maske
Nisan 8, 2008 by kacakkova“Bu maskenin ardında biri var ama o ben değilim” [ v for Vendetta ]
“Bu maskenin ardında biri var ama o ben değilim” [ v for Vendetta ]
Şu sıralar gündemi İlhan Selçuk oluşturuyor. Kışkırtıcı bir gündem, kabul. İnsanların yıllaryılı İlhan Selçuk okumuşluğuyla hesaplaşmaya girmesi, “kendi kendine psikanaliz”in bir parçası olabilir şimdi. Ama, “Nein, Danke!” (Yıldırım Türker‘in ve Hasan Bülent Kahraman‘ın yazılarına isteyen bakıversin). Bir “Üçüncü Sayfa” okuru olarak dikkatimi çeken başka bir haber var. Üniversitede görevli profesör annesinin boğazını bıçakla kesip öldürdükten sonra, “Yine kimin koynundaydın dedi, öldürdüm” demiş üniversiteli kız. Anlaşılan o ki anne-kız arasında sürekli bir gerilim var. Bir profesörün böyle bir cümle kuracak zihniyete sahip olmasından mı, üniversiteli kızın bunu bunca dert etmesinden mi, kesilen boynun neredeyse kafanın gövdeden ayrılacağı şekilde kesilmiş olmasından mı ürkmek gerek? Yoksa her şey olabildiğince basit ve anlaşılır mıdır? İnsanın aklına Max Aub’un „Örnek Suçlar“ adlı harika kitabı geliyor, yıllar boyunca toplanan “insan itirafları” kitabı. Benim üçüncü sayfa okuru olmam Aub’la karşılaşmamın öncesine gidiyor, ama bu kitabın ardından okuma biçimimin değiştiği kesin. Onu okurken ne kadarı hayal ne kadarı gerçek olaylardan bahsediyor hep düşünürdüm. „Sırtımdan aşağı, yakamdan içeri bir parça buz attı. Karşılık olarak yapabileceğim tek şey vardı: Ben de onun kanını dondurdum“, örneğinde olduğu gibi. Oysa üçünci sayfa habelerinin bunlarla dolu olduğu bir gerçek. Bu üniversiteli kızın profesör annesinin boğazını kesmesi ve buna sebep olarak ileri sürdüğü gerekçe, direk “Örnek Suçlar” kitabına dahil olacak nitelikte. Mahkemeye makyajını falan yapıp çıkmıması da bana Cem Mumcu’nun “Üçüncü Sayfa Güzeli“ni hatırlattı ister istemez. Cem Mumcu, her üçüncü sayfa güzelinin örnek bir suç teşkil eden eyleminin ardında bambaşka bir insan hikayesi olduğunu anlatır. Dünyanın grotesk gülünçlülüğünün ardında ve yanında yatan başka bir hikaye. Oğuz Atay’ın, “acıklı güldürü” dediği şey, belki.
“Neyin izini sürdüğünü bilmiyordu aslında. Karanlıktaki sözün mü, sessizlikten yankılanan ışığın mı? Yoksa bir başka korkunç mucizenin mi?”
12 Mart’ta Berlin’e gelen Aslı Erdoğan’ın okuma gününe gittik.
“Kırmızı Pelerinli Kent” adlı kitabı geçen ay almancaya çevrildi -”Die Stadt mit der roten Pelerine“; buna bağlı olarak Frankfurt kitap fuarında yer aldıktan sonra, Almanya’nın değişik şehirlerinde okuma günlerine katılıyor. Haberleri izleyebildiğim kadarıyla hayli ilgi çekmiş ve övgüler almış . Bu ilginin hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. “Mucizevi Mandarin“, “Kabuk Adam” ile karşılaşmış olanlar, bir anda içlerini kavrayan, içlerinde bir şeylere dokunan bir yazarla karşı karşıya olduklarını hissetmişlerdir. Bilgisayar mühendisliğini ve CERN’deki fizik kariyerini bir anda terk eden, her şeyi geride bırakmak için yola koyulan biri Aslı Erdoğan. Sanıyorum yazdıklarının çoğunluğunda bu kopuş anının izlerini görmekteyiz bir şekilde. Onu alıp bilmediği, dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Rio’ya savuran içindeki şiddet. Ve aynı zamanda dışındaki şiddet. Nedir bu karara sebep olan şey? Delilik, belki? Peki neyin deliliği? Kadının mı, dünyanın mı? İki kelime ile anlatılacak olsa bence Aslı Erdoğan’ın ana meselesi “beden ve şiddet“tir. Kendisi de değindi bu noktaya. Ancak aşırı duyarlı ruhların fark ettiği ve hesaplaşmaya giriştiği ölümcül yolculuğu başlatan, bir zorunluluktur adeta. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent‘te, artık başka şansı, çaresi, oluru kalmadığı bir noktada yazmaza başlandığını hissederiz sürekli.
*******
Kitabından bölümler okudu ve kendisine sorulan soruları cevapladı Aslı Erdoğan. Yağmurlu ve soğuk bir Berlin akşamıydı. Okunan ilk bölümü kaçırmıştık vardığımızda, odayı kaplamış olan sessizliği yararak, ikinci bölümün başlangıcında yerlerimize yerleştik. Almanca tercümanın okuyuşu Aslı Erdoğan’ın kendi okumasından daha etkileyiciydi açıkcası, romandaki şiirselliği doğrudan hissetmeyi sağlayan bir ton ve vurgularla okudu çünkü. Daha sonra kitabı yeniden okudum. “Kırmızı Pelerinli Kent” bir hesaplaşma kitabı. İçeriyle ve dışarıyla hesaplaşmanın. Kendisiyle. Rio’yla. Dünyayla. Yaşamla.Ve ölümle. “Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabulk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.“
Bu hesaplaşmanın, dünyayla bu şekilde karşılaşmanın izlerini, yalnızca sözcüklerde değil Aslı Erdoğan’ın yüzündeki ifadelerde de bulmak mümkün. Daha önce birkaç fotoğrafını görmüştüm gazetelerde, oradan aklımda kalanlara benzemiyordu pek. Sesinde, bakışlarında, yüzünde ve duruşunda hissedilen bir “arıza” vardı sanki, etkisini ve anlamını kusursuz olmayışına borçlu olan bir güzellik. Hoştu. Farklı profıllerden bambaşka anlamlar kazanıyordu. Sert ve mesafeli ifade ile, adeta korunaksız, çekingen, içe dönük ifade aynı anda farkedilebilir gibiydi, doğru bir noktadan. Hayli sessiz bir ortam vardı. Huşu içinde dinliyordu herkes. Aslı Erdoğan’sa bu huşu içinde iyice kendi sessizliğine bürünmüştü. Rahatsız etmemek için fotoğraf çekme düşüncemi doğru düzgün gerçekleştiremedim. Bahsettiğim arızanın fotoğrafını çekmek mümkün müydü onu da bilmiyorum. Çektiklerimin çoğu kötüydü, hiç değilse bu kalsın diye ayırdım bir kaçını yine de.
*****
” ‘Döneceğim. Rio ile hesaplaşmamı bitirir bitirmez. Şimdi kaçarsam ona sonsuza dek esir düşmüş olurum. Beni anlayabiliyor musun anne?’ Sessizlik…”
“Kırmızı Pelerinli Kent”, “kırmızı pelerinli kent” adlı kitabın içinde yazılan başka bir kitabın adıdır aslında. Ortada tek bir kitap varolarak görünse de, içinde aynı adlı başka bir kitabı daha taşımaktadır. Bununla birlikte varolan iki kitaptan söz edemeyiz. Kitap içinde yazılan aynı adlı başka bir kitabın mevcudiyeti, “kurmacanın kurmacası”nı, “roman içinde roman”ı kullanma biçimi bakımından ilginç bir örnek sergiliyor. “Kırmızı Pelerinli Kent“te böylece “o’onun hikayesi”, “ben’in hikayesi” olarak üstüste bindirilir, ancak asla bir özdeşlik ya da kapanım sözkonus değildir yine de. Aslı Erdoğan bu kitabında kanımca “üstkurmaca” tekniğinin oldukca yalın ve önemli bir kullanımını gerçekleştiriyor. Ö’yü anlatan Özgür ve Özgür’ü anlatan Anlatıcı. Hepsi yazı ve yaşam arasındaki can alıcı gidiş gelişleri değerlendirme olanakları sağlıyor. Ayrıca “otobiyografi” ile “kurmaca” yazın arasındaki belirsiz sınırlarda, yazara, orada varolmaksızın hikayeyi kendi hikayesine dönüştürme imkanları sağlıyor bu teknik. Kitabın teknik bir incelemesini amaçlamıyorum, dolayısıyla yalnızca bu noktaya değinmekle yetineceğim.
Erdoğan’ın ‘sözcük ekonomisi‘nde dikkat çekici yanlar da var ayrıca. Bir yerde, “az sözcükle çok şey anlatan yazar” dendiğini hatırlıyorum, çok yerinde bir açıklama kesinlikle. Şairlere özgü bir şeyler vardır sözcük kullanımında, hep fazladan bir şey hissetmenize sebep olacak bir boyut sözkonusudur. “Hayatın Sessizliğinde” adlı bir kitabı daha çıkmış, okumadım. Ama buradaki ‘sessizlik’ ifadesinin altını çizmek gerek. Erdoğan’ın metinlerinde hep hissedeceğiniz bir şeydir bu. Bütün o sözcükler, cümleler, paragraflar yığınını kuşatan bir şeydir, sessizlik. Sanıyorum, çenesini eline dayamış, uzun parmakarıyla ağzını kapamış duruşunda da ilk aklımıza gelen şeylerden biri olacaktır sessizlik. Sessizliği giyinmiş gibidir Erdoğan.
” ‘İçimdeki şiddet ve dışarıdaki şiddet…Aralarındaki sınır taşları teker teker yerinden sökülüyor. Yaşam ile yazı, karşı karşıya durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi. Biri sürekli ötekinin sesini bastırmaya çalışıyor. Artık hangisinin sözlerini duyduğuma emin değilim. Çıldırmak böyle bir şey olsa gerek.‘ “
******
Erdoğan’ın yazısının doruk noktası Kırmızı Pelerinli Kent‘tir.
Hem giriştiği hesaplaşma hem de bu hesaplaşmayı yazma biçimi bakımından uç bir noktaya varmış sayılır. Serüven peşindeki kırılgan ve ürkek kız, “bağırsakları deşilmişcesine yere serilmiş, ölüm düşüncesinde bile avuntu bulamıyor” olduğu bir hesaplaşma anında, yazının, yaşamın ve ölümün ilişkisini yeniden kurgular. Orpheus mitini yeniden yorumlamaya girişmiştir Aslı Erdoğan burada. Konuşmasının bir kaç yerinde kitabın bu mitle olan bağlantısına da değindi. Son anda arkasına dönüp bakan Orpheus’un karşılaştığı sır ölümdür, nihayetinde. Kendi ölümlülüğü. Kırmızı Pelerinli Kent, eğer böyle ise, “Ölüler Ülkesinde Bir Yolcu“nun anılarıdır. Yüzünü ve sesini çarpıtan o yolculuğu anlatır bize yazar. İçeriden dışarıya doğru, ya da hep içeriye, biraz daha içeriye, karanlığın yüreğine doğru ilerler ve anlattıkları bu yolculuğun hikayesidir.
On yıl önce, “Alman okurlara, türkiyeden bir genç kadının Rio’ya dair bunalımlı hikayesini okutamayız” diye geri çevrilen yerdeydi ve masanın gerisinde, varoluşuna sinmiş o çekingenlik ve uzaklıkla birlikte kendinen oldukça emin bir tavırla söylüyordu bunları. On yıl önce o yayınevine genç bir yazar olarak verdiği cevabın arkasındaydı yine; “Thomas Mann’ın kitabı ne kadar Venedikle ilgisiliyse, benim kitabımda o kadar Rio ile ilgilidir“. Türkiyeden bir genç kadının rio’daki benlik parcalanmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, varolmak sancısıyla ‘mutsuzluğun çelik zırhına‘ kendini çarpmasını ve ölümle yüzleşmesini ‘ilginç‘ bulmayan zihniyetin, bunları kendi kültürüne ait meseleler olarak algılaması, bunu ancak “batılı yazarlar”ın hakkıyla yapabileceğini düşünmesi ve “doğu”luya dikkate değer olması için ‘kendi köyünü anlatan’ biri olmayı dayatması sözkonusudur. Bu yaklaşım elbette sadece dışarıda karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Nitekin aynı şeyi Türkiyede de yaşadığını anlattı. Erdoğan’in kendisinden beklenen “kadınlık rolü“nü üstlenmediği gibi, “kadın yazar rolünü“ üstlenmekle ilgili olarak da bir itirazi oldugu anlaşılıyor.
Aslı Erdoğan sanıyorum biraz sıkılarak ve sesinde beliren bir titreklikle cevapladı yaşamı ve kitabı hakkındaki soruları. Yaşamı ve yazdıkları arasındaki bağlantı üzerine gelen soruları, aradaki olayların benzerliklerine işaret ederek cevapladı; ancak asla bunun bir otobiyografi gibi olmadığını da açıkca belli etti. Tıpkı kitabının bir yerinde belirttiği Özgür’ün Ö. ile olan ilişkisinde olduğu gibi. Bütün bu olaylar “kendi başından geçmiş olsa da“, gerçekte yine de kendisinin “yaşamadığı” bir başka kadına, Özgür’e ait bir öyküdür Kırmızı Pelerinli Kent.
Aslı Erdoğan’ın “otobiyografik” nitelikli bir yazar olduğu söylenebilir, bununla birlikte asla tamamen kendi-olmayan kurgulanmış bir alanda hareket ettiğinin de farkındadır. Anlatıcı her zaman dışar/ı/dadır, ve anlatısını ancak dışarda kalmak pahasına anlatabilir. Bu iceriye ulaşmanın bir yoludur elbette. Yazar metnin her yerindedir, dolayısıyla hiçbiri yerinde. “Madam Bovary benim” demişti Flubert, anlamsız tartışmaları sonlandırmak için; bunu biraz bükersek Kırmızı Pelerinli Kent‘te ya da diğer kitaplarındaki her şey de ancak o kadar aslı erdoğandır diyebiliriz. Aslı Erdoğan çevresinde dolanıp durduğu uğultulu bir boşluğun, ya da asla sözcüklerin kapatamadığı bir uçurumun eşiğinde yazmakta olduğunun gayet farkında olan bir yazardır. Kişiliğindeki ve metinlerideki sessizliği bu bakımdan oldukca anlamlı görünüyor.
Ben aslında yazarın kendi ürettiği metne dair sürekli konuşmaya ve açıklamaya zorlanmasını saçma buluyorum. Daha sorulmadan “burda bunu şurda şunu” dedim, “şunu denedim“, “orda aslında şu var” gibi beyanlara girişen yazarları da katlanılmaz. Kardeşim yazmışsın işte, demişsin zaten diyeceğini, bırak da okuyalım. Ama okur da teşnedir genelde bu beyanlara. Hep o noktadan sorar sorularını. Tamam, yeri gelir düşünceni belirtirsin sen de, aklında olanı, amacını, yapmayı denediğin şeyi ifade edersin, ama artık senden çıkmış bir metnin anlamını belirleme kudretine sahipmiş gibi davranma. Kendi kitabının kötü eleştirmeni ya da yorumcusu olma. Aslı Erdoğan kesinlikle bunlara rağbet etmeyen bir yazar. Yabancı, kendi dilinin dışında bir okur kitlesinin karşısında bu yanıyla zor bir sınavdı verdiği. Sorulara tam bir sınır üzerinde verdi cevaplarını.
*****
Bazı insanlarda -özellikle kadınlarda belki de- otuz yaş eşiğinden söz etmek saçma olmasa gerek. Herşeyi geride bırakıp giden, gitmek isteyen bu kadınların kendi içlerinden dünyayı kateden ölümcül bir yolculuğa giriştiklerini, karanlık bir sesle konuşmaya başladıklarını, bitmeyen bir sancıyla kıvrandıklarını söyleyebiliriz. Kırmızı Pelerinli Kent, bu eşikten geçmenin romanı. Başlangıçta bunun bir hesaplaşma romanı olduğunu söylemiştim - ancak yazarak sağ çıkılan bir varoluşsal hesaplaşmadır bu. Belkide kitabın insanı çarpan yanı buradan geliyor -herşeyden kaçan, ama kaçarken kaçtığı herşeyi de beraberinde sürükleyen ve ölümden bile teselli bulamayan kadının sessiz çığlığı yankılanıyor sözcüklerde.
“Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam= Ölüm. Ölüm= Ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.” (126)
******
İçeri girerken şarap verilmişti, okuma sonrası bir sohbet molası verildi, kalanları da o sıra içtik, allah razı olsun. Güzel şaraptı, ya da oradaki o atmosfer yeterince mayalandırıyordu ortamı. Havada uçuşan sözcükler, heryanı kuşatmış olan sessizlik, ve içimizde dönen dünya. Aslı Erdoğan ile bir kaç kelime konuşmayı istedim ama bunu yapmadım nedense. Dönüşte girdiğimiz meyhane-ocakbaşı-restoran karışımı yerde Müslüm babadan, böyle “yaşamaktan bıktım be usta” calıyordu.
kenan kalyon, bianet’teki yazısında, t.c’nin “güneş operasyonu”nu anlamak üzere satır aralarını okuma denemesi yapıyor. ani çekilmenin ardında yatan “sır perdesini” aralamak için söylenenlerden yola çıkarak söylenmemiş olanlara ulaşmaya çalışıyor. bir sırla perdelenen bu sürecin, etkisi sonra anlaşılacak toplumsal bir travma olduğuna işaret eden kalyon, büyü bozumu önerisiyle bitirmiş yazısını.
“Malum, büyü bozumu bir uykudan, bir esrimeden, kapılıp gittiğimiz bir süredurumdan uyanıştır. Gözbağlarından kurtulmadır. Aradaki perdeleri kaldırarak kendinizle ve gerçeklikle yüzleşmedir. Bunun kolay olmadığı aşikar. Ama zoru başaramazsak Kürt sorunu da Türk sorunu da gittikçe derinleşen bir etnik yarılma eşliğinde ağırlaşmaya devam edecek.”
ben aslında “bugünü anlayamamaktaki ısrar“dan yanayım kesilikle. her bakımdan. ama kalyon’un yazısına bir gönderme yapasım geldi yine de.
Bir kaçı mülteci, büyük çoğunluğu ise ‘evlilik yoluyla’ buraya gelmiş olan, kimisi de anne babasının ya da dedelerinin alman olduğunu kanıtlayıp alman vatandaşlığını alan rus ve polonyalılardan oluşan, velhasılı farklı sebeplerle buraya gelmiş olan kişilerden mürekkep almanca sınıfımızda dersler genelde sessiz sedasız geçer -proust kadar olmasa da passiveapathetic gibi tek cümleyle işi bitreyim derken dimağım çöktü neredeyse! Bir kaç kişiyi saymazsak, sınıfa gelip gidenlerde maksat, bürokrasiyle sorun yaşamamak adına, imza verip orada görünmektir. Yine de ilginç canlanmaların olduğu zamanlar oluyor. Bunlardan birini bir kaç gün evvel, kurs kitabımızın das Emotion/die Gefüle (”duygular”) başlıklı yeni bölümünde yaşadık. Ulus Baker’in spinosizm’e dair bir yazısını (bkz.kullanışlı bir felsefe: spinozacılık) okumaktaydım o sıra. Duygulanışlar ile fikirler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorum‘u, sınıftaki “duygular” üzerine konuşmalar boyunca aklımda sürüp giden meselelere eşlik etti.
“Unutmayalım: Her duygulanış bir fikre sahip olmayı varsaymaktadır. Başka bir deyişle Spinoza bize, sevmek için sevilecek bir şeyin fikrinin, ister bir imge olarak, isterse kavram olarak bizde bulunması gerektiğini anlamak istemektedir. Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir… Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam, ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir –üzgünüm…“
Elbette, insan duygularını ifade eden kelimelere gelindiğinde (sevmek, nefret etmek, kızmak, sevinmek, üzülmek, merhamet, acımak, kıskançlık, korku, sahiplenme, ait olma, bağlanma, güven, güzensizlik, hüzün, melankoli, kaygı, tasa vs.), sınıfımızdaki canlanmanın anlaşılır bir boyutu var: onca farklı kültürlerden, inanışlardan ve tarihlerden gelen insanların değişik düşünce ve değer yargılarıyla bu tür konularda duyuş ve düşünüş farkları üzerinden tartışmaları kaçınılmaz görünüyor. Ben bile kulak kabarttım, kim ne diyor diye! İlginç sonuçlar ve farklılıklar çıktı ortaya. Bir kaç istisna hariç duyguları ifade eden kelimeler, birebir tercüme edilebiliyorlar birbirlerine; bununla birlikte tercümede birbirine denk düşen terimlerin içeriklerinden herkesin aynı şeyi algılamadığı da gayet açık. Birbirimize şaşırdığımız oldu.
Birkaç değerlendirme ekseni çıkarırsam sanıyorum daha belirgin olarak ilerleyebilirim bu konuda. Elbette sınıftaki konuşmalarda bu eksenler sözkonusu değildi. Ben onların örtük olarak, o farklılıkların daha da gerisinde akmakta olan meseleler olarak devrede olduklarını kurguluyorum. Bunlardan ilki, belirttiğim gibi duyguları ifade eden kelimeleri nasıl anladığımıza ilişkindi. Mesela hüznün, acının, kıskançlığın, korkunun, acının, acımanın, sevmenin vs. pozitif ya da negatif olup olmadıklarını ifade etmeye çalıştığımızda, epey bir başka şekillerde düşünüldüğü ortaya çıktı. Korkunun negatif, sevmenin pozitif bir şey olduğu konusunda sanki aynı düşünülüyormuş gibi bir hava esti, ama neyseki ordaydım! “Korku”nun hiç de negatif bir şey olmayabileceğini söyledim tabiiki! Aynı şekilde “sevme”nin pozitifliğinden de kuşkulu olduğumu ekledim bitirirken! (”Ich bin im Zweilfel darüber, ob die Liebe ein positives Gefühl ist!“) Duygulanışları edinme deneyimimiz değil sadece, onlara dair bir şekilde içselleştirdiğimiz değer örüntüleri de, onların pozitif ya da negatif olarak anlaşılmasını da belirliyor durumdadır.
Diğer bir eksenimiz ise düşünce ve duyguların bağlantısı meselesine ilişkindi. Yani duygu ve düşüncelerimiz arasında nasıl bir ilişki olduğu meselesi. Her nasılsa, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikri bir çırpıda hakim oldu ortama; hocanın, duyguları düşüncelerden ayırmak nasıl mümkün olacak türündeki soruları biraz kuşku uyandırır gibi olduysa da hava değişmedi. Bu havayı sanıyorum, modernizmin ana akımının kırılmış olmasının bir işareti olarak alabiliriz. Düşüncelerin, fikirlerin önemi, demekki artık o minvalde. “Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor. Modernden postmoderne geçişte bu farklılaşmanın boyutlarına ayrıca bi bakmak gerekiyor sanırım. Erkeklerle kadınlar arasında da bir farklılık vardı bu noktada gerçi. Kadınlar duyguların öncelikliği konusunda daha ısrarcı görünüyorlardı (sanki!).
Muhtemelen erkek soyunun en katanılmaz mahluku olarak görünmüşümdür: Duygusuz budala. Ama yine de duygularla düşünceleri birbirinden ayırabilecek, birbirlerine göre herhangi birini daha önemli kılabilecek bir ayrımı kimse ortaya koyamadı. En etkili açıklama Bosnalı hoş kadından geldi; birini gördüğüm zaman aşık olup olmayacağımı düşünüp karar vermem, herşey kendiliğinden, nasıl hissediyorsam öyle olur dedi. Bu argüman biçiminin felsefi hali oldukça yaygın ve eskidir, gücünü de kabul etmek gerek. En azından “Romantik Düşünce”yi hatırlayabiliriz, ki buna birazdan doğallık-yapaylık meselesiyle geleceğim yeniden. Buna göre fikir/ler ya da düşünce/ler (ya da ‘düşünme’ler) her zaman sadece bir şey üzerine düşünmedir. Korktuğumda durup düşünmem. Sevdiğimde, cinsel arzumda, kıskandığımda, sevindiğimde bunları üzerinde düşünerek kıskanıyor ya da seviyor değilimdir. Açık olsa gerek, burada kendiliğinden, refleksif, anlık tepkilerin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.
Bir diğer eksen bu şekilde ortaya çıkıyor; duyguların doğallığına karşı düşüncenin yapaylığı üzerinden işleyen ayrım. Aslında insanlar iki şekilde bu “doğal” ve “yapay” ayrımını kullanıyorlar ve hadisenin bu boyutu elbette sınıfta yarım yamalak almancalarımızla yürütülen tartışmanın çok ötesinde. Doğallık-yapaylık ayrımı, bir yandan duyguların doğal olanı ve yapay olanı şeklinde işliyor; daha açık olarak “doğal duygular” ve “yapay duygular” şeklinde. İkinci olaraksa yukarda belirtiğim gibi duyguların doğal düşüncenin ise yapay olduğu şeklinde. Bu haliyle bile, duygu-düşünce, doğal-yapay, gerçek-sahte ikilemleri üzerinden süregelen ezeli ikilikler meselesinin içine düşüldüğü açık olsa gerek. Buraya ruh-beden ikiliğini eklesek ayrıca, mesele iyice toparlanmış olur. Kartezyen düşünce sonuç olarak bu ikilemlerin “mevcudiyet metafiği” dahilinde bir çözümünü sunar.
Postmodern düşüncede bu metafiziğe verilen cevapların ve yürütülen soruşturmaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Foucault’nun, Baudrillard’ın, Lacan’ın, Deleuze’un ve en temelde de Derrida’nın soruşturmalarının izlenmesi gerekir. “Konuşmanın”/”Söz”ün doğal, “yazı”nınsa yapay olduğunu ileri süren metafizikten daha kabul edilebilir bir yaklaşımla karşı karşıya değiliz burada. Bunlara yapısalcılık sonrası feminist kuramcıları da dahil etmek gerekir. Ben şimdilik o kanaldan ilerlemeyeceğim, daha çok sınıfta mesleyi konuşurlen aklımdan geçenleri almancamın yetersizliğiyle anlatmam mümkün omadığından burada demiş olayım, diyorum. Her biri doğal-yapay ayrımını yerinden eden (ve neden/nasıl burada bir sorun olduğunu deşifre eden) yaklaşımlardır.
‘Doğal’ ve ‘yapay’ duygular ayrımı kabaca şöyle yapılıyor olsa gerek: Korkma, sevinme, imrenme, sevme, paylaşma, cinsel arzu, öfke gibi (daha çok pozitif olarak algılanan) duygular “doğal”; buna karşılık kıskanma, sahiplenme, şiddet, şevhet, hırs, nefret, kin, saldırganlık gibi (daha çok negatif olarak algılanan) duygular ise “yapay”dır. Bu “doğal” ile “yapay” ayrımının oldukça (kelimenin her boyutunda) yapay olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı düşünce duygu ayrımında, ilkini yapaylığa ikincisini doğallığa eşitleyen yaklaşımda olduğu gibi. Şevhet ya da tutku, mesela cinsel isteğe göre, ille bir karşılaştırma yapılacaksa, daha doğaldır -yukarda yapılanın aksine. Ancak bu ayrımın bu şekilde konulmasının saçmalığını anlatmaya çalıştığım için, bunda ısrar etmek istemem.
Genel olarak “normal” olanlar doğallıkla eşitlenmetedir diye, buna karşı “sapkın” olanların daha doğal olduğunu söylemek saçma olacaktır. Çünkü mesele burada neyin daha doğal olduğu değil, doğallığın biizak kendisidir. Aynı şekilde mesela, kıskançlık ya da sahiplenmenin, imrenmeye göre daha doğaldır olduğunu söyleyebiliriz. Bir başkası, diyelim “yabancılaşma eleştirisi“ni katıksız bir şekilde üstlenmiş birisiyse, buradaki kelimelerin bazılarını o tarafa, bazılarını da bu tarafa (doğal-yapay ya da daha doğal-daha az doğal) alacaktır. Asıl sorun olan ayrımın kendisi bırakılınca, geriye neyin doğal neyin yapay olduğunu tayin edecek öçüyi belirleme kalıyor. Bu da tabi zurnanın zırt dediği yer. Çünkü soru budur: bu bahsedilen doğallık-yapaylık neye göredir?
Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.
Şu ünlü Roussaucu romantik/doğalcı düşünceyi hatırlamamak elde değil: Toplum tarafından yozlaştırılmış olan doğal insanın merhameti. İnsan özünde doğal bir varlık olarak iyidir, ama sistem ya da toplum onu kötü yapar. Bu tür yaklaşımlarda, sözkonusu ayrımın bizat yapay olduğu, düşünceyi yapaylıkla, duyguları doğallıkla eşitlemenin üçbinyıllık düşüncenin başat yaklaşımlarından biri olduğunu ve Derrida’nın modern düşüncenin eleştirmeni Rousseau’yu yapısöküme almasının buradan kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. “Anlam”a karşı “sezgi”nin öne çıkarılmasında, yine benzer bir metafizik döngünün işleme sokulmasına karşı da dikkatli olmak gerek. Elbette, düşünceler ve duygular aynı şey değiller, keza anlam ile sezgi de aynı şey değil, ancak bu özdeşsizliği, birini “doğal” diğerini “yapay”, birini “gerçek” diğerini “sahte” olacak şekilde kurgulamak, bugünün dünyasında böyle bir düşünce ve eleştiri yürütmek yerinde görünmüyor -eleştirel düşüncenin bu ayrımlardan hareket edebileceğini düşünmek tuzağa düşmek anlamına geliyor daha çok.
Burada bir kez daha “yapay zeka” hadisesinin sınırına geliyoruz kanımca. Matrix filmi vesilesiyle etrafından geçmiştik bu tür bahislerin. “Uzaylı Odessya”, “Yapay Zeka”, “Animatrix” türünde filmlerle de bunları yeniden düşünmek mümkün.Yapay zeka tartışmalarının, felsefenin ana meselelerini üstlenerek, ağır bir sorunu dile getirdiği biliniyor.
Ancak dağıtmadan sınıfımıza döneyim ben yeniden.
Korku, pozitif mi yoksa negatif mi bir duygudur? Kıskançlık, zamanımıza ait bir yabancılaşma biçimi olarak beliren bir sahip olma güdüsü müdür, yoksa kültürler ötesi bir hissediş midir? Biz “doğulu”lar mesela böyle bir konunun bizde direk cinayet meselesi odluğunu söyledik, Polanyalı (bize göre biraz daha “batı”da kalan richard ise memleketinde kıskançlık krizinin birkaç şişe voktayla birkaç haftalık uykusuz ve depresif yalnızlığa denk düştüğünü anlattı. Güldük sınıfça. Merhamet, peki? Ya da cesaret? Ya da kaygı? Ya da Endişe? Melankoli? Elbette filozofların altından kalkamadığı meseleleri biz faniler halledecek değidildik ya, kendimizce kavrayışımızı dillendirmeye çalıştık. Sonra da bu temayla bağlantılı olarak bu filmi, Kurt Wimmer’ın Equilibrium‘unu izletti hocamız sağolsun. Etkileyici bir film kesinlikle. Zizek’in, bir andorid olmadığımdan nasıl emin olabilirim sorusunu hatırladım filmde. Meselenin candamarı. Aslında yazıya başlarken aklımda olan şey bu filmden bahsetmekti, ama toparlayamadım lafı, daha yeni adını anıyorum, hay allah…..
bi dahaki sefere artık.
hasan bülent kahraman, semra topal’ın “mukaddes cildin parçalanışı” romanı üzerinden hem bu kitaba hem de genel olarak semra topal’ın edebiyattaki yerine dair kısa ve fakat önemli satırbaşları içeren bir analiz yazısı sunmuş -edebiyat, kötülük, cinsellik, beden, yazı, kutsallık, kötücüllük, dil vs. kavramlar ve bunların birbirleriyle olan bağıntıları ekseninde yürütmüş analizini. yazı pek çok yönlerden bana önemli görünüyor açıkcası. kahraman’ın sözkonusu kitabı okumasında özellikle kutsallık, beden, yazı ve kutsalın yırtılışı meselesi öne çıkıyor: “kutsallık iki şeyle, beden ve yazıyla mühürlüdür” diyor kahraman, “beden de yazı da cildin içinde saklanır. kutsal olanın yırtılması-sökülmesi/yıkılması cildin de yırtılmasıdır“. yıkıcı dilde ve cinsellikte bu cilt yırtılır. semra topal’ı okumuş değilim, bu nedenle yazısına ilişkin bir şey söyleyemem. ilk olarak “yara” adlı kitabıyla bahsini duymuştum. söyledikleri de dikkat çekiciydi. ” ölümle doğumun döngüsü içindeyiz. her dışa açılma, bedenimizi başkalarına açma tehlikeyi barındırır….. bıçağı ensede hissetme durumudur bu. kadınla erkeğin ne olduğunu, neye benzediğini paketlenmiş ilişkilerden, yaşama şekillerinden çıkaramayız, bu mümkün değil. ‘yara’daki kadınlar tehlikeye açık insanlardır, unutmayalım ki, çıplaklığa ne kadar açıksak, yaralanmaya o denli açık oluruz” demektedir mesela. kahraman’ın, topal’ın metinlerini, heyecanla karşıladığı anlaşılıyor; “roman bilincimizin önemli eşiklerinden biri” olarak işaret ediyor onun romanlarını. hem de “bütünüyle farklı bir romanın eşiğinde” olduğumuzu haber veriyor. bahsi geçen meseleler dolayısıyla semra topal, şahsen, benim dikkatimi çekmiş durumda. ayrıca varsayımlarının yanlış ya da abartılı olabileceği düşünülse bile, kahramanın yazısı yine de kendi başına okunmaya değerdir. sonra yeniden buraya dönmek üzere kaydetmek istiyorum şimdilik.
iktidara verilebilecek gelmiş geçmiş en sağlam cevabı, bence köpeksilerin piri diyojen dile getirmiştir: gölge etme başka ihsan istemez.
(….)
Kazandım nefretini fahişelerin
lanet ediyor bana bakireler de.
Sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.
(….)
Celladıma gülümserken çektirdiğim son fotoğrafın arkasındaki satırlar, İsmet Özel
kayıp derviş usta’nın aktardığı dizelerin ismet özel’e ait olduğunu hatırlayamadım, banu hatırlattı sağolsun. başlamışken durana kadar okudum yeniden. ismet özel’in bende tükenişini ve buna rağmen hala tükenmemiş şiirlerini, dizelerini hatırladım bu okumayla. güzel oldu. upuzun bir zamanı katettim anıımsadıklarımla.
Elimize bir büyüteç alsak, bu modernizm projesinin iflas ettiğinin kanıtı olan insana dikkatle baksak, gözlerimizi kaçırıp kusmak isteriz. bu sözlerin yer aldığı bir savunma stratejisi olarak (s)istemsizlik denemesine dair yazısıyla tolga, hayatın böyle olmaklığına karşı bir savunma denemesi şekillendiriyor. sistem/sizlik ile istem/sizlik arasındaki kelime oyunu, üstüste bindirme girişimi dikkat çekici. hani, diyorum kimimizin derdine (ya da duygularına) tercüman olacaktır, bu yettiniz gayrı feryadı.