‘Uncategorized’ Kategorisi için Arşiv

yani…

Ağustos 2, 2009

“Diyorum ki ….” ifadesini düşün, örneğin, “…cak” iddiasına eş düşen “Diyorum ki yağmur yağacak”daki. “Diyor ki …cak”, yaklaşık olarak, “İnanıyor ki … cak” demektir. “Varsayalım ki …diyorum”, “Varsayalım ki bugün … cak” demek değildir

[ Felsefi Soruşturmalar, 2. Bölüm, X, s.212, Ludwig Wittgenstein ]

MonoKL Uluslararası Lacan Özel Sayısı Çıktı

Haziran 17, 2009

MonoKL’un 9 ulkeden 39 yazarin doğrudan katilimiyla hazırladigi Uluslararası Lacan Ozel Sayısı çıkmıştır. İlk kez 20-21 Haziran 2009 tarihleri arasında gercekleşecek olan Uluslararası Lacan Kolokyumu esnasında okuyucu ile buluşacaktır. (lacankongre.monokl.net)

http://blogasiri.monokl.net

Aşağıda Sayı Icerigi bulunmaktadir. (dahası…)

V. ve yaşamın gücü

Aralık 16, 2008

Bir roman taslağından ilk sesler,,,

bir güzel düş-ülkede yaşar v. dünyayı yeniden kuran bir özne olmanın ayrıcalığıyla. başka türlü bakar insana ve yapıp etmelerine, o yüzden insan olmaklığını yitirir. varolan insan tipine benzememenin bedelini, o insanlara bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle kendi güzel dünyasını anlatabilmenin hayaliyle öder. v. güçlüdür, imgeseli okyanuslardan ve volkanların lavlarından yapılmıştır, yerinden oynatır, depremler yaratır gerçeklik üzerinde.

ama hala bir gerçek diyarda yaşadığından zamanın/mekanın, olayların onu çürütmesinin önüne geçemez. gerçek depremler izler halesini, bütün gözü dönmüş olaylar onun zayıflığı için pusuda bekler ama v. unutmaz: “bekleyiş ve unutuş” der, unutun sinsi hayallerinizi diye karşı çıkar onlara çünkü ile başlar yeniden “çünkü ben hep kendimi beklerim, kendimi size veremem, vermeyeceğim”. haykırır hep yeniden diyerek, hep kökten bir şeyleri başlatır. birbirlerine neden sonuçlarla bağlı olan insanlar/olaylar onun düzeni ve farklı iklimleri karşısında bir anlık şaşkınlık ve hayranlığa düşer… gerçek dünya bile ona hayranlığının hakkını verir ki böylece onu yerin dibine daha iyi gömebileceğini düşünür. gerçek dünya bile ona umut verir, unutsun diye,,, tuzaklar kurar beklemesin artık kendini diye…

v. ne zaman yaşamının özüne yerleştirdiği şeylerle ilgili bir sorunu olsa yere çöker kalır. toprağa giren beden gibi doğaya teslim olur. ağaçlar üzerinden çekilir, kuş sesleri diner, kara bulutlar havayı kaplar: bir karaduygululuk zırhı deler ruhunu… bırakır kendini v…

hep bırakır… tek damla gözyaşı süzülmeden izin verir dünyanın kendisini delik deşik etmesine! v. dünyaca başarısız olmuştur ama damgayı, mücadeleyi basmıştır gerçekliğin tarihine,,, çünkü ancak o-nun gibiler başarız olmanın ikliminden yeni bir dünyanın hayalini çıkarabilecek bir farklı neden sonuçlar diyarına sahiptir…

sahiptir,,, bu yüzden bırakır kendini, hep bırakır! alın sizin olsa v., başını paris’in görkemli kulesinde sergileyin, kollarını boğaziçi köprüsünden azgın sulara bırakın, ayaklarını yalnızca ayaklarını ona bağışlayın çünkü ayakta durarak deniz kenarında öylece nefes çekmeyi, ya da ormanda varoluşun sesini duymayı çok severdi…

ama zihnini nerede sergileyeceksiniz? ne diye bıraktı size, hep bıraktı!.. çünkü zihnini hep sakladı, hep korudu,,, o yüzden onu gerçek anlamda hiç var etmedi… gerçeklik onu bozamadı, bu yüzden zamansızlığın saklambacına, o güzel düş-ülkenin merkezine yerleştirdi…

hep bıraktı o, zihnini bulamayasınız diye… zamanın artık ileri gitmekten yorulduğu, bin yılların ardı arkasına eklendiği sonsuz binlerde hikaye sona yaklaşır gibi olduğunda bile hala bırakıyordu kendini v…. hep bırakıyordu ve bu yüzden hep zamana başka bir dünyanın hayali düşüyordu… o an bedeni orada bir an için ışıldıyordu, bir nefes çekiyordu geleceğin sonsuz olanakla bezediği dünyalar arasında,,, bir nefes başka dünyaların insanları için…

hep bırakıyordu o nefesi havaya, mevcut dünyayı zehirlemeye and içmiş bir kelebeğin ağzından girip çıkan bir nefes damlası, bir sonsuz günlük… ona bakıyordu! o ise hala kendini bırakıyordu…

şimdi rahat et dünya, kendini hep bırakan karşısında bundan başka ne yapabilirdin ki! rahat et ki, damarlarında yaşamın hep süzülsün v’nin hayaleti,,, hiç rahat bırakmasın seni ve zamanları ardı arkasına gelen bir zincir olmaktan sonsuzun döngüsüne dönüştürsün!

sen rahat et ey dünya, sana ait olan her şey senin elinde… ve benim dünyam da benim elimde ve senin içinde o küçük bedenimle o büyük dünyayı taşıyabiliyorum ben,,, sen beni bile taşımasını beceremezken!..

ve hep bırakıyorum kendimi sana… al beni içine, varoluşun bütün renklerinde bir kelebeğim ben, tek günlük yaşamlarda kılıktan kılığa dolaşırım,,, yaşam tüten her yerde bırakırım kendimi,,, sızarım sızarım…

Düş ülkeden sızan şarap olmanın insanlığıyla ya da düş ülkeden sızan insan olmanın şaraplığıyla kadim deliliğim ıslatır bütün dilleri!..

hep bırakır kendini o dillere v,,, kelimelerin dillerine.

2008 aralık
v.
….

ama gerçek şu ki ve derçek (diyen-gerçek) dünya bu ki: yaşam şimdi v.’ye kendini teslim etti,,, böylece v. ruhunu yaşamdan çekip aldı… yazı her zaman v.’nin krallığı olduğundan onu bir zafer alanı olarak yaşamak hep bir kader belki ama gerçekte zaman bu zaferi bozuyor,,, v. yalnızca bir kere kendini bırakabiliyor! asla hep değil… işte yazı’nın dışındaki dünyanın tekliği…

aralık 2008
yaşamın gücü…

baba’ya gelmek isteyenlere duyurulur

Ekim 12, 2008

arzudan itkiye geçende sen de yoktun artık ay balam

Eylül 7, 2008

Neye değerdi? Ne ile değerlenilir?

Bu soruları sormadan mı yaşanmalı? Yazıda olsun, mühim bir konuşmada olsun, sarfettiğim her cümlede ister istemez bir göz benimle birlikte. Beni sürekli gören ve dediklerimden bir “mana” çıkaran bir göz. Arzuyu arzulamaktan ötürü kendimden çıkan ve beni gören bir başka ben. Sevgili Absurd Bey’e bu şikayetimi ilettim biraları yudumlarken (o beni şimdi görüyor mudur acaba?) ve kendisinden basit ve muhteşem bir cevap aldım: “Eh yazmak zaten böylesi bir görülme / teşhir olma rahatsızlığını göze alabilmektir zaten.” Cevabın şıklığı ve etkisine rağmen, sadece “haklısın” diyebildim.

“Ama baboli, ben 15 dakikalığına meşhur olmak istemiyorum ki, hem Andy Warhol’la hemşehri olmama rağmen, pop art’ı da hiç sevmem.” dedim sonra kendi kendime. (Belki 15 dakika kurtarmıyordur da sürekli meşhur olmak istiyorumdur, kim bilir!?) Ne olmak istiyorum? Başkasının –bana bakanın- arzu nesnesi. Çünkü arzum, başkasının arzusundan başka bir şey değil. “Le désir de l’homme, c’est le désir de l’Autre.”

Çok bilmiş doğrucular buna “samimiyetsizlik” demekte gecikmeyeceklerdir. Varsın desinler. Haklı oldukları bir taraf da var elbet: “Arzuda çoğalmak zorunlu olarak realitede abartmak” demektir. O bölgeye yaslandığınızda vermek istediğiniz anlama yerine göre 1 eklemek ya da 1 çıkarmak (yani negatif 1 eklemek) zorundasınız ve pataküte aşağı düşebilir, oranızı buranızı da kırabilirsiniz sırf bu yüzden (Eh bir bedel ödüyoruz tabii, Müslüm babanın dediği gibi : son pişmanlık neye yarar / herşeyin bir bedeli var). Hem de organlarınızla direkt bir alakası olamayan anti-fiziksel, nedenselliğe (kastettiğim özneye-bağlı-olmayan-nedensellik) bile bağlanamayan bir kara kutunun içinde dönüp dolaşarak olur bu. Yani fantazi mekanında artık organlarınız gösterenlere bulanıktır; artık “nesne” olmadan özne olamayansınız. Artık özne ancak bir nesne kırıntısının, hem de direkt görmekten / duymaktan ödünüzün koptuğu bir nesne kırıntısının varlığıyla ancak var olabilir. İyi de bu -aşamadan geçmeden- fantaziyi “aşmanın” başka yolu mu var?

O zamana ve mekana ait nesneyle (arzu nesnesiyle) aradaki mesafe tıkandığında, artık bizi çeken-iten şey’in bir önemi kalmadığında (burada Zizek’in son kitabından, In Defense of Lost Causes’dan ilham aldığımı belirtmezsem ayıp olur), artık “şey”in kendisi sadece denklemin tamamındaki bir “eksiklikle” karşılanabildiğinde (arzu şeyi olmaktan çıktığında), yani ölemeyen’e yaklaştığımda, arzudan itkiye (ölüm itkisine) geçişte… Burada sorun başlıyor gibi. Bu noktadan sonrayı kabullenmek kendi adıma “zor”. Sürekli bir başkasının arzusuna yaslanarak, kendini ancak böyle tanıtma yolu edinmiş birinin dünyasının sadece eksikliğin kendisiyle tanımlanması ve Öteki’ni bir seferliğine de olsa tanımaması (Zaten o Öteki en baştan beri yoktu! ama olsun demek de zor artık). Ki bu yine Zizekian “eylemselliğe” açılan kapı demek, Öteki’nin kaale alınmadığı, simgesel ya da değil hiçbir nedensellikle açıklanamayacak ama geçmişin hikayesini en baştan çatlatıp, değiştirecek bir “tekil” nokta.

Ya sonrası?

elipsis

Temmuz 18, 2008

…içimde bir burgaçla uyanıyorum apansız. uğultulu kelimeler, söylenmemiş sözcük yaraları, ve söylenmiş sözlerin kırık döküklüğü, ödünç alınıp geri verilememiş kitaplar üzüntüsü, silinmeyen bakış izleri, ten izleri, acılık. dönüp duruyor gece. dünüp duruyor sabahlar. ben neden böyleyim sorusuna cevaplar arayan aklım, karanlıklara karışıyor. bana adımla seslenen sesin, adımı varediyor boşlukta. ve adımla varoluyorum yeniden yitip gitmeden önce. aslında konuşacak çok şey var, diyoruz susmak için. kanayan onca söz içimizde cam kırıkları. konuşmanın imkansızlığı üzerinde duruyor oysa her şey. hep bir yanlışa varıyoruz. nasıl başlamı söze, bilmeksizin. susmadan önce. ve sonra. sessizliği örtünüyoruz. seni bulduğum her yerde biraz daha kayboluyorum. biraz daha özlüyorum sonra seni. eksik çıkıyorum bütün hesaplarda. sus diyorsun, susuyorum. anlıyorum bu susmak yazgısını. ben anlamak yorgunu, anlıyorum. karanlığı çünkü bulaştırmışım her yere. ellerim isli, yangınlardan kurtulmuş, bulaştırmışım. kir pas içinde dudaklarım. kabuk kabuk bu affedilmez. kötülük. herkes gibi ben de biliyorum. bir burgacın içinde uyanıyorum apansız, ağrılı uykulardan. sesin, uçurumları özleten bakışın biraz, karanlık merdiven başları soluğun, ağzından içtiğim suların sarhoşluğu, derinliklerinin yankısı, uçurum hep, uçurum. yokluğun dönüyor yongalar biriktirerek içimde. anlıyorum, geçilecek çöl benmişim, sonuna yolculuk edilen gece ben. bu beni sana bağlayan işte uçurum…

benordayken

Haziran 16, 2008

açılışı kaçırdım, bari duyurusunu yapayım….benordayken.org yada nam-ı diğer oradaki mecmua epey bir zamandır yayınlanmış bulunuyor….dışardakilerin, uzaktakilerin bildirdiklerinden oluşuyor sitenin içeriği…siz yeterki içinizdeki reha muhtar’ı uayndırın, her yer atina icabında….zamanla ilginç bir külliyat oluşacaktır sanıyorum…farklı zamanlardan ve farklı mekanlardan gelen yazılar, fotoğraflar…ya da bir yiğit gurbete düşse gör başına neler gelir tadında memleket-dışından insan manzaraları…

hadi bakalım, hayırlı olsun….

bloglara uzanan eller kırılsın !

Ağustos 31, 2007

sen de bi imza ver…..sebeb olanların boyu devrilsin……

kalamzede’nin başına gelen

Ağustos 26, 2007

kalemzede‘nin blogu kapalı, sebebi ise şurada izah ediliyor.

blogu ve mail adresi birilerince ele gecirilmiş ve kullanılmaya başlanmış. akıl almaz bir blog hadisesi. biri gelirde ne diye blogunuzu ele geçirmeye ve kendi yeriymiş diye yazmaya çalışır ki. “kalemzede” mühim bir yerdi. mühim yazılar birikiyordu. bu tatsız vaka atlatılacaktır elbette. belki eski yerde, belki yeni yerde, belki de başka bir yerde önemli olan kalemzedenin o birikimi ve paylaşımı sürdürmesi.

kalemzede’ye buradan geçmiş olsun diyor ve sevgilerimi gönderiyorum. sıkmayın canınızı efenim.

Romeo ve Juliet

Şubat 15, 2007

romeojuliet

İtalya’nın kuzeyindeki Mantua kasabasında yapılan arkeolojik kazılarda üzerinden 5 bin yıldan fazla zaman geçen ama görenleri bügün bile şaşkına çeviren bir aşkın kalıntıları bulundu.Bir kadın ve erkeğin birbirine sarılmış kemikleri arkeoloji ekibini bile şaşırttı.Kalıntıların bulunduğu kasabanın Romeo ve Juliet’in aşkına konukluk etmiş olması bu kalıntıyı çok daha önemli kılıyor…Romeo ve Juliet mıdır bilinmez ama “mutlak aşk romantikleri”için bir umut!..düsmanlık ve ölüm içinden çıkan bu aşk şidetle yaşandı,ölümle bu güne geldi…mutlu bitseydi,bitirilseydi bu güne gelirmiydi?!Gerçekten yaşandı ya da yaşanmadı.Yinede W.Shakespeare minnet borçluyuz.