içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri

Mayıs 23, 2008 by kacakkova

babil‘in genç yazarı, “dünyayı değiştirmek elimizde” başlıklı bir mim-dalgası başlatmıştı epeydir. bana da gelmişti o dalga, ne diyeceğimi tam kestiremediğimden bekletmiştim. evet, tabiki elimizde, bakınız dünyanın sorunlarına demek gayet olanaklıydı. fakat “kayıp ruhlar” öyle deyip geçemezler en apaçık hadiseleri bile. genç kardeşimiz sıkıntılarından bahsedip bunların aşılması anlamıyla bir bakıma eşitliyor dünyanın değiştirilmesi bahsini. bu haliyle elbette denecek fazla bir şey yok. açıkca anlaşılır bir yaklaşım. ama dünyayı değiştirme söylemi de bundan ibaret değil. marx’ın kızlarına verdiği, “her şeye kuşkuyla yaklaşın” öğüdünü tutarak, bu ifadeye kuşkuyla yaklaşabiliriz. mühim bir hesaplaşma sorunu vardır burada gerçekte.hem teorik.hem politik.hem…dışarıdaki kötülüklerden bahsederek meşrulaştırılamayacak kadar derine giden bir sorun. bu nedenle öncelikle bu ifadeyi bir soru formuna sokmak gerektir: dünyayı değiştirmek elimizde mi? bu türden bir soruya karşı girişilecek cevap verme çabaları muhtemelen, siyaset felsefesinin yapısal gerilimleriyle karşılaşmak ve bu gerilimlere karşı üretilen çözümlerle (liberalizm, marksizm, anarşizm vs.) hesaplaşmak durumunda kalacaktır. benim babil’den gelen mime verdiğim karşılık ilk olarak bu sorunu bildirmek olsun. ikinci olaraksa, ben kacakkova fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla yılgın biri olarak, bütün bunlar üzerinde çokca konuştuğumuz bir dostumun sözlerini ödünç alıp şerh düşeceğim:

ne bu dünyada yaşamak mümkün, ne de başka bir dünya“.

*mimi paslamaya gelince. özel olarak belirtmeyeyim, konuyla ilgilenenler olursa, burayla ya da asıl olarak mimle bağlantı kurarak yazsınlar düşüncelerini, oluversin…

düşmanım düşmansın düşman

Mayıs 15, 2008 by kacakkova

modernizm ile postmodernizm arasındaki farkları belirtirken işaret edilen noktalardan biri, kesinlik ile kesinsizlik arasındaki farktır. “modernite” bir kesinlikler çağıysa, “postmodernite” bir kesizsizlik ya da belirsizlik durumudur. paradoksal bir şekilde bu ayrım aslında postmodernin neden modern içinde yer aldığını da gösterir; çünkü, tarihsel bir sınırda kesinlik bitip kesinsizlik başlamıyordur aslında. marx’ın, katı olan her şey buharlaşıyor dediği şeyde açıkca vardır kesinsizlik düşüncesi ve bu düşünce moderniteye aittir her şeyden önce. bununla birlikte, postmodern ile modern arasındaki fark olarak kesinsizlik ayrımını gözardı etmek olanaklı değildir yine de. bu kesinsizlik durumu bütün düşünce ve kavrayış biçimlerini etkilemektedir. kavramlar ve zihniyet yapılarını da. kelimeler ve taşıdıkları anlamların alt-üstoluşu, belirsizliğin içinde sürekli yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaları kaçınılmaz oluyor (modern ile postmodern arasındaki ilişki bağlamında, zygmunt bauman’ın, postmodernliği, “kendi için modernlik” olarak tanımlaması bu noktada önemli görünüyor). bunlara bağlı olarak, kesin ilkeler ve rayonel hakikatler olarak belirlenmiş bir şekilde düşünceyi ifade eden dil ile, elbette belirsizliği üstlenen, yani aşkın bir gösterenin yokluğu”nda(derrida) ve “yüzergezer göstergeler”(laclau/mouffeu) evreninde olan bitenleri yeniden değerlendirmek zorunda olan düşüncenin dili temel bir ayrıma sahiptir. modernitenin dili şüpheden arınmanın dilidir. postmodernitenin dili ise kuşkunun. bu durum ilkinin kabul edilir ve ikincisinin reddedilmesi gereken bir şey olarak anlaşılabileceği anlamına gelmiyor. keşke öyle olsaydı, ve fakat iyi ki de öyle değil! modernite içinden çıkıp gelen muhalif söylemlerin savunmacı refleksleri, genelde postmodern belirsizliği ideolojik bir bulanıklık olarak okumak ve yadsımak eğiliminde. yani dünyayı yeniden kesin formüllere dökme ve kendi konumlarını kabul edilir kılacak bir kesinliğe büründürme arayışı sözkonusu. oysa postmodern durum, kısaca, bir kesinsizlikler çağıdır. ve bunun içinden yol alınacaktır alınacaksa.

bunları kabaca belirtmemim nedeni, eleştirel günlük’te sorulan “kimdir düşman sahi?” sorusuna eklediğim yoruma bir açıklık sağlamaktır. “keşke siyah beyaz bir dünyada olsaydık” diye başlayan yazı, “düşman”ı belirleme çabasıyla devam ediyor ve sonunda, “hadi taa en başından başlayalım, kimdir sahi düşman sorusuyla bitiyor“. düşmanı tanımlamak konusunda bir kaygı var yazıda, baştaki soruya dönerek sonlanmasının sebebi bu. önemli olduğunu düşünüyorum bu kaygının. orada yazdıklarımı okuyunca, söyledikleirmin ifade bozukluklarıyla dolu olduğunu gördüm. onları bir düzelteyim, hadi başlamışken bir iki de ek yapayım derken baktım duramıyorum! bari iyice belirginleştireyim söylemek istediklerimi dedim. ne mümkün? bu yazı kısacası, düşman kimdir yazsıyla girilen diyalog girişimidir. yer yer kendi kendime konuşuyor gibi görünmeme bakılmaya!

yukarıdaki paragraf ile sözkonusu yazı arasında bağlantıyı kurmak için şuradan başlayacağım: kelimeleri ve kavramları eski apaçıklıklarına ulaştırmak olanaklı değildir, kafa karışıklığının ve kavram kargaşasının “ontolojik” bir temeli vardır. bu durum, önceki kavramsal kesinliklerin ve kafa netliklerinin tercih edilir olduğu anlamına gelmiyor. hatta asıl sorunun o netlik ve kesinlik sanısı olduğunu söylemek isterim. postmodernite denilen şey her şeyden önce bir “anlam ve inanç krizi” olarak ortaya çıkmıştır ve bunun dildeki yansısı apaçık kelimelerin ve kavramsal kesinliklerin altüst olmasıdır: özne, iktidar, merkez, hakikat, gerçek, toplum vs. bir ton liste çıkarabiliriz! bu altüst oluştan kendi kesinliğini sürdürerek çıkan bir kavram kalmadı. postmodern durum içinde, düşünce, belirsizliği ya da başka bir değişle kesinsizliği üstlenmek durumundadır. siyasal düzlemde, teorik düzlemde, ya da etik alanında düşünce kesinsizliğin yarattığı anaforlarla karşılaşmak durumundadır. (öte yandan”postmoderliğin hoşnutsuzlukları”nın ve postmodernliğe karşı hoşnutsuzlukların artık tamamen belirginleşmeye başladığını da saptayabiliriz geçerken. sorular soran ama cevap üretiminde yetersiz kalan postmodern düşünce, cevaplarının apaçıklığı ile öne çıkan modern düşüncenin ve onda temellenen öğretilerin yeniden seslerini gürleştirmeleriyle hırpalanıyor çoktandır. düşünce tarihinde analoji kurulacak pek çok dönem var böyle. bu gelen süreç ifadesini nasıl bulacak emin değilim, ama modernin geri dönüşünden daha çok post-post-modern bir yöne gidildiğini söylemek mümkün!).

kimdir düşman sahi? sorusu, bana bir yandan da foucault’nun iktidar sorusunu hatırlatıyor -aynı şekilde özne, hakikat vs.de hatırlanabilir. eskiden yani her şeyin apaçık görüldüğü ve anlaşıldığı, sonra bilenlerin bu görülüp apaçık anlaşılan şeyleri hala anlamayanlara anlatıp onları bilinçlendirdikleri zamanlarda, en az iktidarın ne olduğu, nerede olduğu kadar açık bir meseleydi düşmanın tanımlanması -iki sınıf, iki yol, iki irade, iki çizgi, iki bilinç, iki gerçek, iki hakikat vardı! işler kolaydı dolayısıyla. çizgiler bu kadar kesinken elbette, yapılması gereken fabrikaların, tarlaların, siyasi iktidarın, her şeyin “düşman”dan alınıp, “dostlar”ın olmasını sağlamaktı. sadece aydınlanmacılığın burjuva yorumunun değil, bu türden mualif yorumlarının sahip oldukları bu düşünce biçimi de aynı sorunla başbaşadır. foucault’dan sonra iktidar sorusunun nasıl değiştiği malum. aynı şey “düşman” bahsi içinde geçerlidir. düşman, halihazırda ve nihai anlamda bir sınır çekip işaret edebileceğimiz bir yerde değildir. evet belirli bir anda ve bağlamda, düşmanı belirleyebiliriz, ama bu düşman kimdir sorusunu kesin bir hükme bağlayacağımız anlamına gelmiyor. dahası belirli bir anda ve bağlamda bile, düşmanı belirleme konusu her zaman şüpheyle karşılanması gereken bir hamledir. çünkü sorun “düşman söyleminin yapısı”ndadır bizzat. bu türden bir hüküm girişimi, çizginin berisinde durmadan “düşman üretimini sistematikleştirmek”ten başka bir işe yaramamıştır. düşman kavramının içerdiği, tarihsel olarak da trajik sonuçlarıyla bildiğimiz tehlikeli anlam boyutlarını hatırlamak gerektir burada. kendini “düşman”a göre ve dahası “düşman”a karşı aldığı pozisyona göre tarifleyen her türden karşı-konumlanış, daha baştan itibaren “etik”-dışıdır. bu nedenle, kimdir düşman sorusu, “düşman söylemi”nin bu boyutu gözardı edildiği sürece sorulmamalıdır. mungan’in “imagine” şiirinin önemi bıurada ortaya çıkıyor knaımca. çünkü, herkesin en cok düşmanına benzediği bu dünyada, “ne eksik bizde ne de fazla”dır. düsman kimdir sorusuna cevap vermenin etik ve teorik boyutlarını göstermektedir bu. “düşman söylemi” en iyi halde bile, yani en kesin durumda bile şüpheyle karşılanması gerekir. her zaman taa en başa dönülecektir çünkü;

“kimdir düşman sahi?”

buna cevap vermenin biri kolay digeri zor iki yolu var! bu yollardan hangisini tercih ettiğinize göre “modern” ya da “postmodern” olacaksınızdır. kolay yol, düsmani “dışarı”da arayip hemencecik bulmaktır! çektiğin çizgiye göre, vatan düşmanlarını, devlet düşmanlarını, devrim düşmanlarını her zaman bulman kolaydır. işaret edersin, aha dersin düşman, sonra “ya şehit olursun ya gazi”. o sıra “iceri”de de düşmanlar vardır kesinlikle ama onların da “kökü dışarıda“dır. “düşmanının düşmanı” zaman zaman dostun olabilir, işin doğası gereği. düşman söylemiyle son derece tutarlıdır bu durum. zor olan yolda ise, düşman bir bakıma her yerdedir ve tam da bundan dolayı hiçbir yerde. görünür ve görünmez arasında bir yerdedir. “düşman söylemi”ni tehlikeli kılan tam da bu ara bölgedeki konumlanışı gözardı ediyor oluşudur. kıymeti kendinden menkul bir kesinlikle “dışarı”da ve “içeri”de düşman üretmek belirli bir varolma biçimine denk düşüyor. sorunun kaynaklarından birisi tam da bu varolma biçiminin talep ettiği ve her zaman sahip olduğunu varsaydığı kesinlik arzusudur. bundan dolayı belkide “düşman kimdir” sorusunu bırakmak ve “düşman söylemi”nden vazgeçmek gerektir. bu söylemin sorunu çünkü, düşmanın kim olduğu meselesi değildir gerçekte, kendine biçtiği anlamdır. düşüncenin görevi, kesinsizliğin azabını üstlenmekse, işe kendi “imagine”sinden başlamak zorundadır her seferinde.

erguvanlar geçip giderken

Mayıs 5, 2008 by kacakkova

Sonrasızca döner varlık çarkı, son kalan solmuş çiçeklerini dökmüş geçip gitmeye hazırlanan erguvanlar önünde bunu hatırlıyorum. Tarihin delisi öyle buyurmuş, hakikat öyledir muhakkak, her şey ölür, her şey yine çiçeklenir, sonrasızca sürer varlık yılı. Sonrasızca dönüş. Varolmanın dayanılmaz ağırlığı. Yüklerimizden kurtuldukça daha ağırlaşıyoruz sanki, yüklendikçe hafiflediğimiz gibi; işte yine son erguvan saatleri, her şey gider her şey geri gelir sonrasızca kurar kendini aynı varlık evi. İncecik bir yağmur başlıyor ansızın, bir kaç erguvan çiçeği daha düşüyor, ıslak, erguvan dalları biraz daha ıssızlaşıyor. “Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden/ geriye sadece erguvanlar kaldı” demiş şair (hilmi yavuz). Kimbilir hangi zamandan. Bahçeler de yok artık oysa. Yol kenarlarında, dört yol ağızlarında erguvanlar. Bir başlarına. Her yıl hep aynı zamanda geçip gidiyorlar sonrasızca. Yol kenarlarında, unutulmuş ve sessiz, erguvanlar kalıyor geriye yine. Unutulmuş sorular kalıyor. Başarısız yüzleşmeler, her bahar. Maskelerin ardında kaybettiğimiz maskelerin boş uğultusu. Ve kendini sonrasızca kuran varlık evinde biraz daha karanlıklaşan sessizliğimiz. Erguvanlar geçip giderken ıslak dalların altında son solmuş çiçeklerle birlikte durmuş bakıyorum zamana, uzun bir alaca karanlık topallıyordu önüm sıra, esniyerek konuşan, ölüm yorgunluğunda, ölüm esrikliğinde bir üzüntü.
* italiker nietzsche’nin böyle buyurdu zerdüşt’ünden

fernweh ya da bir arzu nesnesi olarak “uzak”

Nisan 24, 2008 by kacakkova

Almanca “fernweh” kelimesi bana ilginç gelmişti duyduğumda. Sözlüğe bakılırsa, başka bir ülkede/yerde olma ya da başka bir ülkeye/yere gitme isteği, özlemi olarak çevirilebilir bu kelime. Sila hasreti gibi, bu başka yerde olma özlemi de anlaşılır bir şey, ancak bir dilde bunu karşılayacak bir kelimenin olması ilginç görünüyor. “Heimweh” (”yurt özlemi”) ile ilişkili olsa da tamamen başka bir durum sözkonusu burada (her iki kelime için bkz: almanca wikipedia); bu kez tersinden, içeriden dışarıya doğru hareketi bir özlem olarak betimliyor kelime (-bu arada “uzağı sevmenin açıklaması yoktur” dizeleri kime ait hala hatırlayamadım, ama habire bu söz aklıma gelip duruyor, işte yine).

Ortak nokta, belirli bir uzaklığa duyulan özlem olması. Ancak yönelimleri arasında kesin bir fark olduğu açık olsa gerek. Heimweh (=”yurt özlemi” ya da “sıla hasreti”) kaybedilen ya da bir şekilde terk edilmiş olan içeri’nin özlemiyken, fernweh (=”uzak özlemi”) ait olunan, kök salınan yerden uzaklaşma, başka bir yerde olma arzusu ile dışarı’nın özlemi olarak beliriyor. İçeri-dışarı, yakın-uzak, içkin-aşkın vs. kavram çiftlerine ulaşıyoruz böylelikle yine. Bunlarsa bize ev, evde-olmak, evsizlik bahsini getiriyor. Bu noktada ev ile yol, bura ile ora arasındaki indirgenemez farkı hesaba katmak gerek. İçeri ile dışarıyı ayrımlaştıran fark oyunu (”diffèrance”) düşünüldüğünde, kapı ve eşik imgelerine ulaşacağızdır. İçeride kalana dışarıyı, dışarıya çıkana ya da dışarıya düşmüş olana (türkçede “gurbete ne zaman düştün?” diye sorulur mesela) içeriyi düşündüren, özleten aralık/sınır cizgisi.

Bu anlamda “geçit ve sınır çizgisi olarak kapı“nın varlığı, içeriyi dışarıya, dışarıyı da içeriye bir özleme ve dolayısıyla bir arzuya dönüştürmektedir. İnsan, içerinin ve dışarının iki-aradalığındadır! Derridacı anlamda kapı‘nın “en son apori” olması belki bu bağlamda yorumlanabilir. Böyle ise, uzak‘ın bir arzu nesnesi olarak anlaşılmasına kapı açmış oluruz.

Buradan daha fazla açılmadan tekrar Heimweh ve Fernweh kelimelerine dönüyorum. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, bu iki kelimeden ilki, güvenlik ve tanıdık olanın içinde kalma, bilinen deneyim alanının kesinliğini istemeyken, ikincisi kesizsizliği üstlenmeyi, yeni bir deneyim alanına açılma isteğini ifade ediyor diyebilirim. Evde olmak ve evi terk etmek! Modern insanın yabancısı olmadığı duyguları ifade ediyor bunlar, ancak meselenin “modern insan”ın ötesine gitiği açık. İnsan duyguları olarak anlaşılmaz da değiller elbette. Ama bu anlaşılırlık, bunlar üzerine düşünmeyi geçersizleştirmiyor. Olduğu yerden uzakta olma, içeri ya da dışarı, başka bir yere gitme özlemi sözkonusu burada; birincisi kaybedilmiş yuvanın kederini taşırken, ikincisi yuvaya bağlanıp kalmış olmanın ve orayı terk edemeyişin sıkıntısını bildiriyor. Heimweh’in her dilde bir karşılığı olsa gerek, ancak bu fernweh kelimesinin başka dillerde tam olarak, yani bir kelime olarak karşılığı var mıdır, bilmiyorum. Türkçede benim bildiğim, yok! Uzağı sevmek, ya da uzağı özlemek şeklinde çevirisini verdim ama tam olur mu bu emin değilim.

Bütün bu evde-olmak, yolda-olmak, sıla hasreti, uzak özlemi vs. bana felsefenin tanımlanmasıyla ilgili hadiseleri de hatırlattı açıkcası. Yorumu fazla zorlamak istememekle birlikte, yeniden arzu meselesine geleceğim kısaca. Jaspers felsefeyi “yolda olmak” olarak tanımlamıştı bilindiği üzere. Uzak-özlemi terimlerinden bu tarife bakılınca, felsefenin ve hatta düşüncenin ancak bir dışarı ile varolabileceğini çıkarsayabiliriz sanıyorum. Öte yandan Novalis’in felsefe tanımlaması da dikkat çekicidir: “felsefe bir sıla hasretidir” ona göre. Bu, üzerinde fazlasıyla konuşulabilecek bir tanımlama biçimi. Felsefe bir evde-olma-arzusudur bu durumda, evet; ama bu hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir arzudur da. Burada, Lacancı arzu kavramını devreye koymamız gerekiyor; böylece arzunun nesnesinin belirsiz ve ulaşılamaz olarak kaldığını/kalacağını ileri sürebiliriz. Felsefenin “özne”si bir şeyi arzuladığını bilir, ama bu arzunun ne olduğundan asla tam olarak emin olamaz. Eğer bu özne yuvaya kavuşacak olsaydı felsefenin sonu gelirdi! Dolayısıyla Novalis’in tanımındaki sıla hasretini, sıladan çıkmak anlamında uzak-özlemi ile birlikte düşünmek gerektir. Özlenen yuva da artık yabancı bir yerdir sonuçta. Felsefi-ben, hiç-bir yolun yolcusudur şu halde!

Ev bahsinin filozofların bunca ilgisini çekmiş olması anlaşılırdır bu noktada. Daha önce bazı alıntılar gündeme gelmişti (bkz: Baudrillard, Nietsche, Adorno ve Heidegger ) Heidegger’in, evde-olmamayı en temel dünyada olma hali olarak belirtmesi, felsefenin bir sıla hasreti olarak anlaşılmasına açıklık getirir gibidir. Heidegger ayrıca, “Eve dönüş, ötekiliğe geçiştir” der. Bu bir bakıma eve dönmenin imkansızlığını ifade eder. Hatta belki daha da ötesini. Evin imkansızlığını. Ya da eve dönenin başkalığını. Adorno’nun “Ev, artık imknasızdır” ifadesi sanıyorum bütün bunları tamamlıyor.

jazz

Nisan 20, 2008 by kacakkova

“niçin niçin niçin
kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin”

ismet özel

onlar ermiş muradına…

Nisan 12, 2008 by kacakkova

Cinsel farklılık simgeselleştirilmeye direnen bir Gerçek olduğu için, cinsel ilişki, eşimiz olan Öteki’nin bir özne olmadan önce bir Şey, bir “insandışı eş” olduğu asimetrik bir ilişkisizlik olarak kalmaya mahkumdur; bu haliyle, cinsel ilişki saf özneler arasındaki simetrik bir ilişkiye dönüştürülemez. Eşit özneler arasındaki sözleşmeye dayalı burjuva ilkesi, cinselliğe ancak sapkın -mazoşist- bir sözleşme biçimine bürünerek uyglanabilir; bu sözleşme de, tam da dengeli sözleşme biçiminin kendisi, bir tahakküm ilişkisi kurmaya hizmet eder.”

[Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, "Şövalye Aşkı Ya da Şey olarak Kadın“, 143, Metis)

Zizek abi’nin dünya evine girişiyle alakalı fotoğraflar gerçek anlamda gerçeküstü! 2005 yılında olmuş bu nikah, yeni haberim oldu! Bilseydik gider geline beşibiyerde takardık. Adı “entelektüel manken” olarak geçen Analia Hounie gelin hanım. Eski manken deniyor ya, evleneceğim diye mi eski oldu, yoksa evlendikten sonra mı bırakmış mankenliği belli değil; evlenirken 26 yaşındaymış. Ne kadar akıllı, birikimli, entelektüel olduğu falan vurgulanmaya çalışılıyor bir kaç yerde. Lacan mı okumuş, psikanaliz eğitimi mi almış öyle bir şeyler. Hani “güzelliği” ile değil “aklı” ile avlamış Zizek’i güya, o minval. Gereksiz açıklamalar ve denklik arayışları.

Düğün fotoğraflarının hepsinde “Zizek imgenizi” karşılaştıracağınız bir şeyler var kesinlikle, asıl hadise bu. İnsanın oturup Zizek’e bi de burdan bakmaya kışkırtan fotoğraflar bunlar. En çarpıcı olanı da bence buraya aktardığım fotoğraf. Ben bu fotoğrafta Zizek’in kızı sağ eliyle belinden kavrayışına, içkiden mi, keyiften mi, yoksa tabiatı gereği mi artık bilemiyorum kaymış bakışına (yamuk bakmaktan kastı bu değildi tabi!), ama en çok yakasındaki gülün sağa yatmışlığına takıldım. Beyaz takımın üzerine yakada kırmızı gül, bir el çepte, öbüründe belinden kuşatılmış gelin hanım! Lacan olsaydı ne derdi acaba?! “Len Zizek, bizim teoriyle hava yapa yapa kaptın çıtırı, hadi bakem!” Yahu yok mu türkçede buna kafayı takan bir blogcu diye merakla arandım, ama pek bi şey çıkmadı. Zizek’e kızmış bir sürrealist kardeşimizle karşılaştım sonunda. Sanıyorum Zizek’in bizde ne kadar ciddiyetle okunduğunun işaretidir bu durum. Sürrealist kardeşimiz buradaki fotoğrafın 11 maddelik analizini yapmış, kareye yamuk bakmış, ki hem de nasıl, bu büyük evlilik töreninde Zizek’in entelektüel hayatının bitişini görmüş: “Zizek’in yüzü, okyanusta terkedilmiş ve hızla su almakta olan bir gemi figürüdür. Bu gemi ne post romantiklerin iddia ettiği gibi ‘Aşk Gemisi’, ne de yaşanmamış yasların edebi enkazı olan Titanik’tir. Zizek’in yüzünde batmakta olan gemi, sadece ve sadece Potemkin’dir. Yazık olan, fotoğrafı Eisenstein’ın çekmemiş olmasıdır“.

Bana da Zizek’in yüzünde bi kaygı var gibi geliyor! Belki de diyorum, o sıra objektife bakarken Lacan’ın “cinsel ilişki diye bir şey yoktur” sözü geçiyordur aklından. Bu evlilik “Zizek’in şovu“nun bir parçası olarak alınabilir aslında. Teorinin “sekülerleşme”sinin bir parçasıdır bu şovun unsurları sonuçta. Zizek’in önemiyse çoğu zaman kendisine rağmendir; çoğu zaman her iyi “teorisyen”de olduğu gibi. Zizek, bence, “klasik filozof” ile “zamanımızın teorisyeni” arasındaki farklılıkların saf bir temsilcisidir. Bu sevimli düğün fotoğraflarına bakerken, farkedeceğimiz noktlaradan birisi de budur kanımca.

maske

Nisan 8, 2008 by kacakkova

“Bu maskenin ardında biri var ama o ben değilim” [ v for Vendetta ]

Nisan 3, 2008 by kacakkova

karpuz kabuğundan gemiler yapmak ve uzağa, hep uzağa, daha uzağa….

örnek suçlar

Mart 27, 2008 by kacakkova

Şu sıralar gündemi İlhan Selçuk oluşturuyor. Kışkırtıcı bir gündem, kabul. İnsanların yıllaryılı İlhan Selçuk okumuşluğuyla hesaplaşmaya girmesi, “kendi kendine psikanaliz”in bir parçası olabilir şimdi. Ama, “Nein, Danke!” (Yıldırım Türker‘in ve Hasan Bülent Kahraman‘ın yazılarına isteyen bakıversin). Bir “Üçüncü Sayfa” okuru olarak dikkatimi çeken başka bir haber var. Üniversitede görevli profesör annesinin boğazını bıçakla kesip öldürdükten sonra, “Yine kimin koynundaydın dedi, öldürdüm” demiş üniversiteli kız. Anlaşılan o ki anne-kız arasında sürekli bir gerilim var. Bir profesörün böyle bir cümle kuracak zihniyete sahip olmasından mı, üniversiteli kızın bunu bunca dert etmesinden mi, kesilen boynun neredeyse kafanın gövdeden ayrılacağı şekilde kesilmiş olmasından mı ürkmek gerek? Yoksa her şey olabildiğince basit ve anlaşılır mıdır? İnsanın aklına Max Aub’un „Örnek Suçlar“ adlı harika kitabı geliyor, yıllar boyunca toplanan “insan itirafları” kitabı. Benim üçüncü sayfa okuru olmam Aub’la karşılaşmamın öncesine gidiyor, ama bu kitabın ardından okuma biçimimin değiştiği kesin. Onu okurken ne kadarı hayal ne kadarı gerçek olaylardan bahsediyor hep düşünürdüm. „Sırtımdan aşağı, yakamdan içeri bir parça buz attı. Karşılık olarak yapabileceğim tek şey vardı: Ben de onun kanını dondurdum“, örneğinde olduğu gibi. Oysa üçünci sayfa habelerinin bunlarla dolu olduğu bir gerçek. Bu üniversiteli kızın profesör annesinin boğazını kesmesi ve buna sebep olarak ileri sürdüğü gerekçe, direk “Örnek Suçlar” kitabına dahil olacak nitelikte. Mahkemeye makyajını falan yapıp çıkmıması da bana Cem Mumcu’nun “Üçüncü Sayfa Güzeli“ni hatırlattı ister istemez. Cem Mumcu, her üçüncü sayfa güzelinin örnek bir suç teşkil eden eyleminin ardında bambaşka bir insan hikayesi olduğunu anlatır. Dünyanın grotesk gülünçlülüğünün ardında ve yanında yatan başka bir hikaye. Oğuz Atay’ın, “acıklı güldürü” dediği şey, belki.

“kırmızı pelerinli kent”, aslı erdoğan

Mart 21, 2008 by kacakkova
“Neyin izini sürdüğünü bilmiyordu aslında. Karanlıktaki sözün mü, sessizlikten yankılanan ışığın mı? Yoksa bir başka korkunç mucizenin mi?”

aslıerdoğan1

12 Mart’ta Berlin’e gelen Aslı Erdoğan’ın okuma gününe gittik.
Kırmızı Pelerinli Kent” adlı kitabı geçen ay almancaya çevrildi -”Die Stadt mit der roten Pelerine“; buna bağlı olarak Frankfurt kitap fuarında yer aldıktan sonra, Almanya’nın değişik şehirlerinde okuma günlerine katılıyor. Haberleri izleyebildiğim kadarıyla hayli ilgi çekmiş ve övgüler almış . Bu ilginin hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. “Mucizevi Mandarin“, “Kabuk Adam” ile karşılaşmış olanlar, bir anda içlerini kavrayan, içlerinde bir şeylere dokunan bir yazarla karşı karşıya olduklarını hissetmişlerdir. Bilgisayar mühendisliğini ve CERN’deki fizik kariyerini bir anda terk eden, her şeyi geride bırakmak için yola koyulan biri Aslı Erdoğan. Sanıyorum yazdıklarının çoğunluğunda bu kopuş anının izlerini görmekteyiz bir şekilde. Onu alıp bilmediği, dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Rio’ya savuran içindeki şiddet. Ve aynı zamanda dışındaki şiddet. Nedir bu karara sebep olan şey? Delilik, belki? Peki neyin deliliği? Kadının mı, dünyanın mı? İki kelime ile anlatılacak olsa bence Aslı Erdoğan’ın ana meselesi “beden ve şiddet“tir. Kendisi de değindi bu noktaya. Ancak aşırı duyarlı ruhların fark ettiği ve hesaplaşmaya giriştiği ölümcül yolculuğu başlatan, bir zorunluluktur adeta. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent‘te, artık başka şansı, çaresi, oluru kalmadığı bir noktada yazmaza başlandığını hissederiz sürekli.

*******

Kitabından bölümler okudu ve kendisine sorulan soruları cevapladı Aslı Erdoğan. Yağmurlu ve soğuk bir Berlin akşamıydı. Okunan ilk bölümü kaçırmıştık vardığımızda, odayı kaplamış olan sessizliği yararak, ikinci bölümün başlangıcında yerlerimize yerleştik. Almanca tercümanın okuyuşu Aslı Erdoğan’ın kendi okumasından daha etkileyiciydi açıkcası, romandaki şiirselliği doğrudan hissetmeyi sağlayan bir ton ve vurgularla okudu çünkü. Daha sonra kitabı yeniden okudum. “Kırmızı Pelerinli Kent” bir hesaplaşma kitabı. İçeriyle ve dışarıyla hesaplaşmanın. Kendisiyle. Rio’yla. Dünyayla. Yaşamla.Ve ölümle. “Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabulk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.

Bu hesaplaşmanın, dünyayla bu şekilde karşılaşmanın izlerini, yalnızca sözcüklerde değil Aslı Erdoğan’ın yüzündeki ifadelerde de bulmak mümkün. Daha önce birkaç fotoğrafını görmüştüm gazetelerde, oradan aklımda kalanlara benzemiyordu pek. Sesinde, bakışlarında, yüzünde ve duruşunda hissedilen bir “arıza” vardı sanki, etkisini ve anlamını kusursuz olmayışına borçlu olan bir güzellik. Hoştu. Farklı profıllerden bambaşka anlamlar kazanıyordu. Sert ve mesafeli ifade ile, adeta korunaksız, çekingen, içe dönük ifade aynı anda farkedilebilir gibiydi, doğru bir noktadan. Hayli sessiz bir ortam vardı. Huşu içinde dinliyordu herkes. Aslı Erdoğan’sa bu huşu içinde iyice kendi sessizliğine bürünmüştü. Rahatsız etmemek için fotoğraf çekme düşüncemi doğru düzgün gerçekleştiremedim. Bahsettiğim arızanın fotoğrafını çekmek mümkün müydü onu da bilmiyorum. Çektiklerimin çoğu kötüydü, hiç değilse bu kalsın diye ayırdım bir kaçını yine de.

*****

” ‘Döneceğim. Rio ile hesaplaşmamı bitirir bitirmez. Şimdi kaçarsam ona sonsuza dek esir düşmüş olurum. Beni anlayabiliyor musun anne?’ Sessizlik…”

aslıerdoğan2

“Kırmızı Pelerinli Kent”, “kırmızı pelerinli kent” adlı kitabın içinde yazılan başka bir kitabın adıdır aslında. Ortada tek bir kitap varolarak görünse de, içinde aynı adlı başka bir kitabı daha taşımaktadır. Bununla birlikte varolan iki kitaptan söz edemeyiz. Kitap içinde yazılan aynı adlı başka bir kitabın mevcudiyeti, “kurmacanın kurmacası”nı, “roman içinde roman”ı kullanma biçimi bakımından ilginç bir örnek sergiliyor. “Kırmızı Pelerinli Kent“te böylece “o’onun hikayesi”, “ben’in hikayesi” olarak üstüste bindirilir, ancak asla bir özdeşlik ya da kapanım sözkonus değildir yine de. Aslı Erdoğan bu kitabında kanımca “üstkurmaca” tekniğinin oldukca yalın ve önemli bir kullanımını gerçekleştiriyor. Ö’yü anlatan Özgür ve Özgür’ü anlatan Anlatıcı. Hepsi yazı ve yaşam arasındaki can alıcı gidiş gelişleri değerlendirme olanakları sağlıyor. Ayrıca “otobiyografi” ile “kurmaca” yazın arasındaki belirsiz sınırlarda, yazara, orada varolmaksızın hikayeyi kendi hikayesine dönüştürme imkanları sağlıyor bu teknik. Kitabın teknik bir incelemesini amaçlamıyorum, dolayısıyla yalnızca bu noktaya değinmekle yetineceğim.

Erdoğan’ın ‘sözcük ekonomisi‘nde dikkat çekici yanlar da var ayrıca. Bir yerde, “az sözcükle çok şey anlatan yazar” dendiğini hatırlıyorum, çok yerinde bir açıklama kesinlikle. Şairlere özgü bir şeyler vardır sözcük kullanımında, hep fazladan bir şey hissetmenize sebep olacak bir boyut sözkonusudur. “Hayatın Sessizliğinde” adlı bir kitabı daha çıkmış, okumadım. Ama buradaki ‘sessizlik’ ifadesinin altını çizmek gerek. Erdoğan’ın metinlerinde hep hissedeceğiniz bir şeydir bu. Bütün o sözcükler, cümleler, paragraflar yığınını kuşatan bir şeydir, sessizlik. Sanıyorum, çenesini eline dayamış, uzun parmakarıyla ağzını kapamış duruşunda da ilk aklımıza gelen şeylerden biri olacaktır sessizlik. Sessizliği giyinmiş gibidir Erdoğan.

” ‘İçimdeki şiddet ve dışarıdaki şiddet…Aralarındaki sınır taşları teker teker yerinden sökülüyor. Yaşam ile yazı, karşı karşıya durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi. Biri sürekli ötekinin sesini bastırmaya çalışıyor. Artık hangisinin sözlerini duyduğuma emin değilim. Çıldırmak böyle bir şey olsa gerek.‘ “

aslıerdoğanberlin3

******

Erdoğan’ın yazısının doruk noktası Kırmızı Pelerinli Kent‘tir.
Hem giriştiği hesaplaşma hem de bu hesaplaşmayı yazma biçimi bakımından uç bir noktaya varmış sayılır. Serüven peşindeki kırılgan ve ürkek kız, “bağırsakları deşilmişcesine yere serilmiş, ölüm düşüncesinde bile avuntu bulamıyor” olduğu bir hesaplaşma anında, yazının, yaşamın ve ölümün ilişkisini yeniden kurgular. Orpheus mitini yeniden yorumlamaya girişmiştir Aslı Erdoğan burada. Konuşmasının bir kaç yerinde kitabın bu mitle olan bağlantısına da değindi. Son anda arkasına dönüp bakan Orpheus’un karşılaştığı sır ölümdür, nihayetinde. Kendi ölümlülüğü. Kırmızı Pelerinli Kent, eğer böyle ise, “Ölüler Ülkesinde Bir Yolcu“nun anılarıdır. Yüzünü ve sesini çarpıtan o yolculuğu anlatır bize yazar. İçeriden dışarıya doğru, ya da hep içeriye, biraz daha içeriye, karanlığın yüreğine doğru ilerler ve anlattıkları bu yolculuğun hikayesidir.

On yıl önce, “Alman okurlara, türkiyeden bir genç kadının Rio’ya dair bunalımlı hikayesini okutamayız” diye geri çevrilen yerdeydi ve masanın gerisinde, varoluşuna sinmiş o çekingenlik ve uzaklıkla birlikte kendinen oldukça emin bir tavırla söylüyordu bunları. On yıl önce o yayınevine genç bir yazar olarak verdiği cevabın arkasındaydı yine; “Thomas Mann’ın kitabı ne kadar Venedikle ilgisiliyse, benim kitabımda o kadar Rio ile ilgilidir“. Türkiyeden bir genç kadının rio’daki benlik parcalanmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, varolmak sancısıyla ‘mutsuzluğun çelik zırhına‘ kendini çarpmasını ve ölümle yüzleşmesini ‘ilginç‘ bulmayan zihniyetin, bunları kendi kültürüne ait meseleler olarak algılaması, bunu ancak “batılı yazarlar”ın hakkıyla yapabileceğini düşünmesi ve “doğu”luya dikkate değer olması için ‘kendi köyünü anlatan’ biri olmayı dayatması sözkonusudur. Bu yaklaşım elbette sadece dışarıda karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Nitekin aynı şeyi Türkiyede de yaşadığını anlattı. Erdoğan’in kendisinden beklenen “kadınlık rolü“nü üstlenmediği gibi, “kadın yazar rolünü“  üstlenmekle ilgili olarak da bir itirazi oldugu anlaşılıyor.

Aslı Erdoğan sanıyorum biraz sıkılarak ve sesinde beliren bir titreklikle cevapladı yaşamı ve kitabı hakkındaki soruları. Yaşamı ve yazdıkları arasındaki bağlantı üzerine gelen soruları, aradaki olayların benzerliklerine işaret ederek cevapladı; ancak asla bunun bir otobiyografi gibi olmadığını da açıkca belli etti. Tıpkı kitabının bir yerinde belirttiği Özgür’ün Ö. ile olan ilişkisinde olduğu gibi. Bütün bu olaylar “kendi başından geçmiş olsa da“, gerçekte yine de kendisinin “yaşamadığı” bir başka kadına, Özgür’e ait bir öyküdür Kırmızı Pelerinli Kent.

Aslı Erdoğan’ın “otobiyografik” nitelikli bir yazar olduğu söylenebilir, bununla birlikte asla tamamen kendi-olmayan kurgulanmış bir alanda hareket ettiğinin de farkındadır. Anlatıcı her zaman dışar/ı/dadır, ve anlatısını ancak dışarda kalmak pahasına anlatabilir. Bu iceriye ulaşmanın bir yoludur elbette. Yazar metnin her yerindedir, dolayısıyla hiçbiri yerinde. “Madam Bovary benim” demişti Flubert, anlamsız tartışmaları sonlandırmak için; bunu biraz bükersek Kırmızı Pelerinli Kent‘te ya da diğer kitaplarındaki her şey de ancak o kadar aslı erdoğandır diyebiliriz. Aslı Erdoğan çevresinde dolanıp durduğu uğultulu bir boşluğun, ya da asla sözcüklerin kapatamadığı bir uçurumun eşiğinde yazmakta olduğunun gayet farkında olan bir yazardır. Kişiliğindeki ve metinlerideki sessizliği bu bakımdan oldukca anlamlı görünüyor.

Ben aslında yazarın kendi ürettiği metne dair sürekli konuşmaya ve açıklamaya zorlanmasını saçma buluyorum. Daha sorulmadan “burda bunu şurda şunu” dedim, “şunu denedim“, “orda aslında şu var” gibi beyanlara girişen yazarları da katlanılmaz. Kardeşim yazmışsın işte, demişsin zaten diyeceğini, bırak da okuyalım. Ama okur da teşnedir genelde bu beyanlara. Hep o noktadan sorar sorularını. Tamam, yeri gelir düşünceni belirtirsin sen de, aklında olanı, amacını, yapmayı denediğin şeyi ifade edersin, ama artık senden çıkmış bir metnin anlamını belirleme kudretine sahipmiş gibi davranma. Kendi kitabının kötü eleştirmeni ya da yorumcusu olma. Aslı Erdoğan kesinlikle bunlara rağbet etmeyen bir yazar. Yabancı, kendi dilinin dışında bir okur kitlesinin karşısında bu yanıyla zor bir sınavdı verdiği. Sorulara tam bir sınır üzerinde verdi cevaplarını.

*****

Bazı insanlarda -özellikle kadınlarda belki de- otuz yaş eşiğinden söz etmek saçma olmasa gerek. Herşeyi geride bırakıp giden, gitmek isteyen bu kadınların kendi içlerinden dünyayı kateden ölümcül bir yolculuğa giriştiklerini, karanlık bir sesle konuşmaya başladıklarını, bitmeyen bir sancıyla kıvrandıklarını söyleyebiliriz. Kırmızı Pelerinli Kent, bu eşikten geçmenin romanı. Başlangıçta bunun bir hesaplaşma romanı olduğunu söylemiştim - ancak yazarak sağ çıkılan bir varoluşsal hesaplaşmadır bu. Belkide kitabın insanı çarpan yanı buradan geliyor -herşeyden kaçan, ama kaçarken kaçtığı herşeyi de beraberinde sürükleyen ve ölümden bile teselli bulamayan kadının sessiz çığlığı yankılanıyor sözcüklerde.

Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam= Ölüm. Ölüm= Ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.” (126)

aslıerdoğanberlin4

******

İçeri girerken şarap verilmişti, okuma sonrası bir sohbet molası verildi, kalanları da o sıra içtik, allah razı olsun. Güzel şaraptı, ya da oradaki o atmosfer yeterince mayalandırıyordu ortamı. Havada uçuşan sözcükler, heryanı kuşatmış olan sessizlik, ve içimizde dönen dünya. Aslı Erdoğan ile bir kaç kelime konuşmayı istedim ama bunu yapmadım nedense. Dönüşte girdiğimiz meyhane-ocakbaşı-restoran karışımı yerde Müslüm babadan, böyle “yaşamaktan bıktım be usta” calıyordu.