Archive for the ‘Okuma Halleri’ Category

“kırmızı pelerinli kent”, aslı erdoğan

Mart 21, 2008
“Neyin izini sürdüğünü bilmiyordu aslında. Karanlıktaki sözün mü, sessizlikten yankılanan ışığın mı? Yoksa bir başka korkunç mucizenin mi?”

aslıerdoğan1

12 Mart’ta Berlin’e gelen Aslı Erdoğan’ın okuma gününe gittik.
Kırmızı Pelerinli Kent” adlı kitabı geçen ay almancaya çevrildi -”Die Stadt mit der roten Pelerine“; buna bağlı olarak Frankfurt kitap fuarında yer aldıktan sonra, Almanya’nın değişik şehirlerinde okuma günlerine katılıyor. Haberleri izleyebildiğim kadarıyla hayli ilgi çekmiş ve övgüler almış . Bu ilginin hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. “Mucizevi Mandarin“, “Kabuk Adam” ile karşılaşmış olanlar, bir anda içlerini kavrayan, içlerinde bir şeylere dokunan bir yazarla karşı karşıya olduklarını hissetmişlerdir. Bilgisayar mühendisliğini ve CERN’deki fizik kariyerini bir anda terk eden, her şeyi geride bırakmak için yola koyulan biri Aslı Erdoğan. Sanıyorum yazdıklarının çoğunluğunda bu kopuş anının izlerini görmekteyiz bir şekilde. Onu alıp bilmediği, dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Rio’ya savuran içindeki şiddet. Ve aynı zamanda dışındaki şiddet. Nedir bu karara sebep olan şey? Delilik, belki? Peki neyin deliliği? Kadının mı, dünyanın mı? İki kelime ile anlatılacak olsa bence Aslı Erdoğan’ın ana meselesi “beden ve şiddet“tir. Kendisi de değindi bu noktaya. Ancak aşırı duyarlı ruhların fark ettiği ve hesaplaşmaya giriştiği ölümcül yolculuğu başlatan, bir zorunluluktur adeta. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent‘te, artık başka şansı, çaresi, oluru kalmadığı bir noktada yazmaza başlandığını hissederiz sürekli.

*******

Kitabından bölümler okudu ve kendisine sorulan soruları cevapladı Aslı Erdoğan. Yağmurlu ve soğuk bir Berlin akşamıydı. Okunan ilk bölümü kaçırmıştık vardığımızda, odayı kaplamış olan sessizliği yararak, ikinci bölümün başlangıcında yerlerimize yerleştik. Almanca tercümanın okuyuşu Aslı Erdoğan’ın kendi okumasından daha etkileyiciydi açıkcası, romandaki şiirselliği doğrudan hissetmeyi sağlayan bir ton ve vurgularla okudu çünkü. Daha sonra kitabı yeniden okudum. “Kırmızı Pelerinli Kent” bir hesaplaşma kitabı. İçeriyle ve dışarıyla hesaplaşmanın. Kendisiyle. Rio’yla. Dünyayla. Yaşamla.Ve ölümle. “Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabulk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.

Bu hesaplaşmanın, dünyayla bu şekilde karşılaşmanın izlerini, yalnızca sözcüklerde değil Aslı Erdoğan’ın yüzündeki ifadelerde de bulmak mümkün. Daha önce birkaç fotoğrafını görmüştüm gazetelerde, oradan aklımda kalanlara benzemiyordu pek. Sesinde, bakışlarında, yüzünde ve duruşunda hissedilen bir “arıza” vardı sanki, etkisini ve anlamını kusursuz olmayışına borçlu olan bir güzellik. Hoştu. Farklı profıllerden bambaşka anlamlar kazanıyordu. Sert ve mesafeli ifade ile, adeta korunaksız, çekingen, içe dönük ifade aynı anda farkedilebilir gibiydi, doğru bir noktadan. Hayli sessiz bir ortam vardı. Huşu içinde dinliyordu herkes. Aslı Erdoğan’sa bu huşu içinde iyice kendi sessizliğine bürünmüştü. Rahatsız etmemek için fotoğraf çekme düşüncemi doğru düzgün gerçekleştiremedim. Bahsettiğim arızanın fotoğrafını çekmek mümkün müydü onu da bilmiyorum. Çektiklerimin çoğu kötüydü, hiç değilse bu kalsın diye ayırdım bir kaçını yine de.

*****

” ‘Döneceğim. Rio ile hesaplaşmamı bitirir bitirmez. Şimdi kaçarsam ona sonsuza dek esir düşmüş olurum. Beni anlayabiliyor musun anne?’ Sessizlik…”

aslıerdoğan2

“Kırmızı Pelerinli Kent”, “kırmızı pelerinli kent” adlı kitabın içinde yazılan başka bir kitabın adıdır aslında. Ortada tek bir kitap varolarak görünse de, içinde aynı adlı başka bir kitabı daha taşımaktadır. Bununla birlikte varolan iki kitaptan söz edemeyiz. Kitap içinde yazılan aynı adlı başka bir kitabın mevcudiyeti, “kurmacanın kurmacası”nı, “roman içinde roman”ı kullanma biçimi bakımından ilginç bir örnek sergiliyor. “Kırmızı Pelerinli Kent“te böylece “o’onun hikayesi”, “ben’in hikayesi” olarak üstüste bindirilir, ancak asla bir özdeşlik ya da kapanım sözkonus değildir yine de. Aslı Erdoğan bu kitabında kanımca “üstkurmaca” tekniğinin oldukca yalın ve önemli bir kullanımını gerçekleştiriyor. Ö’yü anlatan Özgür ve Özgür’ü anlatan Anlatıcı. Hepsi yazı ve yaşam arasındaki can alıcı gidiş gelişleri değerlendirme olanakları sağlıyor. Ayrıca “otobiyografi” ile “kurmaca” yazın arasındaki belirsiz sınırlarda, yazara, orada varolmaksızın hikayeyi kendi hikayesine dönüştürme imkanları sağlıyor bu teknik. Kitabın teknik bir incelemesini amaçlamıyorum, dolayısıyla yalnızca bu noktaya değinmekle yetineceğim.

Erdoğan’ın ‘sözcük ekonomisi‘nde dikkat çekici yanlar da var ayrıca. Bir yerde, “az sözcükle çok şey anlatan yazar” dendiğini hatırlıyorum, çok yerinde bir açıklama kesinlikle. Şairlere özgü bir şeyler vardır sözcük kullanımında, hep fazladan bir şey hissetmenize sebep olacak bir boyut sözkonusudur. “Hayatın Sessizliğinde” adlı bir kitabı daha çıkmış, okumadım. Ama buradaki ‘sessizlik’ ifadesinin altını çizmek gerek. Erdoğan’ın metinlerinde hep hissedeceğiniz bir şeydir bu. Bütün o sözcükler, cümleler, paragraflar yığınını kuşatan bir şeydir, sessizlik. Sanıyorum, çenesini eline dayamış, uzun parmakarıyla ağzını kapamış duruşunda da ilk aklımıza gelen şeylerden biri olacaktır sessizlik. Sessizliği giyinmiş gibidir Erdoğan.

” ‘İçimdeki şiddet ve dışarıdaki şiddet…Aralarındaki sınır taşları teker teker yerinden sökülüyor. Yaşam ile yazı, karşı karşıya durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi. Biri sürekli ötekinin sesini bastırmaya çalışıyor. Artık hangisinin sözlerini duyduğuma emin değilim. Çıldırmak böyle bir şey olsa gerek.‘ “

aslıerdoğanberlin3

******

Erdoğan’ın yazısının doruk noktası Kırmızı Pelerinli Kent‘tir.
Hem giriştiği hesaplaşma hem de bu hesaplaşmayı yazma biçimi bakımından uç bir noktaya varmış sayılır. Serüven peşindeki kırılgan ve ürkek kız, “bağırsakları deşilmişcesine yere serilmiş, ölüm düşüncesinde bile avuntu bulamıyor” olduğu bir hesaplaşma anında, yazının, yaşamın ve ölümün ilişkisini yeniden kurgular. Orpheus mitini yeniden yorumlamaya girişmiştir Aslı Erdoğan burada. Konuşmasının bir kaç yerinde kitabın bu mitle olan bağlantısına da değindi. Son anda arkasına dönüp bakan Orpheus’un karşılaştığı sır ölümdür, nihayetinde. Kendi ölümlülüğü. Kırmızı Pelerinli Kent, eğer böyle ise, “Ölüler Ülkesinde Bir Yolcu“nun anılarıdır. Yüzünü ve sesini çarpıtan o yolculuğu anlatır bize yazar. İçeriden dışarıya doğru, ya da hep içeriye, biraz daha içeriye, karanlığın yüreğine doğru ilerler ve anlattıkları bu yolculuğun hikayesidir.

On yıl önce, “Alman okurlara, türkiyeden bir genç kadının Rio’ya dair bunalımlı hikayesini okutamayız” diye geri çevrilen yerdeydi ve masanın gerisinde, varoluşuna sinmiş o çekingenlik ve uzaklıkla birlikte kendinen oldukça emin bir tavırla söylüyordu bunları. On yıl önce o yayınevine genç bir yazar olarak verdiği cevabın arkasındaydı yine; “Thomas Mann’ın kitabı ne kadar Venedikle ilgisiliyse, benim kitabımda o kadar Rio ile ilgilidir“. Türkiyeden bir genç kadının rio’daki benlik parcalanmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, varolmak sancısıyla ‘mutsuzluğun çelik zırhına‘ kendini çarpmasını ve ölümle yüzleşmesini ‘ilginç‘ bulmayan zihniyetin, bunları kendi kültürüne ait meseleler olarak algılaması, bunu ancak “batılı yazarlar”ın hakkıyla yapabileceğini düşünmesi ve “doğu”luya dikkate değer olması için ‘kendi köyünü anlatan’ biri olmayı dayatması sözkonusudur. Bu yaklaşım elbette sadece dışarıda karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Nitekin aynı şeyi Türkiyede de yaşadığını anlattı. Erdoğan’in kendisinden beklenen “kadınlık rolü“nü üstlenmediği gibi, “kadın yazar rolünü“  üstlenmekle ilgili olarak da bir itirazi oldugu anlaşılıyor.

Aslı Erdoğan sanıyorum biraz sıkılarak ve sesinde beliren bir titreklikle cevapladı yaşamı ve kitabı hakkındaki soruları. Yaşamı ve yazdıkları arasındaki bağlantı üzerine gelen soruları, aradaki olayların benzerliklerine işaret ederek cevapladı; ancak asla bunun bir otobiyografi gibi olmadığını da açıkca belli etti. Tıpkı kitabının bir yerinde belirttiği Özgür’ün Ö. ile olan ilişkisinde olduğu gibi. Bütün bu olaylar “kendi başından geçmiş olsa da“, gerçekte yine de kendisinin “yaşamadığı” bir başka kadına, Özgür’e ait bir öyküdür Kırmızı Pelerinli Kent.

Aslı Erdoğan’ın “otobiyografik” nitelikli bir yazar olduğu söylenebilir, bununla birlikte asla tamamen kendi-olmayan kurgulanmış bir alanda hareket ettiğinin de farkındadır. Anlatıcı her zaman dışar/ı/dadır, ve anlatısını ancak dışarda kalmak pahasına anlatabilir. Bu iceriye ulaşmanın bir yoludur elbette. Yazar metnin her yerindedir, dolayısıyla hiçbiri yerinde. “Madam Bovary benim” demişti Flubert, anlamsız tartışmaları sonlandırmak için; bunu biraz bükersek Kırmızı Pelerinli Kent‘te ya da diğer kitaplarındaki her şey de ancak o kadar aslı erdoğandır diyebiliriz. Aslı Erdoğan çevresinde dolanıp durduğu uğultulu bir boşluğun, ya da asla sözcüklerin kapatamadığı bir uçurumun eşiğinde yazmakta olduğunun gayet farkında olan bir yazardır. Kişiliğindeki ve metinlerideki sessizliği bu bakımdan oldukca anlamlı görünüyor.

Ben aslında yazarın kendi ürettiği metne dair sürekli konuşmaya ve açıklamaya zorlanmasını saçma buluyorum. Daha sorulmadan “burda bunu şurda şunu” dedim, “şunu denedim“, “orda aslında şu var” gibi beyanlara girişen yazarları da katlanılmaz. Kardeşim yazmışsın işte, demişsin zaten diyeceğini, bırak da okuyalım. Ama okur da teşnedir genelde bu beyanlara. Hep o noktadan sorar sorularını. Tamam, yeri gelir düşünceni belirtirsin sen de, aklında olanı, amacını, yapmayı denediğin şeyi ifade edersin, ama artık senden çıkmış bir metnin anlamını belirleme kudretine sahipmiş gibi davranma. Kendi kitabının kötü eleştirmeni ya da yorumcusu olma. Aslı Erdoğan kesinlikle bunlara rağbet etmeyen bir yazar. Yabancı, kendi dilinin dışında bir okur kitlesinin karşısında bu yanıyla zor bir sınavdı verdiği. Sorulara tam bir sınır üzerinde verdi cevaplarını.

*****

Bazı insanlarda -özellikle kadınlarda belki de- otuz yaş eşiğinden söz etmek saçma olmasa gerek. Herşeyi geride bırakıp giden, gitmek isteyen bu kadınların kendi içlerinden dünyayı kateden ölümcül bir yolculuğa giriştiklerini, karanlık bir sesle konuşmaya başladıklarını, bitmeyen bir sancıyla kıvrandıklarını söyleyebiliriz. Kırmızı Pelerinli Kent, bu eşikten geçmenin romanı. Başlangıçta bunun bir hesaplaşma romanı olduğunu söylemiştim - ancak yazarak sağ çıkılan bir varoluşsal hesaplaşmadır bu. Belkide kitabın insanı çarpan yanı buradan geliyor -herşeyden kaçan, ama kaçarken kaçtığı herşeyi de beraberinde sürükleyen ve ölümden bile teselli bulamayan kadının sessiz çığlığı yankılanıyor sözcüklerde.

Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam= Ölüm. Ölüm= Ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.” (126)

aslıerdoğanberlin4

******

İçeri girerken şarap verilmişti, okuma sonrası bir sohbet molası verildi, kalanları da o sıra içtik, allah razı olsun. Güzel şaraptı, ya da oradaki o atmosfer yeterince mayalandırıyordu ortamı. Havada uçuşan sözcükler, heryanı kuşatmış olan sessizlik, ve içimizde dönen dünya. Aslı Erdoğan ile bir kaç kelime konuşmayı istedim ama bunu yapmadım nedense. Dönüşte girdiğimiz meyhane-ocakbaşı-restoran karışımı yerde Müslüm babadan, böyle “yaşamaktan bıktım be usta” calıyordu.

bir yazarı tanımak

Şubat 29, 2008

hasan bülent kahraman, semra topal’ın “mukaddes cildin parçalanışı” romanı üzerinden hem bu kitaba hem de  genel olarak semra topal’ın edebiyattaki yerine dair kısa ve fakat önemli satırbaşları içeren bir analiz yazısı sunmuş -edebiyat, kötülük, cinsellik, beden, yazı, kutsallık, kötücüllük, dil vs. kavramlar ve bunların birbirleriyle olan bağıntıları ekseninde yürütmüş analizini. yazı pek çok yönlerden bana önemli görünüyor açıkcası. kahraman’ın sözkonusu kitabı okumasında özellikle kutsallık, beden, yazı ve kutsalın yırtılışı meselesi öne çıkıyor: “kutsallık iki şeyle, beden ve yazıyla mühürlüdür” diyor kahraman, “beden de yazı da cildin içinde saklanır. kutsal olanın yırtılması-sökülmesi/yıkılması cildin de yırtılmasıdır“. yıkıcı dilde ve cinsellikte bu cilt yırtılır. semra topal’ı okumuş değilim, bu nedenle yazısına ilişkin bir şey söyleyemem. ilk olarak “yara” adlı kitabıyla bahsini duymuştum. söyledikleri de dikkat çekiciydi. ” ölümle doğumun döngüsü içindeyiz. her dışa açılma, bedenimizi başkalarına açma tehlikeyi barındırır….. bıçağı ensede hissetme durumudur bu. kadınla erkeğin ne olduğunu, neye benzediğini paketlenmiş ilişkilerden, yaşama şekillerinden çıkaramayız, bu mümkün değil. ‘yara’daki kadınlar tehlikeye açık insanlardır, unutmayalım ki, çıplaklığa ne kadar açıksak, yaralanmaya o denli açık oluruz” demektedir mesela. kahraman’ın, topal’ın metinlerini, heyecanla karşıladığı anlaşılıyor; “roman bilincimizin önemli eşiklerinden biri” olarak işaret ediyor onun romanlarını. hem de “bütünüyle farklı bir romanın eşiğinde” olduğumuzu haber veriyor. bahsi geçen meseleler dolayısıyla semra topal, şahsen, benim dikkatimi çekmiş durumda. ayrıca varsayımlarının yanlış ya da abartılı olabileceği düşünülse bile, kahramanın yazısı yine de kendi başına okunmaya değerdir. sonra yeniden buraya dönmek üzere kaydetmek istiyorum şimdilik.

katilin temizliği

Aralık 10, 2007
Mesela güzelliğe ilişkin büyük bir kitabı ele alalım: Gecenin Ucuna Yolculuk. Onu okuduktan sonra başka biri olmamak mümkün mü?

katilintemizliğiBaşlığı ilginç gelmişti ilk anda, polisiye romanları seven biri olarak, Katilin Temizliği‘ni ilk gördüğümde, hemen elime alıverdim. Başka bir rafta olması gerekirdi! Herkes böyle midir bilmiyorum, ben aynı anda birbiriyle tamamen alakasız şeyleri karıştırmaktan/okumaktan hoşlanıyorum. Benjamin’in estetik kuramını takip ederken araya giren bu kaçıncı kitap bilmiyorum. Tesadüfleri de seviyorum ayrıca; beklenmedik karşılaşmalar, hesaplanmayan tanışma anları neler getirir kimbilir! O anda ve orada kalacaktır belki yaşanmış olan, bir daha geriye dönülüp bakılmayacak, o karşılaşmanın getirdikleri her neyse belki sürmeyecektir. Hiç yoktan bir şey çeker sizi yine de, açıkca bilmesenizde ne olduğunu. Üstelik bu an‘lar süreksizliğine rağmen iz bırakacak, bir daha hatırlamayacak olsak da, yaşamımızda yer edecektir kendince. Kimi aşklar ve kimi kitaplar, böyle gelir. Çoğu aşkları ve çoğu kitapları da bu yüzden kaçırırız. Tesadüfün belirsizliği, gelecek olandan hoşlanıp hoşlanmayacağımızın bilinmiyor oluşu, bizi çoğunluk dikkatli olmaya zorunlu kılar. ‘Dikkatli olmak’sa, belirsizliğin barındırdığı olanakları elimizden alır aynı zamanda. Çoğunluk, zorlayıcı bir tesadüf yoksa, neyi görmediğimizi bilmeyiz bile. Raflarda kendi türlerinin arasında durmuyordu Katilin Temizliği, ya da kasıtlı bir şekilde kendi türü olarak adlandırılan şeyi ve edebiyatta türler tartışmasını ihlal etmek üzere oraya gelmişti! Edebiyatta “tür meselesi“ni düşünürken, klasiklerin arasında katilin temizliği başlıklı bir kitapla karşılaşmak belkide dikkatimi çekmesini sağladı. Yazarı Amelie Nothomb ismini ilk duyuyorum. Dışarıda karanlık bir gün ve kuru bir soğuk vardı, kendime camın kenarında yer bulup oturduğumda ilk sayfaları okumuştum bile. Roman düşündüğüm gibi değildi, ama bir kaç saat içinde okuyup kapağını kapattığımda, okumaktan mennundum acıkcası. Diyaloglarla ilerleyen, betimlemelere yer vermeyen kitap, sıkıcı olmaya fırsat bırakmadan kendini bitiren bir akışkanlığa sahip. ‘Neden yazarız?‘ ve ‘neden okuruz?‘ sorularına cevaplar vermeye çalıştığı gibi, ‘nasıl yazarız?‘ ve ‘nasıl okuruz?‘ gibi soruları da gündeme getiriyor. Edebiyat ve kötülük, yaşam ve masumiyet, cinsellik ve temizlik türünde meseleler, kitap boyunca bir bakıma çoğu aforizma sayılabilecek cümlelerle irdeleniyor. Hikayenin konusunda bir zorlama kokusu alınıyor, ama bu zorlama, kitabın kahramanı olan Nobel ödüllü, Celine hayranı (Gecenin Ucuna Yolculuk güzellikle ilgili bir kitap olarak tanımlanıyor) ve Sartre’ı kücümseyip Patricia Highsmith öven (iyi yazarın ‘taşaklı yazar‘ olduğunu belirtikten sonra yazar bunun kadınlıkla ilgili olmadığını belirtmek için Highsmith’i anıyor), karamsar, çağına lanetler yağdıran yazarının, kendini mantıksallaştırma girişimindeki olağanüstü kusursuzluğu farkettikçe rahatsız edici olmaktan çıkıyor, tam da meselenin böylece anlaşılabileceğini kabul ediyoruz. Bu sapkın yazarın söylediği her şeye neredeyse öfkelenmek mümkün, ama aynı zamanda olağanüstü kusursuzluğuyla insanı çileden çıkaran mantığının çoğu zaman haklı şeyler söylediğini reddetmek mümkün değil. “Edebiyat söylemi“nin (ve tabiki “edebiyat endüstirisi“nin) bütün bildik klişeleri tersyüz ediliyor bir anlamda. Çok satmakla, çok konuşulmakla çok okunmanın ilişkisizliği, hatta ters orantılılığı, yine aynı kusursuz mantıkla belirtiliyor mesela. Hikayenin düğüm noktasıysa yazarın bitmemiş, kasıtlı olarak yarım bırakılmış romanıdır. Yazının ve yaşamın birbiririne karıştığı, birbirinin soruları ve cevaplarını barındırdığı düğüm bu yarım bırakılan kitaptır. Kibirli yazar, her büyük edebiyatcının ölümünden sonra tamamlanmamış bir kitabının olması gerekliliğiyle açıklar bunu, oysa mesele her zaman olduğu gibi göründüğünden başkadır…..

mahur beste

Aralık 7, 2007

mahurbesteAhmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sini ilk ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum, ama şimdi yeniden okuduktan sonra (kitabın oldukca eski bir basımını Berlin’de bir kütüphanede buldum), oradaki o tuhaf bitişi, dahası bitmemişliği, karakterler yeni ortaya çıkıp olaylar ve bağlantılar şekillenirken, kitabın öylece, anlatıcının kahramanına mektubuyla bırakılışını tuhafsadığımı hatırlıyorum.

Ardarda dizilen portlerden oluşan bir anlatı sanki. Elbette bu portlerin her birinde, tanzimattan sonraki tarihsel toplumsal sürece ilişkin bir bakış ortaya konulmaktadır. Doğu-Batı sorunsalı ve Tanpınar’ın zaman mefhumuyla olan bağlantısını ortaya koyan bir anlatı aynı zamanda Mahur Beste. Yakın bir okumayla bu meselelere dair, önemli çıkarsamalar yapılabilir. Şu “yekpare zaman” ile “taksim kabul etmiş zaman” mesela fazlasıyla üzerinde durulabilir nitelikte bir meseledir. Ya da, kültürümüzü yanmış konağa benzetmekle, o konağın yanmışlığına rağmen geride kalan şeye benzetmek arasındaki, doğu batı tartışmasına -Tanzimat’tan Cumhuriyet’e evrilen zaman boyunca (İsmail Molla, Ata Molla ve Sabri Hoca şahıslarında) belirli portler aracılığıyla nasıl bakıldığına odaklanmak mümkün. Toplumsal ve kültürel yapının değişimi, o değişimin bireylerde meydana getirdiği etkiler üzerinde aktarılması ve o değişime verilen tepkilerin sunumu, Tanpınar’ın ustaca yerine getirdiği meselerden birini oluşturuyor. Bir toplumun ve bireylerinin bu değişim içinde kendiliği sorunu sanıyorum Tanpınar’ın temel motiflerinden biri olarak belirtilebilir. Türkçe edebiyatın vazgecilemeyen, geçilmesi de olanaklı görünmeyen ana meselesine, “doğu-batı sorunsalı”na Tanpınar’ın sunduğu çeşitli portler var bu kitapta değerlendirilebilecek -”batılılaşma”, “ulusal kültür”, “kültürel kimlik”, “sahicilik” vs.. Nurdan Gürbilek’in değişiyle (bkz. “Kör Ayna,Kayıp Şark“), edebiyata yön veren endişelerden biridir bu sorunsal, ve Tanpınar bunun önemli temsilcilerinden ve taşıyıcılarından biridir.

Bu kitabı, belkide, Tanpınar’ın sonraki eserlerine, mesela Huzur’a doğru gelişen yazarın ilk adımlarından biri olarak anlamak gerekir. Zira burada kitaba adını veren Mahur Beste hem “Sahnenin Dışındakiler”de, hem de “Huzur”da bir ana roman kahramanı gibi belirir. Mahur Beste adlı bir beste vardır, hatta Tanpınar kitabını bu bestenin sahibine (Eyyubi Bekir Ağa) adar, ama kitapta bu esinlenmeye rağmen bahsi geçen mahur beste, kurmacaya dahil olur ve başka bir hikaye ile belirir (RomandaTalat bey’in kendisini taldatan karısı için Neşatin’nin bir beytinden bestelediği makam). Tanpınar’ın kitaplarında muziğin yeri ve Mahur Beste’nin bir anlatı karakteri gibi belirişinin boyutları değerlendirilebilir.

Ama benim buraya dair söyleyebileceğim bir şey yok, dolayısıyla kitabın ‘yarım kalmışlığı’na döneceğim. Sondaki mektubun durumu hepten tuhaf kıldığını belirtmek isterim hemen. Anlatıcı bu mektupta, kahramanına, kendisini hiç de unutmadığını, bunun bir yanlış anlama olduğunu ısrarla söyler. Mektuptaki varsayıma göre, yazar, “bir insan hayatını (Behçet bey’in hayatı) romanlaştırma” denemesi yapmaktadır. Anlatıcı burada bir ara verdiğini ama hiç de eserini yarım bırakmadığını iddia ederek mektubunu ve kitabı bitirir. Mektup romanı orada, eksik bırakmadığını ve hiç de bıkmış olmadığını sşylediği bir mektupla sonlanmakta ve tam böyle olduğundan, bitmemişliğiyle kalmış olmaktadır……

Burada edebiyat kuramı açısından bitirilmemişliği (ya da bitmemişliği) ve eksikliği vurgulamak isterim özellikle. Bu bir “eksik metin” vakası mıdır, ya da “temsili sorunsallaştırma” denemesi midir ve o yönden ele alınıp değerlendirelebilinir mi, emin değilim (bkz. Lacancı eksik’in edebiyat kuramında ‘eksik metin’ olarak değerlendirilişi acısından Jale Parla’nın mükemmel kitabı, “Don Kişot’tan Bugüne Roman“) . Eğer buradan değerlendirilebilirse, bir tür postmodern roman örneği ile karşı karşıya olduğumuzun hemen altını cizebiliriz.

Bir yanıyla ise, Tanpınar’ın, sanki karakterinden sıkılmış da kitabı öylece bırakmış gibi bir hali vardır. Sondaki mektup bu durumda, gözden çıkarmaya da kıyılamayan romanın kurtarılması ve öylece bırakılması için bir bahanedir adeta. Bu bitmemişliği nasıl değerlendirmek gerekir ben yine bilemedim açıkcası. Tam yoğunlaşmak üzereyken sizi orada bırakan bir kitap, ama bu okunmaya değer olmasını değiştirmiyor……

berlin’de sonbahar

Ekim 12, 2007

Işığı kapayınca ağaçlar üzerinde mor-mavi bir berlin gökyüzü görüyorum. Yüksek ağaçlarla biraz ilerde birleşen bir gökyüzü. Bu uzantıda üç kırmızı ışıktan en üstteki yanıp sönüyor. Sonsa evin tüm camlarına bakıyorum. Halensee köprüsü ve cevresi apaydınlık. Bu duvarlar arasında dünyaya karşı ne denli korunmuşluğunu algılıyorum. Bazı günler bana çok kısa gelen yaşam, zaman zaman çok uzun. Bütün yaşamlarını bir kaç yıl içinde bütünleyen bir canlı da olabilirdik, diyorum. Artık nerede olsam, kentlerimle, kentlilerimle ve Anadolu’nun boş bozkırlarıyla birlikteyim.

[ eski bahçe-eski sevgi, tezer özlü ]

berlin’de sonbahar, bütün temizleme uğraşlarına inat caddeleri dolduran sarılı kırmızılı kahverengili yapraklarla ve her sabah daha da koyu bir griliğe bürünen gökyüzüyle varlığınızı ne yapsanız tedirgin eder. varoluşun yitikliğinden gelen bir şey yüzünüze değer ve bir el biraz daha göğsünüzü sıkar sanki. tam da bu nedenle tezer’in sesini duyabilirsiniz bir anda. eğer her şehrin kendisine yakışan bir yazarı varsa, tezer özlü berlin’e yakışır diyebiliriz hemen. bu sonbahar bunu daha iyi anlıyorum. onun kırılganlığı ve öfkesi, yalnızlığı ve hüznü bu şehrin her yerinden ve her anından duyumsanabilir. ayaklarımı yaprakların içinde sürüyerek yürüyor ve sık sık tezer özlü’yü yazdıklarıyla hatırlıyorum şu sıralar. onun hep gitmek istemiş olmasını, hep çok uzaklara gitmek arzusunu ve gitmelerini hissediyorum iliklerimde. cocukluğun soğuk gecelerinden eski sevgiye ve oradan yaşamın ucuna giden yolculuğu duyuyorum bazen. onun kafka’yı, pavese’yi, svevo’yu sevmesini ve onların peşinde yaşamın ucuna yolculuk yapmasını ve berlin’de her şeyi terk edebileceğini ama ağaçları terk edemeyeceğini düşündüğünü söylemesini, sanki bir şey değiyor içime gri berlin göğünün altında, duyumsuyorum. bende düşüp ardına onun peşinden gitmek istiyorum, belki orada o eski gemiyi görebilirim, ve eski sevginin ne olduğunu bulabilirim yeniden. ve unutmuyorum, ikisi aynı ve fakat bambaşka iki kitaptır yine de, daha çok birbirinin devamı ve tamamlayacısı olan iki kitap: bir intiharın izinden gitmek yaşamın ucuna yolculuktur nihayetinde apaçık anlıyorum bunu.aynı kitabı bir dilden başka bir dile çevirmemiş, her çevirinin bir yeniden yazma girişimi olmasının ötesinde kitabını yeniden yazmıştır tezer. hüzünlü, ve fakat öfkelidir de.bu yüzden diyorum, keşke ona “edebiyatın gamlı prensesi” denmeseydi, ki en çok bu prenses lafına kırılırdı sanki.

Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor. Bir an balkona çıkıyorum. Güneşin berlin yapıları gerisinde nasıl batmaya uğraştığını görüyorum. İnsanlar arabalarını park ediyor. Renkli, yeni arabalarını. Park ediyorlar ya da hareket ediyorlar. Yaşlandıkça insanlarla aramdaki uçurum büyüyor. Arabalardaki, uçaklardaki, resmi dairelerdeki, otobüslerdeki, dükkanlardaki, caddelerdeki insanlarla aramdaki uçurum. Eşyalarla da öyle. Bazı günler elime bir et parçası alamıyorum. Ya da o bütün bir cesedi andıran tavuklar. Kızartabiliyorum, ama yiyemiyorum.

Yolculuklara dönüyorum.Kentlerden sakladığım resimlere

Duramam

(….)

[ yaşamın ucuna yolculuk, tezer özlü ]

kızarmış palamudun kokusu

Ekim 5, 2007
    “….geçmişi yeniden yakalama umudu boş bir beklenti, insan hiç bir şeyi bıraktığı yerde bulamıyor, kızarmış palamudun kokusunu bile…”

Kızarmış Palamudun Kokusu adlı kitabın kahramını, olayların gelişimi boyunca anlarız ki hafıza kaybından muzdarip bir yaşam sürmektedir. Ancak bu bilgiyle olan bitenleri basit (!) bir hafıza kaybı meselesi olarak kesinlememize olanak yoktur yinede. Hadise göründüğünden daha sorunludur. Bize anlatılan o bütün zaman içinde gezinme hikayelerinin kayıp bir hafızanın fantazileri olduğu çıkarsaması belirli anlarda elimizden alınır. Bu anlarda meselenin geçmişini ve gerçekliğini arayan adam hikayesi olarak indirgenmesini engelleyen hamleler sözkonusudur.

Sadece anlatılan olayların gercekliği değil, böylece tamda görünenin ardındaki gerçek olarak beliren gercekliğin kendisi de kuşkuyla karşılanmaktadır bir kez daha. Kuşkunun bu boyutu da zihin-bellek-gerçek arasındaki ilişkiselliği bir sorunsal olarak değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır bir bakıma.

Kahramanımız hafıza kaybının da bir düş olup olmadığını sordugunda, örneğin epistemolojik anlamda aslında bilginin yapısına içkin bir skandalla karşılaşmaktayızdır. Bu skandal postmodern addedilen teorilerde değerlendirilmiştir ki, bir bakıma bakışımızdaki kırılmaların kaynağı bu değerlendirmelerdir. Kızarmış Palamudun Kokusunda mesele tam da böyle bir hal alır: Görünenin ardındaki gerçek de bir görüntüdür. Yazar bu noktayı çok kesin çizgilerle belrtmemektedir ama belirli anlarda bunu duyarız. Görünen-gerçek ayrimi hem kullanilmakta hem de ihlal edilmektedir.

Lacancı psikanalizden gidilecek olursa ‘gercek’ burada radikal bir imkansizlik olarak ve dahasi ‘gercek-olmayan‘ olarak ortaya çıkmaktadır da diyebiliriz. Geçmiş, bellek ve bilgi baglaminda gerçek, açık bir şekilde ancak bir yokluk yeri olarak tasavvur edilebilir. Bilgi her zaman bir geçmiş konusudur ve geçmiş hiç bir zaman yerinde değildir. Meselenin bir yönünden bakıldığında bunlar söyleyebileceğimiz şeylerdir.

Gerçek her zaman geri döner Lacancı terminelojide, ama “düşünen şey” olarak siz orada değilsinizdir: “Düşünüyorum, o halde düşündüğüm yerde var/mevcut değilim”. Kartezyen düşünceye getirilen bu itiraz, temel kuramsal/epistemolojik ayrımların tamamını sorunsallaştırır niteliktedir.Bundan dolayıdır ki hakikat bir kurgu yapısındadır diyebilmekteyizdir. Anılarımızın doğruluğu yanlışlığı meselesini değerlendirmenin bir yolu da, bu Lacancıi “doğruluk kurgu yapısındadır” önermesidir. Bu önermenin kuramsal alanda getirdiği değişiklikleri anlamanında olanaklarını göstermektedir bu bir bakıma.

Gerçek, namevcutluğunun bütün olanaksızlığı ve kesinsizliğiyle bir kıymık olarak boğaza takılmakta, bu namevcutluk ancak bir dil evinde varlığa geldiğinden bizi nihai anlamda kendi hakikatsizliğimize mahkum etmektedir. Gerçek, imkansızlığıyla her tür “hakikat rejimi“ni boşlukla çerçevelemektedir. Bu anlamda, belirli bir “yorum sistemini” hakikatin yegane temsilcisi olarak belirlememiz olanaklı değildir. Her istisnai durumda elde edilen hakikat, kendi istisnalığıyla koşullanmış ve otantikliğini daha bu an‘da kaybetmiştir.

Hakikat’ın kurgu yapısında olmasının, burada anılar ve bellek meselesi bağlamında anlamı şudur: Olayları, belirli şekilde özneleştirme biçimlerimizle ‘bizim olan‘ anılar haline sokarız. Burada tam da mesele özneliğimizin kendisidir. Olağan koşullarda anıların gerçekliği ve bizim olup olmamasıyla ilgili bir sorunumuz yoktur. Ancak eğer anıları kendimizin kılma yeteneğimizin sekteye uğraması halinde ve ya bu yetenekten şüphelenmemizin sonrasında, tam burada bir uçurumla karşılaşılır. Lacancı özne anlayışının tartışılması buradan itibaren yürütülebilir ancak ben kitaptan daha fazla uzaklaşmak istemiyorum. Bütün bunlar Kızarmış Palamudun Kokusunda ortada olan şeyler değiller, dolayısıyla kendi yorum biçimimi bir anlamda dayattığım söylenebilir. Ama yorumun ve hatta daha da önce okumanın başka bir yolu var mıdır?

Kitabın kahramını, “hafızamı kaybetmem korkunç bir şey, tabii hafızamı kaybetmem de düş ürünü değilse” diye sorduğunda, gerçek radikal bir namevcutluk olarak ilan edilmiş olunur. Bu kuşkuya verilebilecek gerçek bir cevap bulunamaz. Burada beliren kuşku aslında kavrayışımızı sekteye uğratacak türde bir hamledir. Dahası bunu bütün bir kavrayış yeteneğinin değerlendirilmesi olarak süregelmiş olan tartışmalar bağlamında yeniden ele alınması gerekliliğidir.

Bu noktada çok eski ve derin bir meseleyi Gazali‘nin ya da Rendekar‘ın kuşkuculuğunu yeniden hatırlamak faydalı olabilir. Epistemolojik bir değer ifade etmesi anlamında rüyada olup olmadığımı nasıl bilebirim? Bir rüyadan uyandığımda, bir rüyada uyanmadığımı nasıl kesinleyebilirim? Hafızamın beni aldatmadığına, hatırladıklarımın gercek olduğuna nasıl inanabilirim? Bu inanmayı bilgi olarak nasıl temellendirebilirim?

Her şey bir an gelip de kendimize, yaşadığımız hayatın gerçekten kendimize ait olup olmadığını sormamızla tepetaklak olur. Bu soruyu gerçekten gözardı edemeyeceğimiz bir noktaya geldiğimizde, dünyanın bizim için aynı dünya olarak kalması mümkün değildir artık. Uykuyla uyanıklık arasında, rüya ile gerçek arasında, düşlerle anılar arasında her şey değişir. Oysa yalnızca gerçek değildir namevcut olan, özne de çoktan bir boşluğa dönüşmüştür ve her tür anlam arayışının ardında bu boşluğu doldurma gayreti saklıdır. Ben bu yazıyı daha sonra Lacancı özne meselesine tekrar dönmek üzere Kızarmış Palamudun Kokusundan bir alıntıyla bitireyim artık!

    “Bedenimin bulunması gereken yer dibi olmayan bir çukur şimdi, ne kimse bana dokunuyor ne de ben kendime, insanlar içimden yürüyüp geçiyorlar.Bir süre sonra pes edip farkedilmek için çırpınmaktan vazgeçiyorum. Namevcutluğun hüznü, yerini, insanları onların haberi olmadan gözleyebiliyor ve dinleyebiliyor olmanın üstünlüğüne bırakıyor.Bir şeyi kaybedince bir başka şeyi kazanıyor olduğuna inanmak, insan denilen mahlukun kendine karşı çevirdiği hilelerin en acımasızı olmalı.Kendimi kah o mekanda kah bir diğerinde, kah bu zamanda kah bir diğer zamanda bularak dolaşıyorum. Yazgım beni hangi anda hangi yöne savurmaya uygun görmüşse”.

Öyle görünüyor ki her şeyi yeniden düşünmek gerektir.

[Kızarmış Palamudun Kokusu, Engin Geçtan, Metis Yayınları]

yeraltından….

Eylül 17, 2007

Friedrich Camus Ben Hasta Bir İnsanım başlığıyla Yeraltından Notlar‘ın girişini vermiş. İyi geldi valla! Geçmiş, bugün ve gelecekle umarsız dalaşın sonunda, çaresizliği solurken ve yaşam artık anlaşılmaz noktadayken, kendinizi çarpabileceğiniz duvarlardan biridir Dosto babanın, bilinçle ve dünyayla hesaplaşmak arzusunun ürünü olan ve “acılar bilincin tek nedenidir” diyen Yeraltından Notları.

yusuf ile züleyha

Ağustos 20, 2007

“tufandan kurtulmak için kendi derinligine akan bir ırmak gibi; akmasam sana ölürdüm yusuf, aktım yine öldüm. kendi ölümümün şeklini seçmem özgürlügümse susarak ölmeyi değil söyleyerek ölmeyi seçtim. tortulanarak ve bulanarak degil, taşarak ve coşarak ölmeyi sectim. hükmümün yusuf oldugu yerde ölümlü olduğumu bildim. ve yine dirilecek olmanın emniyetiyle ölümlü oluşumu çok sevdim.

yusuf, dedi züleyha, aşk zorlu bir sınav, ben bu sınavı baştan ve gönüllü mu kaybettim? hayır işte! yitirmiş gözüksem de kazancımsın sen benim. ve şer gibi görünsem de göreceksin, yitirdiğin ne varsa benim sana açtığım kuyuda, hayrın olacağım sonunda.

yusuf, dedi züleyha sana gel kaderim ol demem. o kadar ki, güldeki sevda, çöldeki ateş kadar kadersin bana.

değil mi ki sen yusuf güzelisin, ve değilmi ki ben tecelli etmesem eksik kalır sana dair kader. ’senin kaderin benim tecellim, kaderimde zindan varsa yusufluğum su götürmez benim’ ”

Yusuf ile Züleyha, Nazan Bekiroğlu

Operada Cinayet

Temmuz 15, 2007

“Brunetti’ye göre ortada asıl mesele diye bir şey yoktu. Ne bir mesele, ne bir mesaj, ne de bir ders vardı. İnsana özgü kötülükten ve onun yarattığı korkunç sonuçlardan ibaretti her şey.”

Donna Leon. Operada Cinayet. Polisiye roman.Ayrıntı yayınları.Bitirmişken taze taze aklımdakileri diyeyim. Bildik polisiye romanlardaki ögeleri kullanan, buna rağmen çok farklı bir atmosfer yaratmayı da başaran bir yazar Donna Leon. Koşuşturmaca, olağanüstü bir gerilim ya da okuru şaşkınlıklara sürükleyen aldatmacalar sözkonusu değil. Aksine bir tür durağanlık içinde gelişiyor hikaye. Kan, şiddet ve tehlike yaratan durumlardan daha fazla, Donna Leon’un kahramanı (komiser Guide Brunetti), insanın karanlık gerçeklikleriyle, önyargılarla, değerlerin gizlediği kötülüklerle ve sistemin iki yüzlülükleriyle savaşmak zorundadır.

Bir La Travita gösterisi sırasında, yüzyılın en büyük müzisyeni olarak kabul edilen orkestra şefinin odasında ölü bulunmasıyla açılıyor sahne.Bu ölüm’ün açıklanmaya çalışılması boyunca, yalnızca nasıl sorusu değil neden sorsu da devrededir ve sonunda, bütün iyi polisiye edebiyatta hissettirilen o duygu güçlü bir şekilde hissettirilmektedir bize yine: yaşamda hiç bir şey göründüğü gibi değildir.

Ancak Donna Leon bunu, olağanüstü gizemlerin ortaya çıkmasıyla yapmaz, aksine olağan yaşamın akışı içinde herkesin yaşamındaki gerçek‘i (ya da yaşamadaki gerçeği) farklılaştıran ayrıntıları göstererek ve onları yeniden yorumlayarak ortaya koyar. Böylece kitap, bildik polisiyelerin aksiyon yapısından farklı bir yol izler.Bunun da ötesinde, daha temel olansa, Operada Cinayet‘de, bir bakıma polisiyelerde gecerli olan epistemolojik varsayımlardan da farklı bir yol izleniyor oluşudur.

Burada adeta, gerçek‘in ve hakikat‘in, görünümlerin ardındaki başka bir görünüm olarak belirmesi sözkonusu olur. Pozitivist düşüncede olduğu gibi, bir takım olgulara ulaşmakla gerçeğe ulaşıldığı düşünülmez. Kimi verilere ulaşmakla sorun çözülmez: herşeyin anlamlandırılabilmesi için yeniden yorumlanması da gerekir. Elimizde cinayet süsü verilmiş bir intihar, ya da intihar süsü verilmiş bir cinayet vardır. Bir çok suç ve bir çok ceza vardır. Bir ölümün cinayet olduğunu ya da olmadığı, salt kimin neyi nasıl yaptığını anlamakla değil nedenleri anlamakla da ilgilidir.

Suç ve Ceza‘yı, adaleti ve onun hakkında konuşulmasını mümkün kılan gerçeği anlamlandıracak olan, örneğin bütün bunlar ve bunların yorumlanmasıdır. Hikayenin sonlarına doğru, suç ve ceza’nın neden ve nasıl birbirine karıştığını, çözümün hiç de sanılan yerde olmadığını, komiserin olayları anlamaya başladıktan sonraki yönelimlerinden (ya da tartışmalarından) anlarız. Gündelik düzeyde alsak bile doğru olan her zaman gerçek olan anlamına gelmediği gibi, gerçek’de her zaman adil olmak anlamına gelmez. Peki bu karmaşık durumda insan kavrayışı işin içinden nasıl çıkabilecektir?

Kitaptan:

(….)

Brunetti birden ayağa fırladı. Orada oturup senaryolar yazmaktan rahatsız olmuştu. ‘O halde işimiz bitti.Resmi soruşturma sırasında ifade vermeniz gerekecektir, sanırım.’

Siz de orada olacak mısınız?

Evet.O zaman kadar raporumu sunmuş ve görüşümü bildirmiş olurum.

Peki görüşünüz ne olacak?

Hakikat olacak, signora.’

Kadın sakin bir sesle konuştu: ‘ Hakikatın ne olduğunu artık ben de bilmiyorum.’

Savcılığa yazdığım raporda, araştırmalarıma göre kocanızın sağır olacağını öğrenince intihar ettiğini belirteceğim. Gercekte olduğu gibi.

Evet’ diye tekrarladı kadın; ‘ gerçekte olduğu gibi.’

Brunetti kadını, kocasına son iğneği yaptığı odada otururken bırakıp dışarı çıktı.

(….)

umut ha!

Haziran 29, 2007

katjasmutter

“Yürüyor, umut diyordum kendi kendime, yaşama umudu ya da artık aynı anlama geldiğine göre ölebilme umudu. En son anda ölüm, içinden yaşamı geçiren açıklığını serecek, çünkü yaşam her canlıyı, nasıl yaşamış olursa olsun her varlığa geleni, yeryüzüne saçılmış tüm bu eşsiz parçalarını kutsamaktan haz duyacaktır.

Yürüyor, umut diye yineliyorum, sözcüğün anlamını kavramak istercesine: umut? Umut ha ! ”

                                                   Gençlik Düşü, Ayhan Geçkin