Archive for the ‘masuniyetler’ Category

onlar ermiş muradına…

Nisan 12, 2008

Cinsel farklılık simgeselleştirilmeye direnen bir Gerçek olduğu için, cinsel ilişki, eşimiz olan Öteki’nin bir özne olmadan önce bir Şey, bir “insandışı eş” olduğu asimetrik bir ilişkisizlik olarak kalmaya mahkumdur; bu haliyle, cinsel ilişki saf özneler arasındaki simetrik bir ilişkiye dönüştürülemez. Eşit özneler arasındaki sözleşmeye dayalı burjuva ilkesi, cinselliğe ancak sapkın -mazoşist- bir sözleşme biçimine bürünerek uyglanabilir; bu sözleşme de, tam da dengeli sözleşme biçiminin kendisi, bir tahakküm ilişkisi kurmaya hizmet eder.”

[Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, "Şövalye Aşkı Ya da Şey olarak Kadın“, 143, Metis)

Zizek abi’nin dünya evine girişiyle alakalı fotoğraflar gerçek anlamda gerçeküstü! 2005 yılında olmuş bu nikah, yeni haberim oldu! Bilseydik gider geline beşibiyerde takardık. Adı “entelektüel manken” olarak geçen Analia Hounie gelin hanım. Eski manken deniyor ya, evleneceğim diye mi eski oldu, yoksa evlendikten sonra mı bırakmış mankenliği belli değil; evlenirken 26 yaşındaymış. Ne kadar akıllı, birikimli, entelektüel olduğu falan vurgulanmaya çalışılıyor bir kaç yerde. Lacan mı okumuş, psikanaliz eğitimi mi almış öyle bir şeyler. Hani “güzelliği” ile değil “aklı” ile avlamış Zizek’i güya, o minval. Gereksiz açıklamalar ve denklik arayışları.

Düğün fotoğraflarının hepsinde Zizek imgenizi karşılaştıracağınız bir şeyler var kesinlikle, asıl hadise bu. İnsanın oturup Zizek’e bi de burdan bakmaya kışkırtan fotoğraflar bunlar. En çarpıcı olanı da bence buraya aktardığım fotoğraf. Ben bu fotoğrafta Zizek’in kızı sağ eliyle belinden kavrayışına, içkiden mi, keyiften mi, yoksa tabiatı gereği mi artık bilemiyorum kaymış bakışına (yamuk bakmaktan kastı bu değildi tabi!), ama en çok yakasındaki gülün sağa yatmışlığına takıldım. Beyaz takımın üzerine yakada kırmızı gül, bir el çepte, öbüründe belinden kuşatılmış gelin hanım! Lacan olsaydı ne derdi acaba?! “Len Zizek, bizim teoriyle hava yapa yapa kaptın çıtırı, hadi bakem!” Yahu yok mu türkçede buna kafayı takan bir blogcu diye merakla arandım, ama pek bi şey çıkmadı. Zizek’e kızmış bir sürrealist kardeşimizle karşılaştım sonunda. Sanıyorum Zizek’in bizde ne kadar ciddiyetle okunduğunun işaretidir bu durum. Sürrealist kardeşimiz buradaki fotoğrafın 11 maddelik analizini yapmış, kareye yamuk bakmış, ki hem de nasıl, bu büyük evlilik töreninde Zizek’in entelektüel hayatının bitişini görmüş: “Zizek’in yüzü, okyanusta terkedilmiş ve hızla su almakta olan bir gemi figürüdür. Bu gemi ne post romantiklerin iddia ettiği gibi ‘Aşk Gemisi’, ne de yaşanmamış yasların edebi enkazı olan Titanik’tir. Zizek’in yüzünde batmakta olan gemi, sadece ve sadece Potemkin’dir. Yazık olan, fotoğrafı Eisenstein’ın çekmemiş olmasıdır“.

Bana da Zizek’in yüzünde bi kaygı var gibi geliyor! Belki de diyorum, o sıra objektife bakarken Lacan’ın “cinsel ilişki diye bir şey yoktur” sözü geçiyordur aklından. Bu evlilik “Zizek’in şovu“nun bir parçası olarak alınabilir aslında. Teorinin “sekülerleşme”sinin bir parçasıdır bu şovun unsurları sonuçta. Zizek’in önemiyse çoğu zaman kendisine rağmendir; çoğu zaman her iyi “teorisyen”de olduğu gibi. Zizek, bence, “klasik filozof” ile “zamanımızın teorisyeni” arasındaki farklılıkların saf bir temsilcisidir. Bu sevimli düğün fotoğraflarına bakerken, farkedeceğimiz noktlaradan birisi de budur kanımca.

Nisan 3, 2008

karpuz kabuğundan gemiler yapmak ve uzağa, hep uzağa, daha uzağa….

(s)isteme karşı

Şubat 20, 2008

Elimize bir büyüteç alsak, bu modernizm projesinin iflas ettiğinin kanıtı olan insana dikkatle baksak, gözlerimizi kaçırıp kusmak isteriz. bu sözlerin yer aldığı  bir savunma stratejisi olarak (s)istemsizlik denemesine dair yazısıyla tolga, hayatın böyle olmaklığına karşı bir savunma denemesi şekillendiriyor. sistem/sizlik ile istem/sizlik arasındaki kelime oyunu, üstüste bindirme girişimi dikkat çekici. hani, diyorum kimimizin derdine (ya da duygularına) tercüman olacaktır, bu yettiniz gayrı feryadı.

gelecek uzun sürer

Ocak 10, 2008

Gelecek Uzun Sürer, gerçekten…..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun….sadece çoğunluk bunun farkında değilizdir….bizi kendi cehennemimizden habersiz kılan bu farkındalık yoksunluğudur….

çarpaçarpa

Ocak 4, 2008

sevgili tolga çarpım tablosu’nu sonlandırıverince, başlangıcı olan herşeyin bir sonu vardırdan başka diyecek bir şey bulmamadık yine. teoriyi çarpmaya ve teoride çarpılmaya vesile olan müstesna bloglardan biriydi. çarpa çarpa yol alıyorduk, ilerlediğimiz şüpheli olsa da. “eski kafalı bir materyalist olarak” düşünmenin hakkını veriyordu. blogu ve yazılarını çok arayacağımız kesin. ama bu bir kendine ve yazıya dönme kararı sonuçta. o karardan başka şekillerde yazılar çıkacaktır. bizimse mobius şeridi denince aklımıza sanıyorum çarpım tablosu gelecektir hep.

mobius

mahur beste

Aralık 7, 2007

mahurbesteAhmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sini ilk ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum, ama şimdi yeniden okuduktan sonra (kitabın oldukca eski bir basımını Berlin’de bir kütüphanede buldum), oradaki o tuhaf bitişi, dahası bitmemişliği, karakterler yeni ortaya çıkıp olaylar ve bağlantılar şekillenirken, kitabın öylece, anlatıcının kahramanına mektubuyla bırakılışını tuhafsadığımı hatırlıyorum.

Ardarda dizilen portlerden oluşan bir anlatı sanki. Elbette bu portlerin her birinde, tanzimattan sonraki tarihsel toplumsal sürece ilişkin bir bakış ortaya konulmaktadır. Doğu-Batı sorunsalı ve Tanpınar’ın zaman mefhumuyla olan bağlantısını ortaya koyan bir anlatı aynı zamanda Mahur Beste. Yakın bir okumayla bu meselelere dair, önemli çıkarsamalar yapılabilir. Şu “yekpare zaman” ile “taksim kabul etmiş zaman” mesela fazlasıyla üzerinde durulabilir nitelikte bir meseledir. Ya da, kültürümüzü yanmış konağa benzetmekle, o konağın yanmışlığına rağmen geride kalan şeye benzetmek arasındaki, doğu batı tartışmasına -Tanzimat’tan Cumhuriyet’e evrilen zaman boyunca (İsmail Molla, Ata Molla ve Sabri Hoca şahıslarında) belirli portler aracılığıyla nasıl bakıldığına odaklanmak mümkün. Toplumsal ve kültürel yapının değişimi, o değişimin bireylerde meydana getirdiği etkiler üzerinde aktarılması ve o değişime verilen tepkilerin sunumu, Tanpınar’ın ustaca yerine getirdiği meselerden birini oluşturuyor. Bir toplumun ve bireylerinin bu değişim içinde kendiliği sorunu sanıyorum Tanpınar’ın temel motiflerinden biri olarak belirtilebilir. Türkçe edebiyatın vazgecilemeyen, geçilmesi de olanaklı görünmeyen ana meselesine, “doğu-batı sorunsalı”na Tanpınar’ın sunduğu çeşitli portler var bu kitapta değerlendirilebilecek -”batılılaşma”, “ulusal kültür”, “kültürel kimlik”, “sahicilik” vs.. Nurdan Gürbilek’in değişiyle (bkz. “Kör Ayna,Kayıp Şark“), edebiyata yön veren endişelerden biridir bu sorunsal, ve Tanpınar bunun önemli temsilcilerinden ve taşıyıcılarından biridir.

Bu kitabı, belkide, Tanpınar’ın sonraki eserlerine, mesela Huzur’a doğru gelişen yazarın ilk adımlarından biri olarak anlamak gerekir. Zira burada kitaba adını veren Mahur Beste hem “Sahnenin Dışındakiler”de, hem de “Huzur”da bir ana roman kahramanı gibi belirir. Mahur Beste adlı bir beste vardır, hatta Tanpınar kitabını bu bestenin sahibine (Eyyubi Bekir Ağa) adar, ama kitapta bu esinlenmeye rağmen bahsi geçen mahur beste, kurmacaya dahil olur ve başka bir hikaye ile belirir (RomandaTalat bey’in kendisini taldatan karısı için Neşatin’nin bir beytinden bestelediği makam). Tanpınar’ın kitaplarında muziğin yeri ve Mahur Beste’nin bir anlatı karakteri gibi belirişinin boyutları değerlendirilebilir.

Ama benim buraya dair söyleyebileceğim bir şey yok, dolayısıyla kitabın ‘yarım kalmışlığı’na döneceğim. Sondaki mektubun durumu hepten tuhaf kıldığını belirtmek isterim hemen. Anlatıcı bu mektupta, kahramanına, kendisini hiç de unutmadığını, bunun bir yanlış anlama olduğunu ısrarla söyler. Mektuptaki varsayıma göre, yazar, “bir insan hayatını (Behçet bey’in hayatı) romanlaştırma” denemesi yapmaktadır. Anlatıcı burada bir ara verdiğini ama hiç de eserini yarım bırakmadığını iddia ederek mektubunu ve kitabı bitirir. Mektup romanı orada, eksik bırakmadığını ve hiç de bıkmış olmadığını sşylediği bir mektupla sonlanmakta ve tam böyle olduğundan, bitmemişliğiyle kalmış olmaktadır……

Burada edebiyat kuramı açısından bitirilmemişliği (ya da bitmemişliği) ve eksikliği vurgulamak isterim özellikle. Bu bir “eksik metin” vakası mıdır, ya da “temsili sorunsallaştırma” denemesi midir ve o yönden ele alınıp değerlendirelebilinir mi, emin değilim (bkz. Lacancı eksik’in edebiyat kuramında ‘eksik metin’ olarak değerlendirilişi acısından Jale Parla’nın mükemmel kitabı, “Don Kişot’tan Bugüne Roman“) . Eğer buradan değerlendirilebilirse, bir tür postmodern roman örneği ile karşı karşıya olduğumuzun hemen altını cizebiliriz.

Bir yanıyla ise, Tanpınar’ın, sanki karakterinden sıkılmış da kitabı öylece bırakmış gibi bir hali vardır. Sondaki mektup bu durumda, gözden çıkarmaya da kıyılamayan romanın kurtarılması ve öylece bırakılması için bir bahanedir adeta. Bu bitmemişliği nasıl değerlendirmek gerekir ben yine bilemedim açıkcası. Tam yoğunlaşmak üzereyken sizi orada bırakan bir kitap, ama bu okunmaya değer olmasını değiştirmiyor……

1871′de ne oldu?

Eylül 22, 2007

Sorunun cevabı ilk elden oldukça basit: “18 Mart 1871′de Paris halkı nefret edilen ve tiksinilen hükümete karşı ayaklandı, şehrin kendisine ait bağımsız özgür bir şehir olduğunu ilan etti”. (Peter Kropotkin) Ayak takımı, çapulcular, toplumun en aşağı kesimindekiler iktidara karşı artık yeter dediler. İki ay süren ve yenilgiyle sonuçlanan bir süreç olarak tarihin en ilginç an‘larından biri gerçekleşti.

Basitlik burada bitiyor. Hiç değilse düzen karşıtlarının kendi karşıt olma konumlarını değerlendirmek bakımından komün deneyimi bu tanımla sınırlı kalamamaktadır. Paris Komünü farklı bakışların birbiriyle çarpışmasının ve radikal muhalif düşüncedeki yön değişikliklerinin çarpıcı sahnelerinden birini sunmaktadır bu bakımdan. Anarşistler ve sosyalistler (ya da daha özel olarak marksistlerin) arasındaki “tartışmaya” belirli bir çerçevede kalarak değinmek istiyorum kısaca. Tolga’nın başlattığı oyundan sonra bir çoğumuz komüne selam gönderdik, dolayısıyla bu özel tartışmaya bir başlık açmak fena olmaz sanıyorum.

Bu tartışmayı döneme ait metinler içinden yapmak daha kapsamlı ve detaylı bir anlizi gerekitiriyor. Marx/Engels’in yazdıklarına, ve Kropotkin’in ya da Proudhon ve Bakunin gibi diğer anarşisterin yazılarına bakılarak bir karşılaştırmaya gidilebilir. (Şurada tartışmaya değinen başka bir yazı var).O sıralar daha Lenin ve Stalin tarzında ve boyutlarında bir anarşizm düşmanlığı biçimlenmemiştir, ama yine de marksistlerle anarşistler arasında belirginleşmiş teorik-politik-pratik farklar vardır. I.Enternasyolnal içinde çok belirgin yol ayrımları zaten çoktan ortaya çıkmıştır. En belirgin konu ise devlet ve iktidar üzerinedir. Siyaset felsefesi açısından temel teorik-konumlara ilişkin genel anlamda bir çok noktada benzerlikler ve çakışmalar olsa da (örneğin bilime, akla duyulan güven gibi), toplumsalın kavranışı ve dönüştürülmesi, tarih ve birey konusu, örgütlenmenin niteliği, araçlar ve amaçlar gibi konularda ayrımlar hızla belirginleştirmektedir.

Marks komün deneyiminden hemen önce 1870′de Engels’e bir yazısında şunları kahin gibi yazar ki,yazdıkları kavganın serttliğini gösterir:

Fransızların büyük bir yenilgiye [köteğe] ihtiyaçları var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileşmesi Alman işçi sınıfının merkezileşmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve, Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduğunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü [durumunun] karşılaştırmasını yapmak yeterli olacaktır. [Almanya'nın] dünya sahnesinde Fransızlara hakim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hakim olması anlamına gelecektir.

Komünün ortaya çıkışında ve yenilgisiyle yol ayrımları iyice kesinleşir. Marks buradaki öngörülerinde haklı çıkmıştır bir bakıma: Almanya Fransa karşısında zafer kazanmış ve aynı şekilde bu süreç boyunca ve devamında anarşist devrimcilere karşı marksistler üstünlük sağlamışlardır. Oysa Marks, komün sırasında Fransada İç Savaş yazısıyla Komünist Manifesto‘daki devlet düşüncesinden uzaklaşma eğilimi gösterir. Ancak bunun geçici bir yönelim olduğunu söylemek gerek. Komünün etkisi ile belkide.Yenilginin sonrasında ise güçlenen eğilim sınıf iktidarı ve merkezi örgütleme anlayışı olmuştur.

Bu süreç aynı zamanda Marx’taki “anti-devletçi eğilimin” iyice ortadan kalkması ve “proletraya diktatörlüğü” üzerinden sosyalist düşüncenin biçimlenmesi anlamına gelmektedir. Böylece, iktidar ve devlet meselesi “amaç-araç ilişkisi“ne tevil edilmiş ve “tarihin öznesi“nin (işçi sınıfının) elinde bunların araç olarak “iyi amaçlar” için kullanılması gerektiği düşüncesi ilke haline sokulmuştur. Bu düşüncede iktidar/devlet kendi varlığını proletaryanın emin ellerinde ortadan kaldıracak, adım adım sönümlenecektir. Marx bu kadar kemikleşmiş bir anlayışı ve amaç-araç ilişkisinde bu kadar pragmatist bir eğilimi sistemleştirmemiştir belki, ama marksizm onun varsayımlarından hareketle bunu yapmakta zorlanmamıştır bilindiği üzere.

Lenin, “devlet ve devrim” adlı kitabıyla bu yaklaşımı “teorik-politik ilkeler” haline dönüştürmüştür. Lenin’in ilkeleştirdiği eğilimler, açıktır ki komün yenilgisinin ve radikal düşüncede meydana gelen kırılmaların da yansısıdır. Marksist sosyalizm anarşizmle karşıtlık halinde şekillendirir kendisini ve tarihsel olaylarla da kendisine zemin bulur. Komün yenilgisi teorik-politik alanda iç-tartışmalar bakımından böyle bir zemin sunmuştur.

Kabaca söylenecek olursa komün sırasında sosyalistlerin “halk devleti”, anarşistlerinse “anarşi” düşüncesinde oldukları öne sürülebilir. Komün deneyimi marksist sosyalistlere göre, proletarya diktatörlüğü yolunda atılan adımların başlangıcıdır. Anarşistlerin “halk devrimi” demekte ısrar ettiği süreç, sosyalistlerce “işçi devrimi” olarak tanımlanmaktadır. Literatürdeki bu terim farklılıklarının izini sürmek de ilginç sonuçlar verecektir aslında. Ama ben yalnızca göze çarpacak olanlara değiniyorum.

Sosyalistler anarşistleri hayalcilikle suçlar; ikinciler de birincileri devlet idealinin tiranlıkla sonuçlanacağını görmemekle. Hadiseyi kabalaştırarak sunuyorum, her kabaşlaştırmanın bazı haksızlıkları getirmesi riskini de göze alarak.Paris Komünü sosyalistlere göre, örgütlenme noksanlığından, devletin ele geçirilmemesinden, iktidarsızlıktan ve daha özel olarak proletarya diktatörlüğünün kurulmamış olmasından dolayı yenilmiştir. Kropotkin’e göreyse devlet aygıtının alaşağı edilmemesi ve mülkiyetin ortadan kaldırılmasına cesaret edilmemesinde görünür sorun.

Komün yenilgiyle noktalandığında evet herkesin yenilgisi olmuştur ama sosyalistler bu yenilgiyi kendi iddialarını haklı kılmak bakımından değerlendirmekten de geri durmazlar. Bu haklılık elbette yalnızca görünürlük düzeyindedir. Gerçekte fikirlerin karşılık bulması ve haklı ya da haksız çıkması her zaman konjonktürün dışında gerçekleşir. Sosyalistler komünden çıkardıkları derslerde sıkı örgütlenmemiş olmayı, stratejik bir siyasal örgütlenmenin yokluğunu ve iktidar sahibi olmanın başarılmamış olmasını ileri sürerler ve hayalci anarşistlere karşı bu yenilgiden ders çıkarma konusunda bunlarla daha ‘makul’ görünürler. Oysa makulluğun yanılgılarla dolu olduğunu yine “tarih” gösterir.

Bu tartışmanın devam eden konjonktür içerisinde belirli ölçüde sosyalistlerin lehine sonuçlanması anlaşılırdır, fakat “Ekim Devrimi”nin başına gelenlerden hareketle bakarsak, ve ekim devrimi sonrası Paris Komünü yenilgisinden çıkarılan tariihsel derslerle kurulan merkezi iktidarın ve proleter devletin pratiğine bakarsak aynı mantıkla sosyalistlerin yenilgiden çıkardıkları derslerin yanlış olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sosyalistlerin paris komünü için yürüttükleri ‘makul’ ‘mantığı’ 1989′da duvarın yıkılması üzerinden sürdürecek olursak tezlerinin tamamen yanlış çıktığını da bir çırpıda öne sürmek mümkün. Ama dikkatli olmakta, konuyu daha farklı/derinlikli kuramsal bağlamlara çekmekte ve siyaset felsefesini yeniden ele almayı göze alacak şekilde bakmakta fayda var. Yalnızca açık bir şekilde “Devlet ve Devrim” (Lenin) bu bakımdan yanlış çıkarsamaların sürdürülmesi ve tamamen yanlış bir yolda marksizmin gelişmesidir diyebiliriz. Lenin, ekim devrimin 72. günü sevinçle komünden bir gün daha fazla yaşamış olmayı kutlar. Oysa biz bugün, 7o yıllık sosyalizmin mi, 70 günlük komünün mü evla olduğunu tartışmak durumundayız.

Devlet makinasının yıkılmasını, bu makinanın parçalanmasını elbette anlamıştır sosyalistler; Marks hatta, bir devletin eldeğiştirmesiyle halihazırdaki devlet aygıtının olduğu gibi kullanılarak bu işin çözülemeyeceğine dair komün dersleri çıkarmıştır. Anarşistlere yüklenirken yine de devlet konusunda kaygılı olduğunu zaman zaman hissettirir. Ama bunlar etkisiz eğilimlerdir, bu yenilgiyi “proletarya diktatörlüğü” fikrini şekillendirmek için değerlendirmekten geri durmaz. Engels her konuda olduğu gibi bu konuda da Marx’ın yaklaşımının marksizm haline gelmesinde kilit bir rol oynar.

Ama temel anlamda sosyalistler tüm hadiseyi proletaryanın iktidarı ele geçirmesi noktasında görmekte olduğundan, devlet burada “proleteryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesiyle” yer değiştirmelidir onlara göre. Komünist Manifesto‘nun varsayımı ve Devlet ve Devrim‘in komün deneyiminden çıkardığı ders budur. Burada değerlendirilmesi gereken çok kapsamlı bir felsefi bakış ve teorik-politik tutum sözkonusudur, ancak oraya değinmeyeceğim. Şuna işaret etmek önemli yalnızca: Marksistlerin bu tutumu ve teorik kavrayışı modern özne kavramıyla ve siyaset felsefesinde stratejik siyaset tarzı olarak ifaade edilen yaklaşımla doğrudan ilintilidir.

Tarih diyalektik olarak ilerleyen bir süreçtir. Bu ilerlemenin de özneleri vardır. Ancak marksizm burjuva özneyi ve hümanist düşüncedeki özne kavramını bozar.Yerine tarihin öznesi olarak proletaryayı koyar. Proletarya, tarihin bu anında “özne”olarak tarihin ilerletilmesinin ve aşılmasının öznesidir. Negatifitir çünkü “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi” olmadığı varsayılmaktadır ve “kendi kurtuşluşunun insanlığın kurtuluşunda olacağını ve sınıf olarak kendisini ortadan kaldıran hamleleri zorunlu olarak atacağını” varsaymak gerekmektedir.Hal böyle olunca araçların (devlet gibi) tarihin öznesinin elinde kaygı duymadan kullanılabilir olması gerekir. Tabi bir de bu öznenin bilinçli temsilcileri vardır.

Anarşistlerin “iktidar bozar” diye kaygı duydukları yerlerde tarihin öznesi adına konuşan bu temsilciler tam aksine iktidarı almak ve onunla dünyayı değiştirmek gerektiğine inanmaktadırlar. (Elbette bütün marksizmi böyle anlamak gerekmiyor , ama ana akım Marksizm böyledir -marksizmi “yeniden okumak” girişimiyle onun bir bakıma sınrılarına varan Althusser’in “tarih öznesiz bir süreçtir” düşüncesini mesela ayrıca değerlendirmek yerinde olacaktır) Paris Komünü yenilgisi böylece marksistlerin iktidarı neden almalıyız sorusuna verdikleri bir tür pratik cevap oluyor. Ama aynı mantığı tutarlı olarak sürdürürsek, sovyetler birliği deneyiminden sonra anarşist düşüncedeki kaygıları yeniden olumlamamız da gerekmektedir. İktidarı neden almamak gerektiği, devletin neden kendi başına onu kullananlara göre iyi ya da kötü olarak anlaşılamayacağını bu daha geniş olan tarihsel deneyimlerden yola çıkarak söyleyebiliriz.

Paris komünü, tarihte bir kesintidir; yenilmesi kaçınılmaz bazı noktalara ve muhtemel hatalara en başından bağlıdır. Komünün değerlendirilmesi ve yenilgiden çıkarılan dersler konusunda, yukarıda kabalaştırarak aktardığım üzere marksistlerin anarşistlere bir özür borcu vardır: paris komününün yenilgisi “devlete devrimci bir biçim vermemek”ten (Marx) dolayı olmamıştır. “Devlete devrimci biçim verme”nin aldığı biçimi de biliyoruz artık sonuçta. Marks’ın bu sözü fazlasıyla muğlaktır, ne varki 19. yüzyıl sonu 20.yüzyıl başlarında muğlak olduğu anlaşılmamıştır. Bu özür aynı zamanda marksizmin devlet, iktidar, birey, toplum ve toplumsalın dönüşümü gibi konularda yeniden düşünme ve varsayımlarıyla hesaplaşması anlamına gelebilir; daha da ötesi bu varsayımların şekillendiği “teorik bütünselliğini” açma olanağını elde etmesi bakımından da değerlendirilebilecektir belki.

öfke

Ağustos 25, 2007

bkz: zetizz

vaziyet

Temmuz 26, 2007

“Oğlum Hidayet ! Biz burada gerçek, hayal ve anılarla birlikte gayet sıkışık bir vaziyette bulunuyoruz.” (Emekli Albay Hüsamettin Tambay)

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

gelenler…

Temmuz 19, 2007

HakanErgün6

Annem, bazı kitaplar ve bazı filmler, köy peyniri, gevrek, kuşburnu marmeladı, çokca selam, ondan daha çokca hasret geldiler……..