. Tüm benliğinden, bütün o geceler ve günler boyunca tüm yaşamından başka neyi paylaşabilirsin ki?” (s. 52) Ancak belleğini yitiren toplumların üst şokları yaşayıp savrulması, ruhunun eylemsizleşmesini Anarres de kimi noktalarda içinde barındırır. Anarres de mükemmel bir dünya değil. Doğal yapı uygar bir toplumun devamı için elverişli olmaktan çok uzak. Hâlâ otorite olmak isteyen, bürokratik eğilimleri taşıyan insanlar mevcut. Zaten mükemmele ulaşma motivasyonu da içinde tekdüzeliği, robotlaşmayı barındıran tehlikeli bir motivasyon (Burada Chuck Palahnuik’in Fight Club romanındaki Tyler ile anlatıcı arasındaki bir diyaloğu hatırlıyorum: “Mükemmel olmaya çalışma, bence evrilelim ve bırakalım herşey düşeceği yere düşsün”) Anarres’te kadınların yaşam boyu eşlik isteği sahiplenici, bebek sahibi olma isteği onların mülkiyetçi hisler taşımasına neden oluyor. Feminist/Anarşist bir yazar olan Le Guin’in anarşist bir dünyada bile kadını sahiplenmeye yatkın olarak betimlemesini;yaşam boyu eşlik isteğinin özünde mülkiyetçi olduğuna vurgu yapmak için mi, yoksa günümüz toplumundaki kadının edilgenliğine ironik bir atıf olarak mı okumalıyız? Ancak Odo’nunda bir kadın olduğunu ve evli olduğunu da bilerek. Le Guin’in sorguladığı bir başka şeyde tahakkümün ve hiyerarşinin ortadan kaldırıldığı, dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın tek etik kural olduğu bir toplum;i nsanın ölüm ve yalnızlık gibi duygularının verdiği acıya yanıt bulabilirliği. Yoksa Shevek’in dediği gibi: “Gerçek kardeşlik paylaşılan acıdan mı başlıyor?” (s. 63) Anarres’in diğer açmazları ise; Çorak bir gezegen olmasından kaynaklanan kıt kaynaklarla ayakta durma zorunluluğu. Merkezileşmenin önüne geçmek isterken kıt kaynaklar nedeniyle üretim ve dağıtımın Abbaney’deki ÜDE (üretim ve dağıtım eşgüdümü) sendikalarından –merkezden– sağlanıyordu. ÜDE’de bir bilimciler bürokrasisi oluşuyordu. Anarres yeni bir toplum yaratmanın sancıları ile yüzleşmek zorundaydı.:
    “Ey yeni doğmuş anarşi,sonsuz vaad / sonsuz dikkat / dinliyorum,dinliyorum gecede | gece kadar derin beşiğin yanıbaşında | çocuk iyi mi diye” (Göç’ün ondördüncü yılında Pio Atean tarafından yazılmış bir şiir s.92)
    Toplumsal organizmanın en önemli etkinliği eğitim, katı, ahlakçı ve otoriter bir tutumla Odo’nun sözlerini yasaymışçasına ezberletmek istemesi.Yazdıklarıyla farklı olanlar algı dışına itilir Tirin karakterinde olduğu gibi. Tam bu noktada anarşist dünyaya özgü aklın özgürlüğü, yıkıcı tutkularıyla Shevek, Bedap, Takver gibiler devrim olarak farklılıklarını ortaya koyarlar. Urras’la iletişim kurmak isteyenlerin hain olarak damgalanmasına karşın otoriteye taviz vermeyerek kendi vicdan ve bilincinin inisiyatifi doğrultusunda Shevek,karşılıklı yardımlaşma-dayanışma kültürünü yani kendi gerçeğini, meselesini anlatmak paylaşmak, Urras gerçeğini görmek ve duvarları yıkmak için aslında geri dönüş olan yolculuğuna çıkar.
    “Siz bizim tarihimizsiniz. Belki biz sizin geleceğiniziz. Öğrenmek istiyorum, görmezlikten gelmek değil.” Shevek Urras’ta ki bilim adamları ile bir süredir fizik alanında görüşlerini paylaşmaktadır. Ancak “satın almanın ve satmanın”,”güç’ün” dünyasında bilim bir takım güç dengelerini değiştirmek için bir araçtır. Shevek Urras’a görüşlerini paylaşmak, devrimi orada ateşlemek ve duvarları yıkmak amacıyla gider. Urras hakkında bildikleri Odo’nun yazdıkları ile sınırlıdır. Urras farklıdır. Çok verimli toprakları, okyanusları, Anarres’te olmayan ve bitkileri ve Anarres’tekilerin hiç görmediği hayvanları ile. Urras ayrıca “satın alma, satma, sahip olma, biriktirme, statü, ataerkillik, bencillik, konformizm ve devlet” gibi Shevek’in anlayamadığı bir yaşamdır. Her şeyi yüzeyselleştiren, tüketim diliyle konuşan bayağı yaşantılarından fazlasıyla memnun Urraslılar –yumuşakçalar– derinliğine ilerleyememenin böcekçe korkusuyla süslü ambalajlarında bir iktidar ucubesi olarak Shevek’in karşısına çıkarlar. Temel ahlaki varsayımının mülkiyet ve karşılıklı saldırganlık olduğu toplumda nesneler, duygular, aşklar, insanlar alınır satılabilir ve tüketilebilirdi. Zenginlik yani ekonomik iktidar, cinselliğin erkeğin iktidarı, hiyerarşik ilişkilerin kanıksanması ve güce tapınmanın izdüşümü özellikle kadınların konumunda dikkat çekicidir. Kadınların Urras’ta bir amacı ve yeri yoktur. “Mülk sahibi sınıfların erkek üyelerini cinsel kullanımı için saklanan kadınlar, mülksüz sınıfın insanları tarafından kendilerine akşam yemeği sunulana dek bütün gün kumsalda yatar” (s. 45) ya da Artonun Shevek’in savaş karşısındaki tutumuyla odocu görüşü eleştirmek için söylediği sözler statü ve aristokratik yaşam tarzının kadın ayrımcılığının simgeleşmesi: “Odoculuğun derdi ne biliyor musun dostum, biraz kadınsı olması. Yaşamın erkekçe yönlerini almıyor. Kan ve çelik, savaşın parıltısı…” (s. 256) Urras’ta herşey Devlet içindir ve Devlet her şeydir. Urras’ta yaşayanlar için “yönetmek-yönetilmek” kaçınılmaz ve doğaldır. Otoritenin dil’i ile düşünürler, konuşurlar, eylerler. Otoritesiz bir dünyayı tasavvur edemezler. Oysa Shevek oradaki varlığı ile “Devletin gereksizliğinin kanıtıdır”. Urras’ta eşitlik ilişkileri hiyerarşi ile belirleniyorken ve yönetiliyorken Anarres’te yönetilen tek şey üretim ve organizasyonudur. Urras Anarres’in tarihidir, Anarres’te Urras’ın geleceği…
    Shevek İo’da Odocu düşünceleri yaymak Anarres ile Urras arasında bir dayanışma başlatmak istiyordu.Ancak kapitalist İo devletini sosyalist Thu devletine tercih etmişti (Urras’ta iki hükümet var Kapitalist İo, Sosyalist Thu). Shevek neden özgürlükçü idealin kapitalist toplumda, sosyalist toplumda olduğundan daha kolay yeşereceğini düşünüyordu? Shevek’in sosyalist Thu devletini daha totaliter ve yurtsever olduğunu, otoriter devlet aygıtının daha katı işlediğini bildiği için mi yoksa Le Guin’in tarihsel materyalizme, liberal marksizme sıcak bakması mı kapitalist toplumun daha rahat dönüşeceği düşüncesine etkili olmuştu. Belki her ikisi de…
    Anarres çok zor bir dönemden geçiyordu. Zaten kıt olan doğal kaynaklar gittikçe azalmış kış acımasızca Anarreslileri açlıkla yüz yüze bırakıyordu. Gönüllü çalışmalar ve dayanışma ne kadar artsa da açlık bir süre sonra kaçınılmaz olarak şiddete, mülkiyetçiliğe dönmeye başlıyordu. (s. 230)
    Ayrımcı ve mülkiyetçi dünyanın tam içinde bir o kadar da uzak olan Shevek konuşamamaktan, devrimden söz edememekten bıkmıştı. Shevek’i Urrasa getiren iletişim gereksinimi, duvarları yıkmak isteğiydi. Düşüncenin doğasında iletilmek yazılmak ve gerçekleştirilmek vardı. Bu konumunda Shevek ruhu gün ışığına koşan çocuk gibi cebinde bulduğu mesajın peşinden gider. “Haksızlık ve baskıdan bunaldık ve karanlık gecede özgürlük ışığını görmek için yüzümüzü kardeş dünyaya çevirdik. Bize kardeşlerine katıl!” (s. 175) Shevek notu cebine koyan Liberter Sendikalistlerle İo genel grev gösterisi ile hükümetini sarsmaya hazırlanmaktadır. Yönetim meydanında yüz binlerce insan özgürlüğü haykırır. Shevek’in kalabalığa: “…Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzda ya hiçbir yerde…” sözleri İo hükümeti askerlerinin kalabalığa ateş açması ile kesilir… Binlerce insan az önce şarkıların, coşkunun yankılandığı meydanda acımasızlığın sessiz tanığı olarak yatmaktadır. İo hükümeti cadı avı başlatır… Shevek’in Urras’la Arz’la. Hain’le kardeşlik bağı oluşturma isteği, Urras’ta özgürlüğün yeşerebileceğine inancı yıkılmıştı. Anarres’e dönme vakti gelmişti. “Gerçek yolculuklar geri dönüşlerdir.”
    Ursula K.Le Guin, Philip K. Dick ve Stanislaw Lem ile birlikte bilimkurgunun en yaratıcı ve özgün yazarlarındandır. Türkiye’de genellikle Yerdeniz serisi ile tanınsa da Mülksüzler ona bilimkurgunun oskarları sayılan Hugo ve Nebulay ödüllerin kazandırmıştı.
    Le Guin; marksizmden, anarşizmden, taoculuktan etkilenmiş feminist bir yazardır. Mülksüzler tüm dünyada pek çok eleştirmen ve okur tarafından okunmuş üzerine yazılar yazılmıştır. Hatta Samuel Delayn mülksüzlere karşı bir heteretopya olan Triton’u yazmıştır. Anarres gezegenini; doğal koşulları, kıtlığı, kötü iklim koşulları göz önüne alındığında ve anarşistleri arasında iktidar heveslileri, bürokrat özentileri de dikkate alındığında ütopya olarak kabul etmek zor. Ancak “müksüzler” ve “mülksüzlük” bir ütopya.
    Yazar; insanların bugünkü toplumda egemen olan acıların, eşitsizliklerin ve sömürünün kaynağında –romanın adı ile ilintili olarak– mülkiyeti görür ki çok haklıdır. Anarres’tekiler özgürdür çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Urras’taki sahipler ise sahiplidir (“Sahip oldukların bir süre sonra sana sahip oluyor”–Fight Club)
    Shevek hiçbir zaman kapitalizmi, mülkiyetini ve yaşam ahlakını anlayamıyordu,öğrenemiyordu. Sözgelimi bir bankadaki işlemler ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız ve karmaşık geliyordu (s. 119) Roman iki yolculuk üzerine kurulu: Biri gidiş diğeri dönüş. Ama aslında “gidiş” eski dünyaya “dönüş” , “dönüş” ise farklı bir insan olarak farklı bir dünyaya ilk kez “gidiş” Le Guin bize mükemmel bir dünyayı tasvir etmiyor, olabilecek en iyi yaşamın içindeki tehlikeleri gösteriyor.
    “Bir hırsız yaratmak istiyorsanız sahip yaratın. Suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun”
    “Yeniden Anarres’te Doğalım….”

  2. neçayey Says:

    Tüketim Toplumu
    Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev. Hazal Deliçaylı
    -Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 1997
    ————————————————————————-

    Tüketim toplumunda ruhun yerini beden almış, tutku dışlanmıştır. Bedenin etrafı sağlık, perhiz, tedavi, arzu gibi söylenlerce kuşatılmıştır. Reklamlar bireyi yatırım nesnesine dönüşen bedenlerini keşfetmeye davet eder.

    Baudrillard bu kitabında, daha sonra yazdığı Amerika ya da Cool Memories gibi kitaplarında yaptığından farklı olarak, tasvir ettiği “post-modern” toplumun büyüsüne kapılmamış. Ortaya sert tonlu bir eleştiri çıkmış. Bunda kitabın 1968 olaylarının ertesinde yazılmış olmasının ve 1970 öncesi dönemde “post-modern” toplumun henüz yeterince şekillenmemesinin payı olabilir. Yine Baudrillard’ın diğer kitaplarıyla karşılaştırıldığında Tüketim Toplumu yer yer tablo ve istatistiklerle desteklenen ampirik bir çalışma olma özelliğiyle de dikkat çekiyor.

    Konu yeni değil. Tüketim toplumu ya da kitle kültürü daha önce aralarında Frankfurt Okulu yazarlarının da bulunduğu birçok düşünürce eleştirilmişti. Bu düşünürler kendilerini -potansiyel de olsa- bir toplumsal muhalefetin parçası olarak görüyorlardı. İsteği dışında kendi hakikatine yabancılaştırılmış, iktidarca manipüle edilmiş ama yine de bu durumdan kurtulma umudunun var olduğu bir toplum sözkonusuydu. Tamamen bireysel bir bakış açısıyla iktidarı da muhalefeti de eleştirip dışlayan Baudrillard ise bu kitabında yeni tüketim toplumunun artık asıl/kopya, gerçeklik/görünüş gibi karşıtlıklar kurularak açıklanamayacağını, çünkü yabancılaşılan bir insan özünün ve hakikatinin ve buna bağlı olarak hakikati temel alan toplusal muhalefet biçimlerinin yokolduğunu, bir simülasyona dönüşen gündelik hayatın gönderme yapabileceği dolaysız yaşam biçimlerinin ortadan kalktığını iddia ediyor. Baudrillard’ı sosyalist görüşten ayıran temel fark bu. Ona göre tüketim toplumu kaybettiği hakikati gündeminden çıkarmıştır. Radikal bir toplumsal muhalefet yaratamaz. Ancak anomi ya da anomali üretir; amaçsız şiddet, kollektif kaçış davranışları (uyuşturucu, hippiler) yorgunluk, intiharlar, sinir hastalıkları, iç sıkıntısı, suçluluk.

    Marksist düşünce özne/nesne, birey/toplum gibi karşıtlıkların komünist toplumda aşılacağını öne sürmekteydi. “Post-modern” tüketim toplumu olumsuz anlamda bu karşıtlıkları kendi içinde “çözdü”. Artık nesne karşısında bir mesafe, eleştirel bir gerilim taşımayan, ruhuyla ve bedeniyle bir tüketim makinasına dönüşen özne, standardize edilmiş tüketim nesnelerinden oluşan dünyayla uyum içine girmiştir. Toplum büyük ölçüde birbirine benzeyen, televizyonun dünyasındaki gibi konuşan, gülen, düşünen, giyinen bireylerden oluştuğu için artık varlığının anlamını bulmaya çalışan, toplumla ilişkisini bir dünya görüşü çerçevesinde temellendirmek isteyen birey tipi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Televizyonda görünen hayat izleyicisine zorla dayatılan, onun yabancısı olduğu bir hayat değildir. İzleyici televizyonda, zaten yaşadığı ya da en azından özlem duyduğu bir hayatın yansımalarını görmektedir.

    1980’li yıllardan itibaren “post-modern” kültürün istilasına uğrayan Türkiye’deki gelişmeleri anlamak açısından Baudrillard’ın kitabı önem taşıyor. Ancak farklılıkları vurgulamak gerekiyor. Baudrillard’ın ele aldığı 1970 öncesi dönem, Avrupa’da, kapitalizmin ekonomik temelde krizsiz geçirildiği bir dönem. İkinci olarak Avrupa’da “post-modern” olarak adlandırılan toplum, ekonomik-sosyal-kültürel açıdan pre-kapitalist yaşam biçimlerini çoktan geride bırakmış, modernizmden geçmiş bir toplum. Türkiye’de ise “post-modern” toplumun temel dayanaklarından olan hizmet sektörü 1980’lerden sonra gelişmeye başladı. Sivil toplum, yurttaşlık, temsili demokrasi gibi konular Avrupa’da 19. yy’da tartışılan konularken, bugün Türkiye’nin gündemini oluşturuyor. Kendi hakikatini kaybetmiş Batılı birey, post-modern bir tatil anlayışı çerçevesinde de olsa “orijinal”, “otantik”, dolaysız yaşam biçimlerini görmek için Üçüncü Dünyaya yönelirken, Türkiye’de yeni tüketim biçimlerine özenen kitleler, kendi doğrudan hakikatlerinden uzaklaşıp televizyonun sunduğu “reality show”, “sıcağı sıcağına” programları gibi ikinci elden gerçekliğe, sanal gerçekliğe yöneliyorlar. Şimdi Batıdaki tüketim toplumundan bazı görüntüleri Baudrillard’ın kitabından izleyelim;

    Bu toplumun dili tüketimin dilidir. “Bireysel ihtiyaçlar ve hazlar bu dile bağlı olarak sözden ibarettir.”(s.88) Haz zevk olarak değil ama yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmıştır. Birey etkin bir şekilde kendini tüketmeye hasretmelidir, aksi taktirde toplum dışı kalmak tehlikesiyle karşılaşır. Marjinal konuma düşmek istemeyen her birey çalışma piyasasına uygun bilgi ve beceri birikimini her an yenilemek, “işin içinde olmak”, giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek zorundadır. Modern tüketici her birinden az da olsa her şeyi denemeli, hiçbir hazzı atlamamalıdır. Artık sözkonusu olan bireyin özel eğilimleri değil, tüketimin motive ettiği saplantısal meraktır. “Tüketmekte ya da tüketmemekte özgür olan savaş öncesinin küçük tasarrufçularının ya da anarşik tüketicilerin artık bu sistemde yapacakları hiçbir şey yoktur.”(s.91) Reklamların vazettiği kişiselleştirici farklar tam tersine kişiler arasındaki gerçek farkları yokederek kişileri ve ürünleri türdeşleştirir. “Bireyin narsizmi ayrıksılığın hazzı değil, kollektif niteliklerin kırılıp yayılmasıdır.”(s.107) Öte yandan gerçek imkânları cılızlaşan ve denetim altında sıkışan beden yüceltilir.

    Özneye gelince “artık ne ‘kendi’ ne ‘kendi-özne’ ne de dolayısıyla kendinin başkalaşması, yani kelimenin doğru anlamında yabancılaşma vardır. ….Tüketici… bir göstergeden diğerine ‘kişiselleşmesiyle oynar.'” (s.240) Tüketimin oyunculluğu içinde bireysel kimliğin trajikliği yokolur.

    Tüketim toplumu kültürü halkın ayağına götürmüştür. Bir çift çorap ya da bir bahçe koltuğuyla aynı anda bir taş baskı aynı hipermarketten alınabilmektedir. “Mezecide sanat eseri, fabrikada soyut resim.. artık sanat nedir? diyemezsiniz.” (s.124) Kültürel nesneler çamaşır makinasıyla aynı tarzda tüketilmektedir. Bu kültür gerçekten kültür sahibi olanları ve geleneksel kültürün kendi kendini yetiştiren marjinal kahramanını dışlar. Tüketim toplumunun kültürü insanları toplumsal ve mesleki olarak bütünleştirir ve birbirlerine uyumlu hale getirir.

    Tüketim toplumunda ruhun yerini beden almış, tutku dışlanmıştır. Bedenin etrafı sağlık, perhiz, tedavi, arzu gibi söylenlerce kuşatılmıştır. Reklamlar bireyi yatırım nesnesine dönüşen bedenlerini keşfetmeye davet eder. “Elle kadının ‘sıcaklığı’ modern mobilya takımının sıcaklığının aynısıdır. Bu bir ‘ambiyans’ sıcaklığıdır.” (s.161) Yeni cinsellik ” ‘işlevsel’ bir konuttaki sıcak ve soğuk renkler oyunu gibi sıcak ve soğuktur.” (s.161) Erotik olan artık arzuda değil göstergelerdedir. “Kadının bedeni… reklamda görülen diğer cinsiyetsiz ve işlevsel nesnelerin türdeşi olur.” (s.162)

    Tüketim toplumunun insanı boş zaman etkinliklerini çalışma alanında hakim olan zorlama ahlakı çerçevesinde gerçekleştirir. “Bronzlaşma saplantısı… güneş altındaki bu zorunlu cimnastik ve çıplaklık ve özellikle de eksiksiz yaşamaya özgü bu gülüş ve bu neşe hepsi birlikte aslında ödev, fedakarlık, çilekeşlik ilkesine adanmanın belirtisidir.” (s.190-191) Aynı zorlama insanlar arasındaki doğal sıcaklık ve gülümsemenin yerini kurumsal nezaketin ve gülümsemenin almasına yol açar. İçtenliğin yok olmasıyla birlikte “… reklamın yakın, içten, kişisel iletişim tarzlarını taklit ettiği görülür.” (s.197) Bireylerarası ilişkilerde varılan nokta gerçek sıcaklığını kaybetmiş bir diyalog zorlamasıdır.

  3. passive Says:

    mutlak varoluş için tükenmek ya da parçalanmak mı gerek…bu kitabı bir mülakatta anlatmak zorunda kalmıştım. bazı konular yazıldığı gibi okunmuyor. bunu öğrendim 🙂

  4. kacakkova Says:

    selam passive,

    burada eklenen yorumlarla birlikte üç ayrı kitap ismi geçiyor.bu nedenle emin olamadım anlatmak zorunda kaldığın hangisiydi.
    ama hangisi olursa olsun neden anlatmak zorunda kaldığını merak ettim.eğer Resül ise sözkonusu kitap, daha da ilginç….
    bazı konuların yazıldığı gibi okunamaması ise her üç kitap için de ileri sürebileceğimiz bir önermedir…..

  5. passive Says:

    anlatamadığım resuldü.çok zor cidden 🙂

  6. kacakkova Says:

    tahmin ediyorum passive 🙂
    benim burada ki yaziyla tam yapamadigimda o zaten…..cok katmanli bir kitap ve cok yönlü okunabiliyor, diliyse okurun sabrini cok az dikkate aliyor, o sebepten olsa gerek…..
    ama anlatmissindir sen orasindan burasindan….bazi konular yazildigi gibi okunmuyor, ayrica bazi kitaplarda okundugu gibi anlatilimiyor degil mi?
    sevgiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: