spinoza

Spinozax

“Spinoza o kadar “günlük hayat” içindedir ki, onu okuyup “anlayamadım” demek insanın düşünme gücünün ne kadar örselendiğini dışa vuracak kadar büyük bir felakettir. Bir Hegel’i “anlayamamanız” sizin için artı bir puan olabilir. Hiç değilse “olumsuzun” yüceltildiği, nefret edilesi ve Nietzsche’nin deyimiyle adamı “tarihin tekne kazıntısı” haline getiren bir duygudan kendinizi –bilmeden de olsa– kurtarmış olursunuz. Oysa Spinoza felsefesinin işleyiş tarzı, onun mutlaka kavranır olmasında yatar. Böyle bir felsefenin kavranamaması demek, düşünememek anlamına gelir. Bunun nedeni, Spinoza’nın düşünmeyi çok geniş bir anlamıyla ele almasıdır: Varoluşun sıfatlarından biri olarak düşünce… Bu ne demektir? Açıkça söylemek gerekirse, Spinoza’da düşünce ya da genel olarak fikir denilen şey, varolan şeylerin bir özelliğidir, onları kavrayan varlığın yani Descartes’ın Cogito’sunun bir ayrıcalığı değildir.”

Kullanışlı Bir Felsefe:Spinozacılık -Ulus Baker

SPİNOZA, 24 Kasım 1632’de Amsterdam’da dogdu– 21 Şubat 1677’de Lahey’de öldü. Baruch Spinoza ya da Benedictus de Spinoza. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin önde gelen rasyonalistlerinden kabul ediliyor ancak, diğer ikisinin olduğu anlamda klasik bir rasyonalizm değildir onunkisi. Rasyonalizmi aşan bir rasyonalliğin temellendirilmesini görürüz, felsefe tarihinin düz anlamda “materyalizm” ve “idealizm”lerini aşan bir yönü vardır bunu. Spinoza’nın felsefe tarihindeki yeri tuhaf görünmektedir elbette; ancak bu tuhaflık, düşüncelerinin -düşünüşünün- tam olarak bu tarihe uyumlu -ya da özdeş- olmamasından kaynaklanır.

Baker işaret ettiği gibi anlaşılmaması ya da zor anlaşılması, “düşünce gücünün ne kadar örselendiğinin” bir işaretidir. Bu “örselenme”, aynı zamanda uzun bir zaman “unutuluşu”nun ve yahut “görmezden gelinişi”nin de nedeni olabilir. Fakat, “düşünme gücü”nün mekanizması tuhaftır, Spinoza gibi bazı düşünürler tam da bu tuhaflığın farkında olarak hareket etmiş gibidirler; unutuşa karşı direnclidir bu nedenle, öyle ya da böyle geri dönerler.

Zamanında anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan, anlaşılmak istenmeyen ve olumsuz şekilde algılanan filozofların yazgısını paylaşmıştır Spinoza’da. Pek çoğundan daha derin, karmaşık ve ağır bir şekilde üstelik. Dışlanma ve mahkumiyet yaşamının bir parçası olmuş görünüyor. Tuhaf bir çelişkiyle düşünce tarihi boyunca, hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenebilmiştir. Bunlarla birlikte Spinoza’nın tam bir bilge yaşamı sürdürmüş olduğu biliniyor; inzivaya çekilmeyi, kısıtlı olanaklarla yaşamayı tercih edecek, kitaplarını yayınlamayacak kadar münzevi ve bilge bir hayat.

En büyük ve büyüsünü her zaman korumayı başaran eseri Ethica‘dır. Mimari ve geometrik bir yetkinlik örneğidir neredeyse bu kitap. Önernemeler, argümanlar, açıklamalar ve kanıtlamalar birbirine dönen, birbirine bağlanan ve sarmal halde birbirinden çıkan bir yapı şeklinde ortaya çıkar. Parça-bütün ilişkiselliği bakımından Ethica, felsefi sistemi ve o sistemi anlatan yapıtın yetkinliği ile olağanüstü bir bireşimidir Ethica‘da söz konusu olan.Tek bir tuğlayı kaldırsanız çökecek ya da bozulacak bir sistematikliktir bu; önemli olansa, yapıtın bu sistematikliğinin hiçbir noktasında bir zorlama ya da fazlalık şeklinde görünmemesidir.

yaşamı ve ölümü

Spinoza, Hollanda’da ticaretle uğraşan yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu.Ailesi Yahudiydi ve Portekiz’den engizisyonun baskıları dolayısıyla kaçıp Hollanda’ya gelmisdi. Bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada, Spinoza Hollanda da yaşamini sürdürdü. Spinoza’nın babası, ticaretin yanı sıra sosyal alanda da etkili bir isimdir ve Amsterdam’daki Sinagog’un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştur. Ailesi Spinoza’nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı.Spinoza bu sebeple erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve Sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme imkanı bulmuştur.

Spinoza’nın laik ve sorgulayıci düşünceyle güçlü bağlantısının başlangıcında eğitim sürecinin başlarında yer alan öğretmeni liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel’in etkisi olduğu söylenebilir. Bundan başka öğretmeni eski bir Cizvit olan Frances van der Enden’de Spinoza’yı modern bilimsel gelişmelerle ve Dekartçı felsefeyle tanıştırmıştır.Latincesini geliştirmiştir.Bu etkiler Spinoza’yı Yahudi düşüncesinden uzaklaştırmış ve doğabilimlerinin yanı sıra yeni felsefi gelişmeler düşüncelerinin farklılaşmasına yol açmıştır.Hollanda’da Ortodoks olmayan Hıristiyanlara (Rijnsburg Kollejiantları) yakınlık duymuş ve onların ahlaki yaklaşımlarında kendi etik yönelimlerine uygun bağlantılar bulmuştur.Ailesinden kalan mirası Yahudilikten uzaklaşmasına bağlı olarak istemeyen Spinoza, öğretmeni Van der Enden’in okuluna yerleşmiş ve orada öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürmeye başlamştır.

Ancak bu gelişmelerden hoşnut olmayan Yahudi cemaati Spinoza’nın üzerine gider ve onu dini görüşleri dolayısıyla sorgulamaya alırlar.Bu sorgulamada Tanrı’nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarfından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır.Bu zorlamanın etkisizliği görülünce 27 Temmuz 1656’da Spinoza Sinagog’dan dışlanır ve lanetlenir.Bunun yanı sıra yetkililere yapılan başvuru sonucu Amsterdan’dan bir süreliğine sürülür.Geri döndüğünde Kartezyen felsefe üzerine dersler vererek ve mercek bileyerek geçimi sürdüren Spinoza, bu süreçte Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme adlı kitabı bastırır.Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza’nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.

Bu okuldan ayrıldıktan sonra bir süre bir mercek yapım atölyesinde çalışan Spinoza daha sonra Voorburg‘a yerleşecek ve ömrünün son yıllarını geçirdiği Lahey’e kadar çalışmalarını bu ortamda sürdürecektir.1663 yılında Descartes Felsefesi’nin İlkeleriisimli kitabını yayınlar. Bu kitabı ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış, yazdığı ve isimsiz olarak yayınladığı Teolojik-Politik İncelemeler kitabı bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra yazmamaya karar verir.Bir dönem kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi‘ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü ‘din adamlarını rahatsız etmeme koşulu’ vardır bu önerinin.

Yazıları asıl olarak ölümünden sonra yakın dostları tarafından derlenerek Opera Posthuma(Ölümünden Sonraki Yapıtları) yayınlandı.Yaşadığı zaman içerisinde başka bir kitap yayımlamadı. Etika’sı(1675’te tamamlamıştır) belirli bir çevrede dolaştı ve çok tartışılıp değerlendirildi, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmadı.Ölümünden bir yıl önce 1676’da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Teolojik-Politik İncelemeler in yazarı hakkında takip kararı alır.

İlkeli bir yaşama görüşüyle münzevi bir yaşam sürdürdü. Sınırlı olanaklarla yaşamını ve etkinliklerini devam ettirdi. Nefret edenleri gibi çok derin sevgi ve saygı duyanları oldu. 1677 yılında, tutarli bir inziva yasdami ve münzeviligin ardindan, uzun bir süredir devam eden verem hastalığı sonucu öldü.

genel felsefi çizgiler

Spinoza’nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir.Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes’ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi meselesinin töz sorunu etrafinda kurgulanan bir mesele oldugunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.

Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedeselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Tam olarak böyle demek doğru olmayabilir, onun düşüncesinde ‘tanrı ya da doğa’ şeklinde ifadesini bulmuştur bu düşünce. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine, bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel ve dolayısıla da teleolojik olmayan tek bir doğadan bahsetmek olanaklı olmuştur. Bu çerçevede insandaki temel üç yanılsamanın ereklilik zemininde bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama olarak tasvir edildiğini söyleyebiliriz.

Spinoza’nın felsefi çalışmalarının, özerllikle Etika‘nin, bir yandan Ulus Baker’in belirttigi gibi hem “sokaktaki adam”in hem de “uzman felsefeci”lerin yorumlayip degerlendirmesine olanak verdigini söylemek mümkün. Öte yandan da anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından bu metinlerin özel zorlukları olduğunu belirtmek gerekir. Felsefe içinde kavram ve kategorilerle oluşturduğu anlam farkı dolayısıyla böyledir özellikle. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar bir çok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza’nın bir yanda Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır.Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza’nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekillerde yorumlanmasına yol açmıştır.

Temel yapıtı Etika -Baker’in deyişiyle “Spinoza’nın Tanrıya, Zihne, Tutkulara, tutkular karşısındaki insan Köleliğine ve bu kölelikten Özgürleşmeye dair temel kitabı Ethica Ordine Geometrico Demonstrata”- ilginç özelliklere sahiptir. İlkin burada Spinoza’nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir. Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza içinde geçerlidir, ancak Spinoza matenmatikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır. Etika‘nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak. Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hem fikirdirler. Etika‘nın hem biçimsel yapısın hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.

Etika‘nın temel kavramları olan töz, nitelik, görünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir.Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerelendirilir bir filozof olmuştur.

etkisi ve geri dönüşü

Spinoza’nın güçlü mantıksal metafizik sistemi, gerek Leibniz’in eleştirileri gerekse diğer ampirik felsefenin gelişmesiyle kısmen unutulur. Kant’a gelindiğinde ise önemli bir kuramsal müdahale ile karşılaşır. Kant, bu sistemin örtük ve açık varsayımlarını sorunsallaştıran bir yol izler, ontolojik alan ile epistemolojik alanı kategorik bir ayrıma tabi tutarak, gerçekliğin bizim düşüncelerimize tekabül ettiği ya da edebileceği varsayımını geçersizleştirmeye çalışır. Saf akıl‘ın perspektifine ulaşılamaz, sonsuzluk boyutuna dair bir bakışa ya da bilgiye erişilemez. Ateist ya da tanrı sevdalısı filozof şeklindeki kısır ya da tek yönlü değerlendirmelerin dışında Spinoza 18. yüzyıldan itibaren birçok filozofu müttefik ya da rakip olarak etkilemiştir. Ya olumlanarak ya da olumsuzlanarak Spinoza muhatap olarak alınmıştır.

Novalis, Sckleiermacher, Jacobi, Mandelssohn, Goethe, Schelling, Hegel bu etki alanının içindeki önemli isimler olarak belirtilebilir. Hegel’in Spinozacı felsefi sistemi dönüştürerek kullandığı söylenebilir, Spinoza’daki töz Hegel’de Mutlak idea olarak alınır bir anlamda. Ayrıca Marks’ın Hegel’i ayakları üzerine oturtma girişiminde de Spinoza etkisi olduğu öne sürülmektedir. Çünkü marksist felsefe, insanın etkinliklerini onun maddi koşullarından bağımsız görmemekte, özgürlüğün zorunlulukların bilinci olduğu tezini olumlamakta, bunlara bağlı olarak doğa yasalarının belirleyiciliğini öne sürmektedir, ki Spinozacı sistemle bunlar arasında paralellikler kurmak kaçınılmazdır.

20. yüzyılın ikinci yarısı teorik-politik bir yönde Spinoza’nın hatırlanışı oldu diyebiliriz. Althusserci çizgide ortaya çıkışı, dikkat çekicidir. (Kendisi yapısalcı olduğunu kabul etmemiş olsa da) Yapısalcılığın ve teorik-politik Marksizmin  en ilginç isimlerinden biri olan Althusser, öznesizlik konusunda olduğu kadar, yapının belirleyiciliği meselesinde de Spinozacı sistemden referanslar bulmuş ve onun üzerinde önemle durmuş düsünürlerden biridir. Balibar’ın Spinoza ve Siyaset çalışması bu yöne açıklık sağlamaktadır. Negri, Yaban Kuraldışılık ile Spinoza’nın güncellik kazanmasına yeni bir boyut kazandırmıştır diyebiliriz. Bu politik Spinoza okumaları elbette kuramsal bir düzeye de bağlıdır. Bu okumada karşımıza Marksizmin yeni bir kuramsal yorumlanışı, materyalist düşüncenin yeniden temellendirilişi çıkmaktadır kısaca. Bizde ise Spinoza okumalarını anlamlı ve cazip hale getiren isim Ulus Baker olmuştur.

Nietzsche ise tam bir Spinoza karşıtı olarak konuşur, çünkü Spinoza’nın temel savlarını kabul edilemez bululur. Örneğin, gerçek’in ona yönelik yaklaşımlardan koparılabileceği yönündeki düşünce kabul edilemez bir yanlıştır. Nietsche, Spinoza’nın matematiksel hokus pokuslarla felsefi sistemini kurduğunu söyler ve onu “hasta münzevi” olarak tanımlar.

Nietzscheci düşünceyle önemli ilgileri olan “postmodern felsefe”nin içinde anılan Gilles Deleuze ise Spinoza’ya çok önem veren düşünürlerden biridir. Spinoza üzerine dersler ve konferanslar vermiş olan Deleuze, daha sonra bu notlarını Spinoza/Pratik felsefe başlığında yayımlamıştır. Deleuze’ün bu kitabı Etika üzerine, onun içsel zenginliğini açımlayan ve yorumlayan, Spinozacı düşüncenin ve kavramların bir anlamda yerli yerine oturtulmasını sağlayacak olan bir tür sözlük gibidir.  Özgürlüğü zorunlulukların bilgisine ulaşma olarak tanımlayan Etika‘yı, bir özgürleşme etiği metni olarak değerlendirir Gilles Deleuze.

15 Yanıt to “spinoza”

  1. Spinoza'da özgürlük sorunu « Mutlak Töz Says:

    [...] özgürlük sorunu Spinoza, her tür tasarım ve iradeye dayalı kararın zorunlulukla kendisinden önce gelen bir olaya ya da [...]

  2. Spinoza Says:

    Gilles DELEUZE – SPINOZA DERSLERİ
    24/01/78
    «eviren: Ulus Bakerİ
    @kör autonomedia
    Bugün sürekli varyasyon üzerine çalışmamıza bir ara vererek, bir ders süresince, felsefe tarihine çok kesin bir nokta üzerinden bir geri dönüş yapacağız. Bu bir kesinti olacak; aranızda bazılarının isteği üzerine. Bu çok kesin nokta şununla ilgili: Spinoza’da bir fikir ve bir duygulam ne anlama gelir? Spinoza’da fikir ve duygulam. Mart ayı boyu yürüteceğimiz dersler sırasında, yine bazılarınızın isteğine uyarak, Kant’ta sentez ve zaman problemlerini tartışmak üzere bir ara daha vereceğiz.
    Tarihe geri dönmek bende ilginç bir etki yaratıyor hep. Neredeyse bu küçük felsefe tarihi parçasını kısaca bir öykü olarak almanızı isteyeceğim. Eninde sonunda bir filozof yalnızca mefhumlar icat eden biri değildir; belki algılama tarzları da icat etmektedir. Gelişigüzel sayıp dökerek ilerleyeceğim. Salonun kısmen farklı alanlardan gelen bir karışım olduğunu varsayıyorum. Sanıyorum ki, felsefe tarihinin bahsettiği bütün filozoflar arasında Spinoza’nın çok istisnai bir konumu bulunuyor: Kitaplarına konu olan şeylere dokunma tarzının eşi benzeri yoktur.
    Okumuş olup olmadığınız önemli değil, yalnızca bir öykü anlatıyorum. Terminoloji konusunda bazı uyarılarla başlıyorum. Spinoza’nın “Etik” adlı Latince yazılmış temel kitabında iki kelimeye rastlıyoruz: AFFECTIO ve AFFECTUS. Bazı çevirmenler çok tuhaf bir şekilde aynı sözcükle karşılıyorlar bu ikisini. Bu tam bir felakettir. Bu iki terimi, affectio ile affectusíu “affection” (duygulanış) diye çeviriyorlar. Bunun bir felaket olduğunu söylüyorum, çünkü eğer bir filozof iki farklı kelime kullanıyorsa, ilke olarak, bir nedeni vardır bunun. Üstelik Fransızca da affectio ile affectusíu tercüme edebilecek iki kesin sözcüğü kolayca sunuyor bize: Affectus için affect (duygulam) affectio içinse affection (duygulanış). Bazı çevirmenler affectio’yu affection diye, affectus’u ise “sentiment” (his) diye tercüme ediyorlar. Aynı sözcükle çevirmekten daha iyi bu; ama Fransızcaída affect sözcüğü dururken “his” sözcüğüne başvurmaya bir gerek görmüyorum.
    Demek ki, affect (duygulam) sözcüğünü kullandığımda Spinoza’nın affectus’undan bahsediyorum. Affection (duygulanış) sözcüğüyle ise, affectio’yu kastediyorum.
    Birinci nokta: Bir fikir nedir? Spinoza’nın en basit önermelerini anlamak için bile, nedir bir fikir? Bu nokta üzerinde Spinoza özgün değildir. Fikir sözcüğünüİ herkesin aldığı anlamda almaktadır. Fikir adı verilen şey, herhangi bir şeyi temsil eden bir düşünme tarzıdır. Temsili bir düşünme tarzı. Yine terminoloji açısından, Orta-«ağlardan bu yana fikrin bu yönünün “nesnel gerçeklik” adını aldığını bilmek çok faydalı olur. 17. yüzyıla ya da daha öncesine ait bir metinde fikrin nesnel gerçekliği gibisinden bir şeyle karşılaşırsanız bu her zaman şu anlama gelir: Bir şeyin temsili olarak ele alınması açısından fikir. Bu fikrin temsil ettiği œeyle olan ilişkisidir.
    Demek ki, çok basit bir şeyden hareket ediyoruz: Fikir temsili karakteri bakımından tanımlanan bir düşünme tarzıdır. Bu bize daha şimdiden fikir ile duygulam (affectus) arasında bir ayrım yapma şansı veriyor; çünkü hiç bir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzına bundan böyle duygulam adını vereceğiz. Peki, bu ne demektir? Şimdi gelişigüzel, birinin duygulam veya his adını verdiği bir şeyi ele alın. Mesela bir umut, bir bunaltı, bir aşk… Bu temsili değildir. Elbette sevilen bir şeyin bir fikri mevcuttur; umut edilen şeyin bir fikri vardır; ama olduğu haliyle umut ya da aşk hiçbir şey, kesin olarak hiçbir şeyi temsil etmezler.
    Temsil-etmeyişi açısından her düşünme tarzı duygulam adını alacaktır. Bir istek, bir irade, kesin bir şekilde, bir şey istediğimi anlatır; istediğim şey bir temsil nesnesidir; istediğim şey bir fikirde verilidir; ama istemem bir fikir değildir, bir duygulamdır; çünkü temsili olmayan bir düşünme tarzıdır. iyi gidiyor değil mi? Karışık bir şey yok…
    Spinoza buradan dolaysızca fikrin duygulamdan önce olduğu düşüncesine atlıyor; ve bu da zaten 17. yüzyılda ortak olarak kabul edilen bir şey; Spinoza’nın özgün olduğu yerlere bile henüz girmiş değiliz. Fikrin duygulama göre önceliğinin çok basit bir nedeni var: Sevmek için, istediği kadar belirsiz olsun, istediği kadar karışık olsun, sevilen şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir.
    istemek için de istediği kadar karışık, istediği kadar belirsiz olsun, istenen şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir. “Ne hissettiğimi bilmiyorum” dendiğinde bile, istediği kadar karışık olsun, nesnenin bir temsili vardır. İstediği kadar belirsiz olsun. Demek ki fikrin duygulama göre hem kronolojik, hem de mantıksal bir önceliği vardır. Yani temsili düşünme tarzlarının temsili olmayan düşünme tarzlarına önceliği. Eğer okuyucu bu mantıksal önceliği bir indirgeme olarak anlarsa, tam anlamıyla her şeyi mahvedecek bir anlayışsızlık doğacaktır. Duygulamın kendisinden önce bir fikrin olmasını gerektirmesi kesin olarak onun fikre ya da bir fikirler kombinasyonuna indirgenebileceği anlamına gelmez. Şuradan hareket etmemiz gerekir: Fikir ile duygulam doğaları bakımından birbirlerinden farklı, birbirlerine indirgenemez iki düşünme tarzı türüdür. Ancak şöyle bir ilişkileri vardır: istediği kadar karışık olsun, duygulam bir fikri varsayar. Bu ilk nokta.
    Fikir-duygulam ilişkisini sunmanın daha az yüzeysel ikinci tarzı: Fikrin son derecede basit bir karakterinden yola çıktığımızı hatırlıyorsunuz. Fikir, temsil ettiği ölçüde bir düşüncedir; temsili olarak bir düşünme tarzıdır ve bir fikrin nesnel gerçekliğinden bu anlamda bahsetmekteyiz. Yalnız, bir fikrin sadece nesnel bir gerçekliği yoktur; terminolojiye bağlı olarak, biçimsel bir gerçekliği de vardır.
    Fikrin biçimsel gerçekliği nedir? Bir kez nesnel gerçekliğin fikrin herhangi bir şeyi temsil etmesi açısından gerçekliği olmaktan öteye gitmediğini söyledikten sonra, fikrin biçimsel gerçekliği, diyeceğiz, şudur o zaman işler çok karmaşıklaşıp bir anda çok ilginç bir hal alacak bu kendisi de bizzat bir şey olması açısından fikrin gerçekliğidir.
    Üçgen fikrinin nesnel gerçekliği, üçgen nesnesini temsil etmesi bakımından üçgenin fikridir; ama üçgen fikri de, bizzat bir şeydir. Zaten, onun da bir şey olması bakımından o şeyin bir fikrini her zaman oluşturabilirim; yani bir fikrin fikrini her zaman kurabilirim. Öyleyse yalnızca her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemekle kalmayacağım ;çünkü her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemek her fikrin nesnel bir gerçekliği olduğunu, bir şeyi temsil ettiğini söylemek demektir–, üstüne bir de bizzat kendisi bir fikir olarak herhangi bir şey olduğu için fikrin biçimsel bir gerçekliği olduğunu da söyleyeceğim.
    Ne demektir bu, fikrin biçimsel gerçekliği? Bu seviyede daha ötelere doğru devam edebilmemiz zor; bu konuyu bir kenara bırakacağız. Yalnız şimdilik fikrin bu biçimsel gerçekliğinin Spinoza’nın çok sık olarak kendi başına fikir olması bakımından fikrin belli bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesi adını verdiği şey olduğunu eklemek gerekiyor. Her fikrin, fikir olarak, belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Kuşkusuz bu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun temsil ettiği nesneye bağlıdır; ancak onunla karıştırılmaması gerekir: Fikrin biçimsel gerçekliği, yani fikrin olduğu şey ya da kendinde sahip olduğu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun içsel bir karakteridir. Fikrin nesnel gerçekliği, yani fikrin temsil ettiği nesneyle olan ilişkisiyse, onun dışsal karakteridir. Fikrin dışsal karakteriyle içsel karakterinin temelli birbirlerine bağlı olduğu söylenebilir; ama yine de bunlar aynı şey değildirler. Tanrı fikriyle kurbağa fikrinin farklı nesnel gerçeklikleri vardır; yani aynı şeyi temsil etmezler; ama aynı zamanda aynı içsel gerçekliğe de sahip değildirler, aynı biçimsel gerçekliklere sahip değildirler; yani birinin hissedebiliyorsunuz değil mi?– ötekine göre sonsuzca daha büyük bir gerçeklik derecesi vardır. Tanrı fikrinin, sonlu bir şeyin fikri olan kurbağa fikrine göre sonsuz ölçüde daha büyük bir biçimsel gerçekliği, içsel gerçeklik veya yetkinlik derecesi vardır.
    Eğer bunu anladıysanız, hemen her şeyi anlamış sayılırsınız. Demek ki fikrin biçimsel bir gerçekliği vardır; yani fikir kendi başına bir şeydir. Bu biçimsel gerçeklik onun içsel karakteridir ve bu da onun kendinde kuşattığı gerçeklik veya yetkinlik derecesidir.
    Biraz önce, fikri nesnel gerçekliğiyle ya da temsili karakteriyle tanımladığımda fikir ile duygulamı dolaysızca karşıtlaştırmış ve duygulamın kesin anlamıyla temsili karakteri olmayan bir düşünme tarzı olduğunu söylemiştim. Şimdiyse fikri şöyle tanımlıyorum: Her fikir bir şeydir; sadece bir şeyin fikri değil, bizzat kendisi de bir şeydir; yani kendine ait olan, kendine özgü bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahiptir. Demek ki, bu ikinci düzeyde, fikir ile duygulam arasında temel bir fark keşfetmem gerekir.
    Neler olup biter hayatta? iki şey olup biter… Ve burada Spinoza’nın geometrik bir yöntem kullanıyor olması son derecede ilginçtir; bilirsiniz, Ethica önermeler, kanıtlamalar vs. halinde sunulur… Ve üstelik, ne kadar matematik olursa, o kadar olağanüstü ölçüde somut bir hale gelir.
    Fikir ile duygulam üstüne bütün söylediklerim, bütün bu açıklamalar Ethica’nın ikinci ve üçüncü kitaplarına gönderirler. Bu ikinci ve üçüncü kitaplarda Spinoza bize hayatımızın, bana son derece ikna edici gelen bir tür geometrik portresini yapmaktadır. Bu geometrik portre bize, kabaca söylemek gerekirse, fikirlerimizin sürekli olarak birbirlerini takip ettiklerini söylemeye dayanır: Bir fikir başka bir fikri kovalar, bir fikir başka bir fikrin yerini alır… Ve bu anlıktır… Bir algı belli bir fikir tipidir; neden böyle olduğunu birazdan göreceğiz. Biraz önce yüzüm bu tarafa dönüktü, salonun şu kenarını görüyordum; sonra bu tarafa döndüm… işte başka bir fikir. Sokakta geziyorum; insanlarla karşılaşıyorum. Günaydın Pierre diyorum; sonra dönüyorum ve günaydın Paul diyorum. Ya da değişip duran şeyler oluyor: Güneşe bakıyorum ve güneş yavaş yavaş gözden kayboluyor, kendimi gece karanlığının ortasında buluveriyorum. Öyleyse bu bir ardışıklıklar dizisi, fikirlerin bir arada oluşları, birbirlerini takip edişleridir. Ama bu arad bir şeyler daha olup bitmiyor mu? Gündelik hayatımız yalnızca birbirlerini takip eden fikirlerden oluşmaz. Spinoza “automaton” terimini kullanır; der ki biz ruhsal otomatlarız; yani fikirlere bizim sahip olmamızdan daha fazla, fikirlerdir kendilerini bizde olumlayan. Fikirlerin böyle birbirlerini takip edişinin yanında ne olmaktadır? Bir şey daha var; yani bende, değişmeyi bir an olsun bırakmayan bir şey daha oluyor. Fikirlerin kendilerinin birbirlerini takip edişiyle aynı şey olmayan bir varyasyon rejimi var. “Variyasyonlar”, değiœip durmalar… Bu yapmak istediğimizde bize yardım edecek tek sıkıntımız Spinoza’nın bu sözcüğü kullanmamış olması.
    Nedir bu variyasyon? Örneğime geri dönüyorum: Sokakta bana çok sevimsiz gelen Pierre’le karşılaşıyorum; sonra onun yanından geçiyorum ve günaydın Pierre diyorum… Belki de korku duyuyorum… Sonra aniden bana çok sevimli gelen Paul’u görüyorum ve günaydın Paul diyorum; kendimden daha emin, memnun, iyi… Ama başka bir şey var burada: Bende böylece bir varyasyon da işliyor bu noktada Spinoza’nın sözcükleri çok kesindirler; hemen sayıyorum: Varolma gücümün (varyasyonu) ya da bununla eş anlamlı olarak kullandığı başka bir kelime: Vis existendi; varolma kuvveti veya potentia agendi, eyleme gücü; ve bu varyasyonlar süreklidirler.
    Spinoza için varolma gücünün veya eyleme gücünün sürekli bir variyasyonu olduğunu söyleyeceğim ve varolmak bu demektir.
    Benim yine de Spinoza tarafından daha önce verilmi şu budalaca örneğime, günaydın Pierre, günaydın Paul’a nasıl bağlanıyor bu? Hazetmediğim Pierre’i gördüğümde bana bir fikir, Pierre fikri veriliyor; hoşlandığım Paul’u gördüğümdeyse, bana bir Paul fikri veriliyor… Benimle ilişkileri içinde bu fikirlerin her birinin belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Paul fikrinin, benim için, Pierre fikrine göre daha fazla içsel yetkinliği olduğunu söyleyeceğim; çünkü Paul fikri beni memnun ederken Pierre fikri acı veriyor bana. Ve Paul fikri Pierre fikrini takip ettiği zaman varolma gücümün veya eyleme gücümün arttığını, desteklendiğini söylemek uygun olur burada. Aksine, tersi olursa; beni neşelendiren birini gördükten sonra beni kederlendiren birini görürsem, eyleme gücümün bastırıldığını, engellendiğini, ya da susturulduğunu söylerim. Bu düzeyde artık terminolojik meselelerle mi uğraştığımızı yoksa daha şimdiden çok daha somut bir şeye mi dokunduğumuzu pek bilemiyoruz.
    Öyleyse, herbiri kendi yetkinlik derecesine, içsel gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahip fikirler bizde birbirlerini takip ettikleri ölçüde, bu fikirleri alanın, yani benim bir yetkinlik derecesinden başka bir yetkinlik derecesine durmaksızın geçtiğimi söylemeliyim. Başka terimlerle söylersek, insanın sahip olduğu fikirlere bağlı olarak eyleme gücünün veya varolma kuvvetinin artma-azalma-artma-azalma şeklinde süregiden devamlı bir variyasyonu vardır. Bu zor deneyim içinde güzelliğin nasıl çiçek açtığını hissedin. Varoluşun böyle sunulması hiç de kötü değil daha œimdiden; tam anlamıyla sokaktaki varoluşumuz bu. Spinoza’yı gezip dolaşırken gözlerinizin önüne getirin; ve o varoluşu gerçekten böyle bir sürekli variyasyon halinde yaşıyor: Bir fikir başka bir fikrin yerini aldığı ölçüde durmadan bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçerim; çok ufak bir fark da olsa… Ve hem fikirlerle bağdaşmasında hem de fikirlerle arasındaki doğal farkta duygulamı (affectus) tanımlayacak olan da işte sürekli variyasyonun bu melodik çizgisidir. Bu doğa farkıyla bu bağdaşmayı iyi anlamalıyız. Size uyar mı uymaz mı bilmem. Hepimizin elinde affectus’un daha sağlam bir tanımı var artık: Spinozaída affectus varolma kuvvetinin, sürekli variyasyonudur (onun ağzından konuşan benim; o bunu söylemedi çünkü çok genç öldü) bu variyasyon sahip olunan fikirlerce belirlendiği ölçekte…
    Ve bu noktada, üçüncü kitabın sonundaki “Affectus’un genel tanımı” başlıklı son derecede önemli bir metinde Spinoza şunu söylüyor bize: Sakın benim kavradığım anlamıyla affectus’u fikirleri karşılaştırmaya bağlı olduğunu düşünmeyin. Şunu demek istiyor: Bırakın fikir duygulamdan önce gelsin isterse; fikir ile duygulam doğalarında farklı iki şeydir; duygulam fikirlerin zihin tarafından birbirleriyle karşılaştırılmasına indirgenemez; duygulam bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçiş, ya da sıçrayış yaşantısı tarafından oluşturulur; elbette bu geçiş fikirlerce belirlendiği ölçüde; ancak duygulamın kendisi asla bir fikir değildir. Duygulamı oluşturur.
    Pierre fikrinden Paul fikrine geçtiğimde eyleme gücünün arttığını söylerim; Paul fikrinden Pierre fikrine geçtiğimdeyse eyleme gücünün azaldığını. Bu ise, Pierre’i gördüğümde kederle duygulandığım, Paul’ü gördüğümdeyse neşeyle duygulandığım demektir. Ve Spinoza, sürekli variyasyonun duygulamın oluşturduğu bu melodik çizgisi üzerinde iki kutup tayin edecektir: Neşe-Keder. Bunlar onun için temel tutkular olacaklardır: Eyleme gücümün azalışını içeren her tutku, hangi tutku olursa olsun keder, eyleme gücümdeki bir artışı kuşatan her tutkuysa neşe adını alacaktır. Bu ise Spinoza’ya mesela çok temel bir ahlaki ve siyasal soruna temas etme fırsatı verecektir; bu onun siyasal sorunu kendine soruş tarzını oluşturacaktır: Nasıl oluyor da iktidar sahibi insanlar, hangi alanda olursa olsunlar, bizi kederli bir tarzda duygulandırmaya, etkilemeye ihtiyaç duyuyorlar? Neden kederli tutkuları gereksiniyorlar? Evet, kederli tutkular tattırmak iktidarın işleyişi için zorunludur. Ve Tanrıbilimsel-Siyasal «alışmasında Spinoza bunun despot ile rahip arasındaki derin bağ olduğunu söylüyor tebaalarının kederine ihtiyaçları var onların. Burada, kederi, üzüntüyü sıradan bir anlamda almadığını iyi anlıyorsunuz değil mi? Kederi, ona vermeyi iyi bildiği kesin olarak belirli bir anlamda kullanıyor: Keder gücün azalmasını içermesi bakımından duygulamdır.
    Fikir-Duygulam arasında yaptığım ilk ayrımı anlatırken (duygulamın hiçbir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzı olduğu) duygulamın hiçbir şeyi temsil etmediğini söylediğimde, teknik terimlere dökersek bunun basitçe nominal bir tanımdan, isterseniz, dışsal, dıştan bir tanımdan ibaret olduğundan bahsetmekteydim aslında.
    İkincisi, bir taraftan fikrin kendinde içsel bir gerçekliği olan şey olduğunu, duygulamın ise sürekli variyasyon, veya bir gerçeklik derecesinden bir başkasına, bir yetkinlik derecesinden ötekine geçiş olduğunu söylediğimdeyse, artık nominal denen tanımlar alanında değiliz; artık elimizde gerçek bir tanım var. Gerçek bir tanım ise, şeyi tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda o şeyin mümkün olduğunu da gösteren bir tanımdır.
    Burada önemli olan Spinoza’ya göre nasıl ruhsal otomatlar olarak imal edilmiş olduğumuzu görmeniz. Ruhsal otomatlar olarak bizde her zaman birbirini takip eden fikirler var ve bu fikirler silsilesi boyunca eyleme gücümüz ya da varolma kuvvetimiz sürekli olarak, sürekli bir çizgi üzerinde artıyor ve azalıyor ve işte bu da affectus dediğimiz şey. işte bu varolmak dediğimiz şey.
    Demek ki affectus birinin varolma kuvvetinin sürekli variyasyonudur; bu variyasyon o kişinin sahip olduğu fikirler tarafından belirlendiği ölçüde. Ama bir kez daha, “belirlenmiş” demek variyasyonun o kişinin sahip olduğu fikirlere indirgenebileceği anlamına gelmiyor; çünkü bendeki fikir sonucundan başka hiçbir şeyden başka bir bilgi vermez bana; bana yalnızca biraz önce sahip olduğum bir fikre oranla, şu anda eyleme gücümü arttırmış mıdır, azaltmış mıdır, yalnız bunun bilgisini verir. Ve burada bir karşılaştırma yapmış olmam da söz konusu değildir; kaydırak üzerinde bir hareket, eyleme gücünün düşüşü ya da yükselişi söz konusudur.
    Sorun yok, soru da yok.

  3. Spinoza Says:

    Spinoza: Hayatın Geometrisi
    Ulus Baker
    @kör otonomedya
    Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem “sokaktaki insan”ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin “jargonundan” haberdar olan uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza’nın Ethica’sı işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır. Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca –herkesin doğal olarak “fikir sahibi” olduğu– “günlük hayattan”, “yaşam pratiğinden”, “tutkulardan”, “imgelemden” ve “bireysel ya da kollektif” yaşamdan bahsediliyor. Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde düzenlenmiş “geometrik” bir sunum), sürekli olarak Tanrı’dan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza’nın resmettiği “hayatın geometrisi”ydi –fikirlerin ve duygulanışların gündelik yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki, Spinoza’yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu yüzden ihtiyaç duyar –fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi… Böylece eğer “geometrik sunuş”ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır –Spinoza yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük bireysel yaşamın içine dalmaktadır…
    Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı’dan, Töz’den, özler dünyasından filan bahsedip durur: ılginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve ardılları tarafından o kadar “tanrıtanımazlıkla” suçlanmaktadır; ruhtan, tinden ne kadar bahsederse, o kadar “maddecilikle” suçlanmaktadır… Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”. Tek bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz bir “öznellikle” başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes’ı, bir de Platon, Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz “kavramlar” kazandıracaktır –Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri (çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan kalabalıklarının kısıtlı dünyasının “üstünde” yer alan ilahi dünyayı işlemeye girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza’nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da, kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir –bir kavramlar jeneratörü… Dolayısıyla uhrevi dinlerin “kudreti krallarınkine benzetilen” Tanrısı’ndan çok uzaktır –nefret eden, intikamcı, ya da bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş… Bizzat kendisi doğa olduğu için doğal bir zorunlulukla eyler… Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır –kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.-
    İkinci paradoks da kolayca çözülebilir: Spinoza sürekli olarak ruhtan, bilgiden, zihinden, idealardan bahsedip durmasına karşın maddecilikle suçlanır –çünkü basitçe her türlü düşünmenin ve tinsel olgunun aynı zamanda “bedensel” olduğunu derinden kavramıştır. Bedeni, filozoflara “ne düşündüklerini ve nasıl düşündüklerini” anlamak için bir “model” olarak önermektedir: Spinoza’nın bu çağrısı aslında hem Hıristiyan tipi ahlaka, hem de filozoflara (özellikle Descartes’a) karşı yöneltilmiş inanılmaz güçte bir protesto kılığındadır –insanlar bedenin ruha boyun eğeceği, onun iradesine tabi olacağı yüzlerce değişik ahlak sistemleri geliştirdiler; oysa bir uyurgezerin uyandığı zaman uykusunda ne yaptığını bilemeyişi gibi, bedenlerinin nelere kadir olduğunu bile bilmiyorlar… Ethica’yı çok yönlü bir bir kitap kılan da işte budur: Yalnızca bir ahlak kitabı değil, bir davranışlar bilimi, bir doğa felsefesi, bir siyaset ve bir varlıkbilim kitabı.
    Beden nasıl bir model olabilir? Spinoza’nın bu modeli sunuşundaki mantık silsilesi o kadar sağlamdır ki, onu takip etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor geriye: Bizde bir tarafta dış şeyleri temsil eden, dolayısıyla “nesnel gerçekliğe sahip” fikirler, öte tarafta da bu fikirlerin “belirlediği” “ruhsal haller”, yani “duygular” (affectus) var. Günlük yaşam önce fikirlerin bir akışı, bir kovalamacası, bir çağrışımlar silsilesidir –tıpkı şiir okurken imgelerin birbiri adına ruhumuzu sarması gibi… ıkinci olarak nasıl bir fikirler silsilesi varsa, hayatımız “duyguların” birbirini takip edişiyle, birbirlerini yerlerinden söküp atmasıyla, birbirlerini kovalamalarıyla geçer. Bu durum, hem “sokakta” hem “tarihte” hem de Spinoza’nın Ethica’sının “geometrisinde” eş ölçüde geçerlidir. Ama “duyguları” belirleyecek olan fikirler gökten zembille inmezler –onlarla sokakta karşılaşırız, onlarla kitaplarda karşılaşırız, filmlerde, otobüs duraklarında beklerken, reklam tabelalarını seyrederken karşılaşırız –bu karşılaşmaların “bedensel” karşılaşmalar olmadığını söylemek budalalık değilse nedir?
    Ancak insanoğlunun “bilinçli” olmasından gelen bir talihsizliği vardır –bilinçli bir varlık olduğunuz için övünmeye erken başlamayın!–; fikirler bizde sıra sıra dizilir, birbirlerini takip ederlerken, onların yalnızca “nesnel gerçekliğe” sahip olmakla kalmadıklarını, Spinoza’nın deyişiyle, “fikirlerin de fikirleri” her zaman oluşturulabileceği için, “içsel bir gerçekliğe” de sahip olduklarını unutmamak gerekir. Nedir bu “içsel gerçeklik”? Bu demektir ki, her fikir aynı zamanda bir “şeydir” ve her şey gibi, şu ya da bu oranda “gerçekliğe”, yani “kudrete” sahiptir. Spinoza’nın en özgün düşüncelerinden biriyle karşı karşıyayız: Sözgelimi Tanrı fikri, bizzat kendi başına, zihnimizde sonlu bir şeyin fikrinden, bir “örümcek” fikrinden sonsuzca daha fazla “yer kaplar”. Yani ondan sonsuzca daha güçlüdür. Ondan sonsuzca daha yüksek bir gerçekliği vardır.
    Bu zor dönemeci almalıyız; çünkü Spinoza’nın anahtarı buradadır: Fikirlerin “farklı gerçeklik derecelerine” sahip olmaları, belirledikleri “duyguların” (affectus) da farklı derecelere tekabül etmesine yol açar. Caddedeki kalabalık içinde, epey önce bozuştuğunuz eski sevgilinizin dalgalı saçları bir anda yine yakaladı sizi –eski sevgilinizin fikri, çağrıştırdığı, hafızanıza ait bir dizi fikirle birlikte, sizde bir ruh hali belirlemeden edemez: Bir “duygu” –nefret, içerleme, gocunma… hüzün… Ya da hayır, bunlar “duygu” filan değil, “tutku halleridir” –sevgi, nefret, haset, içerleme, hepsi bedeninizin başına gelen, ürperten ya da gıdıklayan heyecanlardır. Spinoza diyecektir ki, unutmayalım, “bedensel karşılaşmalar”, dolayısıyla fikirler hep birbirlerini takip ettiklerine göre, belirledikleri duygular da birbirlerini takip edeceklerdir: Duygular her zaman, bir değişmeler dizisi içinde yaşanırlar. Eski sevgilinizden artık uzaklaştınız, sevdiğiniz bir dost, ona tekabül eden bir heyecan –neşe, sevinç… Hayat böyledir, başka türlü değil: Duygular anlık haller değildirler –Spinoza’nın deyişiyle “varolma kudretimizdeki” artış ya da azalışlardır duygular. Ve biz, kendimizi sokakların tesadüfi keyfine attığımızda, Simmel’in “metropoliten” insanı gibi, sürekli bir “değişiklikler zinciri” içinde yaşamaya mahküm görünüyoruz: Neşe-hüzün-keder-sevinç-hoşlanma-gıdıklanma… Sevinç ile Kederi Spinoza bütün öteki duyguları türeteceği iki temel kutup olarak çekip alır böylece –insanoğlu, yaşamın her düzleminde, birey ya da grup halinde bu iki duygu arasında savrulup durur bir haldedir: Dinlerin Tanrısı öksüz bırakmıştır onu.
    Yine de böyle umut kırıcı bir mahkumiyetten çıkış olanağı vardır: Hiç değilse sahip olduğumuz “fikirlerin” duygularımızın akışını, dolayısıyla varoluş kudretimizdeki yükseliş ve alçalışları belirleyebileceğinin farkındayız. Spinoza’nın aslında hiç bir “ahlak”a, hiç bir “törebilim”e sahip olmadığının kanıtı da burada: Her şey “bedenimize ve düşüncemize” uygun gelen “karşılaşmalar” örgütleyebilme işidir. Çünkü aslında “duygulanışlarından başka hiç bir şeyle” tanıyamadığımız bedenimiz, karmaşık yapısı nedeniyle birden fazla yoldan “etkilenebilme”, yani “duygulanabilme” kapasitesine sahiptir. işte Spinoza’nın ahlakı: Tek boyutlu insandan dışarıya çıkış –Simmel’in modern kentlisinin hep maruz kaldığı “yalnızca tek bir türden uyaranlar bombardımanı”nı geriye itmek, inzivaya çekilmek ya da lanetlemek filan değil, uyaranlardan mümkün olduğunca fazla yollardan ve tarzlardan etkilenmeyi başarmak. Etik, iyi karşılaşmalar örgütlemektir.
    Mümkün olduğu kadar fazla yollardan sevinç türetmek formülü böylece yerine oturmaktadır. Peki bunun yolu nedir? Spinoza, açıkçası başlangıçta umutsuz gibidir. Biz, sonlu varlıklar olarak, doğru zamanda doğru yerlerde kolay kolay olamayız: Karşılaşmalarımız ya edilginlik hallerimizdir (tutkular=passio) ya da tümüyle tesadüflere kalmış budalalıklarımız. Üstelik siyasal rejimlerimiz de, şöyle bir tarihe göz attığımızda, iyi ve mutlu karşılaşmalara olanak sağlama konusunda pek cömert değillerdir. Tam aksine, tiranlıklar ve dinsel-teokratik rejimler, bendelerinde mümkün olduğunca “kederli” duygular uyandırmak zorundadırlar. Tractatus Theologicus Politicus kitabının ana programı bu hali aydınlatmaktır: Rahip ile despot, elbirliği içinde, kederli duygular ekip dururlar –“korku”, “nefret”, ama aynı zamanda “umut”, “güven”, “imrenme”… Hiçbir siyasal iktidar yalnızca şiddet, baskı ve korku üzerinde varlığını sürdüremeyeceği için, “umut” ve “güven” duygularına da başvurmak zorundadır. ışte bu yüzden, Spinoza, bütün filozofların aksine ilk “demokrat” filozof olmuştur.
    Spinoza, böyle bir düşünce çizgisi üzerinde, “bilgiyi” tam bir “olumlu duygu”ya dönüştürmeye çabalamaktadır –fikirlerimiz, duygusal hallerimizi onayladıkları gibi, onları üretebilme yeteneğine de sahip oldukları ölçüde, “edilginlik” hallerimiz olan bazı tutkular belli bir oranda güçlenmemiz ve sevinçli tutkulara geçebilmemiz için bir araç olabilirler. öncelikle, bizde üç tür fikir bulunduğunu anımsamak gerekir –birincisi “etkilenme fikirleridir”, ikincileri “mefhumlardır”, üçüncüler ise “özlerin fikirleridir”. Birinciler bizde hep vardır, ikincilere kısmen ve bazı hallerde sahip oluruz, üçüncüler ise, doğru dürüst “felsefe yapmadıkça” çok zordurlar. Kurtuluş, yükselme, ya da “çıkış” hep mahküm göründüğümüz “birinci tür” fikirlerden ikincilere ve üçüncülere doğru hareketimizdir: Ama olağan insanlık halindeki “yükselip alçalmalarla” ve savrulmalarla belirlenmiş fikirler ve duygular sıralanışı insanı hep “etkilenme fikirleri”nin dünyasına kapatmaktadır –Spinoza’nın “affectio”su… Bu, kısaca söylemek gerekirse, “bedenin belli bir şeyden etkilenmesi” demektir: Güneş ışınları bedenimde gezinirler… Ve izlerini bırakırlar. Bu noktada önemli olan, bu türden fikirlere sahip olduğum ölçekte ve sürece, onları bedenimde “izler” halinde barındırmayı sürdürmem ve bu “etkilenmelerin” nedenlerinden asla haberdar olmamamdır. Bedenim, duyuların etkilenmiştir ama neyin tarafından, hangi yollardan etkilendiklerinin fikri elimde değildir –güneş kili katılaştırır, mumu ise eritir… Bunlar bile “etkilenme fikirleri” olmakla kalırlar. Bu, gündelik hayata aktarıldığında yalnızca şu anlama gelir –“etkilenme fikirlerinin” etkisi altında kalmakla sınırlandığım ölçüde “karşılaşmaların tesadüfüne bırakılmış” halde yaşarım. Bedenim çeşitli şeyler tarafından çeşitli yollardan etkilenip durur; ama ne yazık ki hiç bir şey elimde değildir –ve yine ne yazık ki, insanların büyük bir bölümü, böyle yaşamayı sürdürür.
    Sihirli yükseliş “beden nedir peki?” sorusunun sorulduğu andan itibaren başlayacaktır. Spinoza beden sorusunu hep “güç” ve “kudret” terimleri içinde düşünmeye eğilimlidir –bir beden neler yapmaya muktedirdir? Bir bedeni anlamak demek, onun başka bedenlerle içine gireceği temasları ve karşılaşmaları kavrayabilmek demektir –beden kudreti sorusu, bizi böylece Spinoza’nın temel programının en önemli çizgisine taşıyacaktır: Güce dair hukuksal biçimin derin eleştirisi. Blyenbergh adlı, sıkı Hıristiyan ve gençten bir mektup arkadaşı bir ara Spinoza’yı şu sorularıyla bunaltmaya girişir: Bayım sizin felsefenizde “kötülüğün” yeri nerede? Tanrının buyruğunca yasaklanan, “günah” olan, ve Adem’in “düşüşüne” (cennetten kovuluşuna) götüren “kötülük” hani? Spinoza önce işi saflığa vurur: Kötülük yalnızca bir bedenin karakteristik birleşimini, organizmasının düzenini dağıtan veya zarar veren bir karşılaşmadan ibarettir. Tanrının gözünden bakıldığında da böyle bir şey asla kötü filan değildir. Spinoza “skandalı” başlamıştır. Blyenbergh ısrar eder: Bayım, siz şeytanın ta kendisisiniz! Tanrının ahlaki yasağı ve cezası sizin felsefe sisteminizin neresinde duruyor? Spinoza bu soruyu, biraz sabırla ve neşeli bir “Ademin düşüşü” öyküsüyle yanıtlar –tabii kendi yöntemince: Sürekli olarak Adem’e elmayı yemesini yasaklayan Tanrı örneğini önüme sürüp duruyorsun. Üstelik bunu bir ahlak yasası olarak kabul ediyorsun. Ama bu iş hiç de bildiğin gibi olmadı. Tanrı Adem’e yalnızca elmayı yerse zehirleneceğini, başka bir deyişle elmayla karşılaşmanın Adem’in bedeninin karakteristik bileşimini bozacağını anlattı. Elma senin için zehirdir. Ama Adem, Hıristiyanların inandığının aksine “ilk insan” olduğu ölçüde hiç de anlayışlı ve yetkin biri değildir –eğer elmayı yediyse bu Tanrının buyruğuna boyun eğmediği ve günah işlediği anlamına gelmez. Olsa olsa elmanın kendi bedeninin içsel düzenini bozacağı konusunda hiç bir gerçek bilgiye sahip olmadığı, kısacası ne kendi bedenini ne de elmayı, ayrıca kendi bedeniyle elmanın karşılaşmasıyla neler olacağını hiç mi hiç bilmediği anlamına gelir.
    Böylece her şey, bedenin gücünün nelere muktedir olduğunun bilgisine nasıl sahip olunabileceği tartışmasına bağlanacaktır. Bir beden, sonsuz bir derecelenme üzerinde belli bir kudret derecesinden başka bir şey değildir. Ve kudreti “hukuksal olarak”, yani Tanrı’nın “yasaklama” iktidarı terimleriyle ele almaya kalkışmak tam bir felaket olmuştur: Spinoza’nın kitabının birinci bölümü bu felaketi anlatır –insanlar, Tanrının ve kendilerinin bilgisine asla sahip olmadıkları ölçüde onun kudretini (sonsuz bir yapıp etme kudretidir bu) kralların kudretiyle karıştırırlar –Tanrıya beşeri özellikleri mal ederek onun sonsuz “sıfatlarını” birer “karaktere”, “kişisel özelliklere” tercüme ederler. Spinoza’nın birinci kitabının stratejisi, dinler tarihine yönelik en etkili saldırıyı hazırlar –Tanrının “bir” olması, “bağışlayıcılığı”, “yargılayıcılığı”, vesaire, bütün bunlar “sıfat” filan değil, Tanrı açısından hiçbir karşılığı olmayan beşeri atıflardır (propria).
    Blyenbergh ise hala ısrarcıdır –peki annemi öldürmem ahlaki bakımdan toptan anlamsız mıdır? Kötülük nerede? ıki eleştirisi vardır Spinoza’ya: Tasvir ettiğiniz doğa sürekli bir birleşme ve bozulma halinden oluşan bir kaosa benzemiyor mu? Düzen nerede? Spinoza nazikçe cevaplar: Doğanın tümü açısından bakıldığında her şey bileşmedir ve bozulma, dağılma diye bir şey yoktur –yalnız bizim anlayış gücümüz açısından bakıldığında “bozulmadan”, “dağılmadan” bahsedebilirsiniz. Bu açıklama Blyenbergh’e bir soru şansı daha verecektir: Anlaşıldığı kadarıyla bütün ahlaki meseleyi belli bir kudret derecesi olan “ben”in ilişkilerine uyan, hoşuna giden ile gitmeyen arasındaki farklılık üzerine kuruyorsunuz –yani bir “öznellik”… Ve bu öznellik açısından kusur ile erdemi ayırdeden şeyin ne olduğu felsefenizde tümüyle eksik –kusur ile erdem, sisteminizde yalnızca bir hoşlanma meselesi halinde…
    Spinoza’nın Blyenbergh’e verdiği cevap, işte, bütün felsefesinin özünü dışa vurmaktadır: Tamam, der, Neron’un annesini öldürmesi bir erdemsizliktir. Ama insanlar aynı şeyi, annesini “bedeninin aynı hareketiyle” yani bir hançeri tutup bir bedene daldırma hareketiyle öldüren Orestes için neden söylemiyorlar? Doğa ve Tanrı açısından bakıldığında, Neron’un annesini öldürüşündeki “olumlu unsur” (şimdilik bekleyin!) bunun bir suç olmadığını gösterir. Spinoza bu garip metinde ne demek istemektedir? Orestes de “aynı niyetle” annesini öldürmüştü. Neron’un cinayetini bir “suç” haline getiren tek özellik, bunu yaparken dışarıya “hayırsız, boyuneğmez ve hırçın” bir evlat olarak “görünmesidir”. Spinoza bu kadar “hırçın” ve “zalim” olabilir mi? Meselenin aslı, Spinoza’nın “imgeler kuramı”nda yatmaktadır. Buna göre, Neron’un cinayetindeki “olumlu unsur”, onun bedeninin “gücü dahilindedir” ve tümüyle “meşrudur”. Doğanın bahşettiği en yüksek hakla yapılmıştır. Olumsuz tek unsur (erdemsizlik işte budur), onun, bu eylemi gerçekleştirirken ürettiği bir imgenin varoluşu ve bu imgenin “annesinin ölümünün imgesi”, yani “iç düzeni dağıtılan ve bozulan” bir bedenin imgesi oluşudur. Bu eylemiyle Neron, “kendi açısından” kötü bir imge tarafından etkilenmiştir –“karakteristik ilişkileri çözülen annesinin bedeni.” Başka bir deyişle, kendisinin “yapıp etme güçleri” azalmış –kederli bir duyguyla (nefret, öç vesaire) etkilenmiştir. Babasının katili anası Klytemnaistra’yı aynı beden hareketiyle öldüren Orestes’in durumu ise tümüyle farklıdır. Toplumsal ahlak bu işi meşru bir “öç” olarak kabul etse de, Etik açısından bakıldığında olayın bütün görünüşü değişecektir –Orestes, annesini öldürürken, kendi karakteristik ilişkilerini annesinin ölümünün imgesiyle değil, babasının yaşamının imgesiyle birleştirmektedir. Alınan bir öç yoktur –babasıyla güçlerinin bir birleştirilmesi vardır.
    Bununla, Spinoza’nın Ethica’sının ana formülüne erişiyoruz: Tutkularla gerçekleştirilebilen her şey akılla da gerçekleştirilebilir. Elbette kurulu siyasal rejimler, din ve ahlak sistemleri aklın herkes tarafından serbestçe kullanılmasına kolay kolay rıza göstermezler. Ethica’nın “siyasal” yönü böylece mutlak bir “eleştiri” hareketi olarak belirecektir –hukuksal biçimlerin eleştirisi, despotizmin eleştirisi, ama en önemlisi “ideolojinin eleştirisi”.
    Bütün bu eleştiri uğrakları, Spinoza’nın eserinin içine stratejik takımadalar halinde yayılmış görünüyorlar –hukuksal biçimi altında iktidar, aklın icra edilişinin önünde en büyük engeldir. Gerçek yapıp etme kudretini (potentia) keyfi bir “yetke” diline tercüme ederek (potestas) iktidarını oluşturur. öyleyse siyaset olarak etiğin tek amacı, insanların yapıp etme ve özgürleşme kudretlerini serbest bırakacak siyasal tarzlar arayışını yeğinleştirmektir. Despotizm ise yalnızca modern iktidar yapıları içinde değil (orada artık pek bir şansı yoktur), pekala “özgürlük” yanılsamalarının temel etki alanlarını oluşturan cemaat tarzları içinde mayalanabilir –dinsel cemaatların “totaliter” yükselişleri bunun çağdaş örneğidir. Spinozacılık temel toplumsallaşma tarzları arasında yalnızca tek bir tanesini “özgür” bir ilişki tarzına dayalı olarak ayırdeder –fiziksel ve duygusal “mecburiyetler” aygıtına dayalı aile değil; “komşuluğa dayalı” mecburiyetlerin yönlendirdiği “cemaat” değil, ticari-üretimsel mecburiyetlere dayalı “tecimsel ortaklık” değil, “ideolojik güçsüzlüğün” yarattığı gevşek toplumsal dokulara dayalı “sivil toplum” değil, hepsini tek bir siyasal erk düzlemi üzerinde yankılayan Devlet de değil– en az iki insan arasında mümkün olan tek “özgür” ilişki “dostluk” ve “paylaşımdır”. Anlayış gücümüzün tamirinin çok acil bir zorunluluk haline geldiği bir çağda, toplumsal-siyasal sarsıntıların acısının en fazla yaşandığı dönemlerden birinde yaşadığımız sırada Spinoza’nın eseri “geleceğin felsefesi” olma özelliğini bir kez daha hissettiriyor. Spinozacılık, bir zamanlar Hegel’in söylediği gibi yalnızca “felsefeci olmanın zorunlu başlangıcı” olmakla kalmaz, dünyanın hep değişikliğe uğramaya aday görünümleri içinde “paylaşım”ın insanların mücadelesi yoluyla bir toplumsal düzen olarak ortaklaşa inşa edilişinin düşünsel araçlarından biri haline gelir. Mutluluk erdemin ödülü değildir, kendisidir.

  4. pelin Says:

    ya bunun kısa olanı yokmu aceba

  5. pelin Says:

    ödev olarak aldık almaz olsaydım çoookkk uzuunnn..

  6. yıldızzz Says:

    kardeşim yormayın öğrencileri böyle uzun uzun az ve öz olsun aaa yetkililere sesleniyorum YETKİLİ hacı biraz daha kısa yav

  7. pelin Says:

    arkandayım canım hiç düşünmüyolarmı bu öğrencilerin mahsuni die bi öretmenleri vardır die aaa

  8. pelin Says:

    yanlış oldu öğretmen dicektim

  9. cengiz Says:

    ama arkadaşlar spinoza bu bukadar az bile.

  10. gizem Says:

    hiç güzel anlatmıyor bu çok uzun kısası yok mu

  11. kacakkova Says:

    gizem ve buraya ugrayan diger arastirmaci arkadaslar, buradaki yazilarin hic birinden dogrudan ödev yapmaya, derse hazirlanmaya, tez yazmaya felan kalkmayin, sonra yanarsiniz bak karismam :)

  12. mezarcı Says:

    yav bune kardeşim gerçekten arkadaşlar doğru söylüyo ödevden yandım yaa görünce korktum resmen hiç sevmedim gerçekten:

  13. bla bla Says:

    ya arkadaşlar, okuyacaksınız tabi. uzunu kısası yok. anlamak istiyorsanız, şu evrende varlığınız azcık anlam kazansın istiyorsanız okuyun tabi ki. çerez kültürüyle yetiştiğiniz için 3-5 satır okumak fazla geliyor. en iyisi gidin facebookta farmville falan oynayın, o açar sizi ancak.

  14. Spinoza bu deyil! - durumsama Says:

    [...] kimdir, nedir bilmiyorsanız bu yazıdan ziyade, şu yazıya yönlenmeniz daha faydalı olabilir veya an itibarıyla o yazının bulunduğu sayfanın sonuna [...]

  15. Rıdvan Işık Says:

    Spinoza,duyguları o kadar güzel yorumlamış ve anlatmıştır ki, ona ilk duygu felesefecisici demek gerekir bu gün bile modern psikiyatride referans alabilmektedir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 513 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: