Luce Irigaray

Luce Irigaray: Feminist teorisyen, psikanalizci ve edebiyat kuramcısı. Yapısalcılık sonrası gelişen ve etkili olan Fransız feminist felsefenin ve onun feminiz yorumunun Héléne Cixous ve Julia Kristeva ile birlikte en önemli kuramcilarindandir. Bu feminist yönelim postmodern feminizm olarak da adlandirilir. Irigaray’da Cixous ve Kristeva gibi psikanalizi kullanir ve özellikle Lacancı psikanalizden kalkarak degerlendirmeler gelistirir. Özne sorunu, cinsellik, dil, arzu gibi meselelerde ataerkil oldugunu belirttigi mevcut düsünce bicimlerinden ve tarihinden farkli aciklamalar ortaya koyar. Digerleri gibi Irigaray”da zalniyca fenimizm alaninda degil, genel olarak düşünce ve kuramsal alanda etkili olmus isimlerden biriridir.

düşünsel yönelimleri

Luce Irigaray, felsefe çalışmalarına psikanalizi dahil eder; bir yandan sürekli bir ilgi olarak Alman felsefesine göndermede bulunur, öte yandan Jacques Lacan ve Jacques Derrida gibi yapısalcılık sonrası teorinin önemli isimlerini degerlendirir. Bu bakımdan onun çalışmaları hem derinliği hem de çok yönlülüğü bakımından güç okunabilen çalışmaların bir parçasıdır. Irigaraya’ın kuramsal terimlerini, çalışmalarının sürekliliğinde devamlı olarak gündeme getiridiği ve yeniden tanımlama çabası içinde olduğu söylenebilir. Genel savı bakımından Irigaray, özellikle ”felsefede ataerkillik” eleştirisi üzerinde yoğunlaşır ve kadının yeni bir dil gereksini içinde olduğunu belirtir.

Irigaray elestirel bir sekilde psikanalizi degerlendiri ve ikili bir iliski gelistiri. Freud’un ve Lacan’ın kuramlarından yararlanır ya da onları değerlendirir, ancak bu iki isim ve dolayısıyla psikanaliz disiplini de onun genel (erillik) eleştirilerinden kurtulamaz. Buna göre psikanaliz de sonuc olarak Fallusmerkezciliği üretmekten başka bir şey yapmamamaktadır.

Bununla birlikte Irigaray psikanalizin önemli bir eleştiri potansiyelini beraberinde getirdiğini düşünür. Ancak psikanaliz kadın bakışından yeniden değerlendirilmeye sokulmalı ve eleştırılmelidir de. Irigaray  böyle bır yönelim sergiler, bir anlamda onun  çalışmaları tarihin pasikanalizini yapmak olarak şekillenir -yani toplumsalın bilinçdışını ortaya sermek.

Batılı felsefe ya da psikanaliz cinsiyetçidir ve ”erkek” olarak adlandırılan tek bir cinsin egemenliğini dilendirir. Biyolojik anlamda kadının bu dizgede yer alması bu sorunu ortadan kaldırmaz, aksine bu durum meselenin daha da karmaşıklaşmasını beraberinde getirir. Çünkü ”kadın” burada ”eksik erkek” olarak yer alır. Egemen kültür özdeşlik, mantıksallık ve rasyonelik projeleri bakımından simgesel olarak tamamen erildir ve kadın bu simgeselleştirmede bir yokluk, bir eksiklik ve hatta simgeselleştirilemeyen bir kalıntı olarak işlem görür.

Irigaray, bu baglamda anne-kız ilişkilerini simgeselleşmemiş ilişkiler olarak ele alır ve buna kadınlık rollerinin üretilmisinin kaynağı olarak bir hayli önem verir. Örneğin Irigaray kadınların, içlerinde kendilerini yitirecekleri ilişkilere girmeye eğilimli oldukları yönündeki saptayı kabul eder, ancak bağlamını değiştirir. Bunun nedeni simgeselleştirilmemiş anne-kız ilişkisiyle ilgilidir. Simgesellestirilmemis anne kiz ilişkisi, Irigaray;ın çok önem verdıği bir  noktadır; zira, tamamen olmasa bile büyük ölçüde kadınların annelik rolünden başka bir kimlik taşımalarını olanaksızlaştırmaktadır. Böylece kadınlar ben ile başkası ayrımının silinikleşeceği ilişkilerde kendilerini bir anlamda yitirmeğe eğilimli görünmektedirler. Bu sebeple Irigaray kadınların yeni bir dile ve yeni bir simgeseleştirmeye ihtıyacı olduğunu belirtir ve bir anlamda bunun öncelikli olduğunu öne sürer.

Bunlara bağlı olarak Irigaray, kuramsal yönelimini ikili bir etkinlik şeklinde sürdürür: Birinci adım ataerkilliğin felsefe alanındaki yerini ve boyutunu açığa çıkarmak; ikincisi adımsa dişil kimliği tanımlamak olarak belirtilebilir. Tam da bu noktada dil sorununu belirtir  Irigaray; ataerkil çerçeveye teslim olmaksızın bu ikili işlem nasıl gerçekleştirlecektir sorusunu sorar.  Kadın ile erkek arasındaki ilişki üzerine bına edilmiş düzeni ve iktidar dengesini tersine çevirmek gerektigini öne sürer. Kadına özgü toplumsal bir formun ve simgeselligin geliştirilmesi için düşünceler üretir.

Böyle bir sey ona göre dişil öznelliğin oluşturulmasıyla gerçekleşebilecektir ve dolayısıyla ”kadını erkekleştiren” mevcut sistemin dilini ve terimlerini kabul etmenin bir tehlike oluşturduğunu acik olarak belirtir. Burada ”kadın erkek eşitliği” fikri reddedilir, asıl mesele ”erkek gibi” olmamak olarak ele alınır.

Irigaray’a göre kadınlar yeni bir dil’e sahip olmak zorundadırlar. ”Kadın gibi konuşmak” ile ”kadın olarak konuşmak” arasında kesin bir ayrım yapan Irigaray, bunlardan ikincisini hem bir bir psikilojik konumlanış hem de toplumsal bir konumlanışı işaret ettiğini belirtir. Buna göre ”kadın gibi konuşmak’’sa anlamın anlaşılmazlığına ve çoğulluğuna, doğruluk ve bilginin kontrol edilemezliğine, perspektif çoğulluğuna açık olmak anlamına gelmektedir. Kadın gibi konuşmak bu durumda biyolojik anlamda kadın ya da erkek olmakla ilgili değildir artık; ”kadın olarak konuşan” kadın gerçekte eril bir konum içinde konuşmakta olduğu gibi, ”kadın gibi konuşan” bir erkek dişil bir konumdan konuşuyor olmaktadır. Nietzsche, Hegel, Immanuel Levinas, Jacques Derrida gibi düşünürlerin dişil kimliklere sahip oldukları örnek olarak belirtilir. ”Kadın özne” yeni bir toplumsal, siyasal, dilsel kuruluş ya da kurgu ile gerçekleşecektir.

Feminizm mücadelelerinde görülen eşit üçret, eşit haklar talebi bu durum içinde ikincil dereceden öneme sahiptirler. Asıl mesele toplumsal, kültürel ve dilsel sistemin kendisiyle mücadele edebilmek ve onu cözüstürebilmektir. Irigaray için kadının toplunsal dışlanmasi ile felsefeden dışlanması bir ve aynı sürecin ürünüdür ayrica. Mitolojileri ve felsefi söylemi inceleyerek bu düşünceleri temelendirir. Örneğin Platon’un ideal devletinin göründüğünün aksine eşitlikten uzak olduğunu, oradaki kadınlarında “erkek” olarak bulundukları tekcinsiyetli bir yapı olduğunu belirtir.

Erkek aklın eleştirisi

Batı’lı feminist düşünce genel anlamda Aydınlanma düşüncesının bir mirasçısıdır, ancak Irıgaray  aydınlanma değerlerinin ve sistemin kadının yönelimlerine uygun olmayacağını belirtir.  Aydınlanma akıl’ın ve akılcılığın egemen olduğu, akılcı olmayan ögelerinse  bastırıldığı, akıldışının (doğanın ve kadının) denetim altına alınıp güdümlenmeye ve dahası yok edilmeye yönelindiği bir dönemin adıdır. Elbette burada bahsedilen akıl Iragaray için tartışmasız bir şekilde ”eril bir akıldır”.

Erkek akıl bütün Batı kültürünün tekcinsiyetliliğinin (monosexual) hem nedenidir hem de kendisi bu kültürün bir ürünüdür. Tarafsız ve nötr bir bölge sözkonusu değildir bu dünya içerisinde,  felsefe]ve bilim gibi alanlarda dahildir buna. Bunun nedeni Iragaray’a göre, mevcut her şeyin erkek öznenin söylemine göre üretilmiş ve erkek akla göre düzenlenmiş olmasıdır. Kadınların eleştirisiz doğrudan bu düzen içerisinde aldıkları konumlar da kaçınılmaz bir şekilde erkek özne‘lik konumlarıdır.

Iragaray rasyonelliği bu bağlamda sorgulamakla birlikte, dişilin irrasyonel olduğu  türünde yönelimlere ilgi göstermez. ”Erkek akıl”, belli bir yapıdadır ve bu yapı özdeşlik ilkesi üzerine kuruludur. Her şeyin ya öyle ya da böyle olmasını dayatan ve doğa/zihin, nesne/özne gibi karşıtlıklarla işleyen bir yapıdır. Bu noktada Iragaray, bir çok kez yapılmış olan, rasyonelliği erillikle irrasyonelliği ise dişillikle birlikte tanımlama girişimlerini benimsemez, aksine burada bie tuzak olduğunu belirtir.

Iragaray ayrıca Marksist düşünce tarzınıda eleştirir. Ekonomiye yapılan vurgunun, kadının simgesel düzendeki durumunu gözden gizlediğini belirtir. Kadının durumundaki değişiklik temelde Iragaray’a göre dişil bir simgesellik yaratmaktan geçmektedir.

Yorum Yapın