Archive for the ‘malumatfuruş’ Category

hadi bakalım milletinizin keyfini çıkarın, kendin(iz)miş gibi

Haziran 22, 2008

Türkiye, Hirvatistan maçını da kıl payı kazanınca, dünyanın her yerinde sanıyorum türk insanının vaziyeti az cok yine şuna benzer bir hal almıştır. Berlin de sabaha kadar süren patlamalar, bağırış çağırış, araba datdatları ve hengame içinde kutlandı bu “zafer”! Zaten günlerdir evlerde, sokaklarda, arabalarda ve insanların üstbaşlarında kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış, süregididen “milli hezeyan”ın işaretleriyle soluk alıp veriyoruz. Kaçaçak yer yok! Olur ya bu hırs ile finale kalan bir türkiyeyi düşünmek bile istemiyorum. Türkiyedeki gibi daha kurşun ile yaralanmış ya da öldürülmüş kimse yok gerçi, ama bu hezeyandan sakınmak için kitlesel maç izlenme yerlerinden geçmek yerine yolu uzatmaktan başka çare kalmıyor. Milletin coşkusu, sevinci tamam da, o coşkuya kaynaklık eden ve dahası o coşku aracılığıyla da kendisini vareden ideolojik motifleri görüp hissedince durum değişiyor.

İşi “hangi takım tutulur”u gerekçelendirmeye vardırmadan, milli takımı “milli” olduğu için tutmadığımı söylemek isterim yekten. Bu milliliğin aşırılığını ayrıca belirtmeye gerek var mıdır bilmiyorum. Ona karşı rakiplerini tutmayı da teklif etmiyorum kimseye. Gerekçelendirme işi pek bi sevimsiz noktalara varacaktır kaçınılmaz olarak. Sonuçta bu bahiste içiniz ferah bir şekilde destekleyebileceğiniz bir takım yoktur aslında. “Endüstiriyel futbol”a bir de “milli ruh” eklenince, orada futbol adına konuşacağınız şeylerin boyutları değişiyor ister istemez. Maçları izlerken heyecanlanmamak elde değil, kabul; oyun olarak futbol, ideolojik eklemlenmelerinin tamamından sonra yine de geriye başka bir şey olarak kalmaktadır ve bu onu basit formüllere indirgeyemeyeceğimizi gösterir. Futbolu, ideolojik eklemlenme durumlarından dolayı, bir iki formülle yadsıyan “sol düşünce” konuyu yanlış bir şekilde basitleştirmektedir kanımca. İyi futbol güzel bir şeydir. Sonuca göre bir coşku patlaması, bir sevinç taşkınlığı yaşanması da anlaşılırdır, ama o coşkunun motifleri işin rengini değiştiriyor dediğim gibi. Bizdeki patlamanın öteki boyutlarına bir kaç noktadan Orhan Tekelioğlu çok güzel değinmiş mesela (bkz. efenim). Türkiye maçlarında heyecanlanmaktan daha cok geriliyorum olmamın, sokaklarda yürürken sürekli yolu uzatmamın sebepleri başlıca bu ideolojik motiflerin dayanılmaz ağırlığıdır! (Elbette futbol-milliyetcilik ilişkisi Türkiyenin icad ettiği bir şey değil. İstenirse her ülkenin futbol dolayımındaki milliyetcilik seceresi ortaya dökülebilir rahatlıkla. Ama mesele bu değil şimdi).

Diyorlar ki, “yahu kacak seninki de iş mi, milli takımı milli olduğu için tutmayacaksan, o zaman hiç bir takımı tutmak mümkün olmayacaktır?” Elbette. Herkes başkasının milli takımını tutsa belki bir parça işin rengi değişir gibi olacaktır ama gene aynı noktada durulmuş olunur sonuçta. Bu sebepten diyorum zaten, “hangi takım tutulmaya değerdir”i konuşmadan önce -milli özdeşleşmelerin sağlanmasında futbolun yeri gibi- üzerinden geçilmesi gereken başka şeyler var diye. Bunun yanı sıra “bizim” milli futbolun durumu konusunda Orhan Pamuk tamamen haklıdır: yabancı düşmanlığından, aşırı doz milliyetcilikten, fatih terim gibi ultra sevimsiz-milliyetci bir teknik direktörden meydana gelen bir milli takım ve türk’ün varlığını dünyaya kanıtlamasıyla mutlu olmaya ve o mutlulukla ne yapacağını bilemez hale gelmeye teşne tarihsel bir kompleksin taşıyıcısı kitleler.

Zizek, milliyetcilik meselesini, Millet-Şey‘in boşluğunu doldurmak üzere işlev gören milliyetcilik ideolojisindeki fantazmatik ögeden hareketle analiz eder. Bu fantazmatik öge, tam da fantazi olarak indirgenemezliğiyle, özdeşlik ve farklılık zincirini oluşturulmasında asli ögedir -”Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır”. Bu bakımdan, milliyetcilik, jouissance‘ın(Keyfin) toplumsal alana yayıldığı ayrıcalıklı bir alan sunar. Maçlarda Milli Dava olarak bu keyfin örgütlenmesi ve düzenlenişinin özel versiyonlarını ( ya da nasıl özel bir hal aldığını) görmekteyizdir. Yani, belirli bir an için oluşan bir milli özdeşleşme durumu sözkonusu olmaktadır futbol dolayımında. Türkiyede çok uzun bir tarihe sahip tarihsel komplekslerle her şeyi bir Milli Dava‘ya dönüştürme eğiliminin baskınlığı da hatırlandığında, Orhan Pamuk’un söylediği şeyin çoktandır zaten öyle olduğunu anlamamız kolaylaşır. Futboldaki milliyetcilik hadisesinin sadece milli takımdan ibaret bir hadise olmadığı da malumdur. Ortalama tribün hali budur zaten. İş bi de millileşince çığırından çıkmaktadır yalnızca.

Orhan Tekelioğlu’nun andığım yazısından iki satırı aktarmak isterim burada;

Mesele ne Pamuk ne de Terim aslında, mesele şampiyonanın adında gizli. Adında ‘Avrupa’ geçen şampiyona Türkiye’nin bilinçdışına, Batılılaşma tarihine, komplekslerine, fantezi ve korkularına istese de istemese de göndermede bulunuyor. Kazanılan her maçtan sonra ‘Avrupa, Avrupa duy sesimizi!’ diye bağıran insanların kafasındaki Avrupa ne menem bir şeydir ki zaten?“.

„Avrupa duy sesimizi“ bir yakarış mıdır, yoksa bir diklenme mi, o da karışmış aslında birbirine. Diklenilir gibi yapılıyor ama aslında gürültünün daha çoğu yakarışı örtbas etmek için belkide. Son maçta başka bir tezahürat da fena halde dikkatimi çekti nedense. Buna tezahürattan çok slogan demek daha doğru olur sanıyorum. Hırvatistan maçının sonlarına doğru uzun bir süre tekrar edilen „Türkiye sizinle gurur duyuyor„ sloganı. Akla direk Susurluk meselesini getiriyor. O sürecin içinde derin devletin sahiplenilmesini ifade eden bir slogan olarak ortaya çıkmıştı bu. Orada, yani tribünlerde, bu sloganı atan herkesin aklında “Susurluk” olduğunu ve derin devleti doğrudan desteklemeyi amaçladıklarını düşünmemiz gerekmiyor; fakat durumun korkunçluğu da zaten böyle olmamasından kaynaklanıyor. Belirli bir söylem tam da bu şekilde doğallaştırılmış ve kendiliğinden bir şekilde dolaşıma sokulmuş olunuyor çünkü. Böylece, oyun olarak futboldan alınacak keyif, milli özdeşleşmenin kuruluşundaki jouissance tarafından derin bir şekilde çarpıtılıyor. „Bizim“ tribünlerde „tezahürat“la „slogan“ın yer değiştirmesi oldukca manalıdır bu bakımdan.

büyübozumu bizi bozar mı?

Mart 12, 2008

kenan kalyon, bianet’teki yazısında, t.c’nin “güneş operasyonu”nu anlamak üzere satır aralarını okuma denemesi yapıyor. ani çekilmenin ardında yatan “sır perdesini” aralamak için söylenenlerden yola çıkarak söylenmemiş olanlara ulaşmaya çalışıyor. bir sırla perdelenen bu sürecin, etkisi sonra anlaşılacak toplumsal bir travma olduğuna işaret eden kalyon, büyü bozumu önerisiyle bitirmiş yazısını.

“Malum, büyü bozumu bir uykudan, bir esrimeden, kapılıp gittiğimiz bir süredurumdan uyanıştır. Gözbağlarından kurtulmadır. Aradaki perdeleri kaldırarak kendinizle ve gerçeklikle yüzleşmedir. Bunun kolay olmadığı aşikar. Ama zoru başaramazsak Kürt sorunu da Türk sorunu da gittikçe derinleşen bir etnik yarılma eşliğinde ağırlaşmaya devam edecek.”

ben aslında “bugünü anlayamamaktaki ısrar“dan yanayım kesilikle. her bakımdan. ama kalyon’un yazısına bir gönderme yapasım geldi yine de.

alman sinemasından….

Kasım 10, 2007

Alman sineması bildiğim bir şey değil. Geçtiğimiz haftalarda peşpeşe alman sinema rotekakadufilmleri izleyince başlık kendiliğinden böyle oluverdi. Dolayısıyla bahsi geçen filmlerin alman sinemasındaki yeriyle ilgili herhangi bir fikre sahip değilim. Kursta her çeşit milletten insan var, farklı kültürlerden ve tarihlerden gelen, farklı yaşlarda, farklı inançlarda insanlar. Mısırlı, İranlı, Yugoslav, Srilankalı, Amerikalı, Polonyalı, Afrikalı, Kürt ve bunların kendi içlerinde birbirne benzemeyen bireyleri-o bakımdan özellikle politik ve tarihsel içerikli filmlerin sonrasında ilginç tartışmalar ortaya çıktığı oluyor. Tabii bunun kolay olduğunu söyleyemem, yetersiz almancalarımızla ne kadar olabilirse artık.

Özellikle benzer temalı üç film var, işaret etmek istediğim. Filmlerin ortak teması Doğu Almanya’yı ve sosyalist yönetimin egemen olduğu zamanları anlatmalarıdır. Çok önceleri Good by Lenin‘i de izlemiştik, onu da buraya dahil edebilirim tema dolayısıyla. Temalarının genel benzerlikleriyle birlikte farklı yönetmelerin elinden çıkan ve farklı perspektiflerle farklı yönlerden meseleyi ortaya koyan filmler bunlar. Yirminci yüzyıl sosyalist devrimlerle başlamıştı, yüzyılın sonu ise bu devrimlerle kurulan iktidarların kaybedilmesi ve sosyalist toplumların dağılması ile şekillendi. Görkemli bir açılış ve trajik bir kapanış! Öyleki orada tarihin bir kapısının kapandığından söz etmek gerektir. Sosyalizm kendi varolma biçimiyle çok kökten bazı tarihsel kavramların sonunu getirdi. Lyotard postmodern durumu tanımlarken, insanların inandıkları şeylere artık inanama hallerine işaret eder. Şu durumda sosyalist devrim süreçlerinin bizzat postmodernin temelindeki kaynaklardan biri olduğunu tespit edebiliriz.

Olan bitenin, bir fikrin yenilgisi ve başarısızlığı olmanın da ştesinde, ’sosyalizm fikri’ne dair derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmış olduğunu belirtebiliriz. Hayal kırıklığı, burada travmatik bir yüzleşme anıdır. Geriye dönüşü mümkün olmayan bir bilinç ortaya çıkar tarvmatik yüzleşmelerde, o travmatik gerçeklikten kaçışı artık olanaklı olmayacak bir sonuçtur bu bilinç -geçmişin ve geleceğin yutulduğu bir karadelik gibidir bu bilinç. Her tür bilginin artık işe yaramaz kaldığı o an, her tür mantıksal sürekliliği iptal edecek ve her sözü daha söylenmeden geçersizleştirecektir. İdeolojinin ve her türden bilincin kurucu ögesi fantazi ise, onun kendi içinden yarılması ve kendini iptal edecek şekilde parçalanmasına sebep olan ögesi de travmadır –burada lacanci ve özellikle de zizekci terminolojiyle oynamıyorum, kelimelerin daha basit düzeydeki anlamlarıyla oynuyorum. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve sosyalist rejimlerdeki çöküş, bu bakımdan dikkat çekici bir tarihsel döneme denk düştüğünden, bu tür filmlerin kendine has bir önemi olduğunu söylemek mümkün. Ancak yalnızca bu değil, bu filmlerin sahip oldukları sinema atmosferleri onları ayrıca izlemeye değer kılıyor kanımca.

Filmlerin hikayelerinden ayrı ayrı bahsetmeyeceğim. Bununla birlikte Der rote Kakadu‘nun dramatik, Sonnenalle‘nin ironik, Das Leben de Anderen‘in trajik ve gerilim yüklü bir politik film olduğunu belirtmek faydalı olabilir. Hepsinde sosyalizme yönelik hayal kırıklığı, toplumsal yapıda meydana gelen olumsuzluklar, iktidarın paronayaklık düzeyinin aldığı biçim, baskı ve kontrol mekanizması, bürokratik yapı vs. çeşitli yönlerden gösteriliyor. Nasıl olmuştur da birbirini dürbünle gözetleyen bir insan tipi ortaya çıkabilmiştir. Sosyalizmin nasıl bir hal aldığını, toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini, bu şeklin bireyleri nasıl etkidiğini, korkunun, inancın ve hayal kırıklığının nasıl içiçe geçtiğini çeşitli noktalardan gösteriyor filmler: Devlet, iktidar, aşk, sanat ve politika, bürokrasi, özgürlük ve ihanet, yaşam, ölüm, sorumluluk, görev, aidiyet, umut, umutsuzluk vb. bu filmler boyunca irdelenebilecek, üzerinde konuşulabilecek kavramları oluşturuyor.

Bu filmleri arka arkaya izleyince, sosyalizmin hali pür mealine dair bir tablo çıkıyor ortaya. Duvarın yükselmesinin bir kaç ay öncesinden başlayarak yetmişli yıllara,sonnenalle rock‘n roll, caz ve alternatif kültürlerin ortaya çıktığı süreçlerdeki kültürel etkilenmelere ve oradan seksenlerin ortalarından başlayrak duvarın yıkılmasına kadar olan dönemler, farklı yönetmenlerin farklı bakış açılarıyla seriliyor.Bir noktadan bakınca, hepsinin kesişiminden, neler olup bittiğine dair belirli anlamda bütünlüklü bir tablonun ortaya çıktığını söylemek mümkün yinede. Sosyalizm nasıl bir hal almıştır ve bu hal ile insanlar nasıl yaşamışlardır, neler yaşamışlardır? Öyleki burada mesele bir gizli polis teşkilatı (stasi) meselesi değil toplumun polisleştirilmesi, herkesin herşeyden korktuğu, birbirinin ihbarcısı olduğu, başkalarının yaşamının sürekli kontrol altında tutulduğu, korkmayanların başlarının belada olduğu, tektip-tekboyutlu-tekbakıslı bir tür Büyük Birader toplumunun ortaya çıkmış olmasıdır sözkonusu olan.

George Orwel’ın Büyük biraderini hatırlatmaktadır her şey -ki orwel’ın belirli bir yönetimi/sistemi eleştirmekten ziyade genel bir sistem eleştirsinin alegorisini yaptığını düşündüğümüzde, bu hatırlama da şaşılacak bir şey yoktur. Şaşılası olmasa da insanın sormaktan kaçınamayacağı şey, sosyalizmin nasıl olup da bu alegoriyle bu kadar açık bir şekilde bir şekilde örtüşebilmiş olduğudur. Bu örtüşmenin nerelere dayandığı, kişilere bağlanabilecek bir yanılgı olmasının ötesinde hem düşünsel hem de maddi temellerinin nasıl irdeleneceği, başka bir dünyanın mümkünlüğünü budayan bu tarihsellikten nasıl ilerlenebileceği bugünkü dünyanın politik eleştirisi yapmak isteyenlerin durmadan önünü kesen hadiselerden biridir. Bu bakımdan, „başkalarının hayatı“ adlı filmin, hikayesine, 1984 yılından başlaması tesadüf olmasa gerek. Büyük Birader Seni İzliyor‘un aldığı sosyalist biçimidir gördüğümüz.

Bir parantez açarak Orwel’in kitabının elbette zamanımızda pek çok farklı sebeplerle hatırlanabilir olduğunu belirtmek isterim hemen. Teknolojinin gelişmesine paralel bir süreçtir bu. Nitekin Tansel, türkiye’de ki savaş durumu ve yükselen faşizm dalgası bağlamında bu metafora gönderme yapmış. Beyin yıkama, kontrol ve manipülasyon üzerine kurulu olan 1984, 2zirminci yüzyıl iktidar pratiklerinin ve politik tarihinin alegorisi olarak etkili bir politik roman örneğidir. Kontrol ve manğpülasyon imkanları artmış olmakla birlikte bir yandan da biliyoruz ki, iktidar ne yaparsa yapsın, aslında mutlak bir hakimiyet kuramıyor asla. Asla tam bir iktidar olma konumunda bulamıyor kendini. Bu durum, paranoyanın kaynağını oluşturuyor ve iktidarın kendini yetersiz hitsetmesine, kendinden emin olamamasına sebep oluyor. İktidarı durmadan başkalarının hayatına yönlendiren etken buradadır.

Başkalarının yaşamı, iktidar için her zaman açık bir tehdittir. Kontrol edilmeli, denetlenmeli, ve yönlendirilmelidir. Bu tehdide sosyalist iktidarın verdiği cevap kabaca, başkalarının yaşamının toptan denetimidir. Sistemin güvenliği için her tür yol meşrudur. Sosyalist iktidar, böylece, olabilecek en pervasız halliyle kendi konumunu tarihsel olarak meşrulaştıran ve mantıksallaştıran bir söylem aracılığıyla ‘başkalarının hayatı‘nı istediği gibi gözetleyip denetleyebilmekte, gerekli gördüğünde istediği gibi müdahale etmekten çekinmemektedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, hakikat ile sahte iklikilerine indirgenen dünya, burada iktidarın kendi dışındaki herşeyi dekadans olarak gören bakışıyla biçim almaya zorlanır. „Devrimci irade“, neyin ne olduğunu belirleme konusunda en ufak bir taviz vermez. Bu belirlemelerin ihlal edilmesi, hatta akıldan bile geçirilmesi suçtur. “Devrimci irade” hakikat zemininde tarih için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır zaten. Bir anlamda burada Hegelci „mutlak bilinç“ anlamındaki Tin, bu devrimci irade kılığında tarih sahnesine çıkmıştır. Elbette mutlak tin’in bu açılması/gerçekleşmesi karşısında herhangi bir itiraz kabul edilemzdir. Olan bitenlerin bu söylemin ortaya koyduğu bağlamda meydana gelmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir fikir ve onun tarihsel pratiğini görmüş olmaktayızdır burada. Sosyalizm bu mudur, böyle olması gerekli midir, bu kaçınılmaz mıdır soruları elbette tartışma konusu olarak kalıyor, ama olan bitenlerin bu minval üzere döndüğü açık.

baskalarının yasamı

Sosyalist iktidar, “denetim toplumu” ve “disiplin toplumu” kavramları ile karşılaştırıldığında, hedeflerinin aşırılığı ve pervasizlığının ölcüsüzlüğüyle dikkat çekecektir. Bu haliyle bakılırsa modern disiplin ve denetim toplumları bakımından sosyalist iktidarın hayli ilkel bir iktidar güdüsüyle hareket ettiği söylenebilir. Sosyalizm, totaliter rejim olmanın mantığını kurmuş, ve bunu su sızdırmaz bir söylemle nüfus alanında egemen kılmıştır. İnsanlar kendi ianançları bu söylemle örtüştüğünden dolayı sistem karşısında savunmasız kalmışlar ve felaketlerine karşılık bulamamışlardır. Oysa insanların, örneğin kapitalizme karşı kazandıkları haklar vardır, seslerini duyurabilecekleri insanlar vardır, çığlık atmanın anlamı ve olanağı vardır, sisteme karşı‘ kişinin kendini konumlandrıabileceği saçma da olsa bir konum vardır; sosyalist iktidar ise bulunduğu her yerde tam da bu imkanları yok etmiş ve su sızdırmaz söylemiyle insanların çığlığını boğmuştur. Sosyalist iktidarın bu pervasızlığında, „kurtuluşun dili“ni kullanmasının kesin bir rolu olduğu açık. Bu noktada sosyalistler ideolojik anlamda gayet stabil ve açık görünürler, oysa çoktan anlaşıldığı gibi sosyalizmde aslında bu kesin ideolojik söyleminin perdeleği bir varlık alanında politik olarak kurulmuş ve kendini varkılabilmiştir.

Burada şu ünlü „sahte“ ile „gerçek“, „yapay“ ile „hakiki“ arasındaki karşıtlık meselesine gelmiş bulunmaktayızdır yine. Burada sorun olan şeyin terimlerin kendileri değil, karşıtlık ve farklılık mantığının kendisi olduğunu söyleyebilirim ben kendi adıma. Sosyalist iktidar, modern düşünceye içkin bir zorunlulukla, başkalarının hayatının sürekli kontrol altında tutulması üzerine kurulu bir iktidar anlayışı olarak ortaya çıkar. Görünürlüğü ve görünmezliği belirli bir söylemsel evrende sağlayan bir düzenek sözkonusudur burada. Ama zaten inançta (ideolojik düzlemde) böyle bir şeydir; neyi görmeniz ve neyi görmemeniz ekseninde işler, daha trajiği ise neyi görünür kılmaya neyi görünmezleştirmeye çalışacağınızı belirleyen bir düzenek sunar size -sunmak öte dayatir demek belki daha dogru. Bu düzeneğe uymakta zorlanırsanız ya da bilerek uymazsanız, sonuçta zaten bilinen bir düşman retoriğine direk eklenirsiniz ve orada işiniz bitiktir.

Bu tür filmlerin sonunda, hikayelerin tek yanlı ve tarflı olarak yansıtılıp yansıtılamdığı sorusu ister istemez gündeme gelmektedir. Sosyalizmin tamamen bu olumsuzluklardan ibaret miydi? Tamamen kötü ve yanlış anlaşılmış, felaketten ibaret bir düşünce miydi? Sonnenalle’de, diğer iki filmden kısmen farklı bir konum alıyor gibidir bu noktada; ironik bir tonda da olsa, her şeye rağmen “biz böyle iyiyidik” der gibidir. Ben açıkcası bu filmlerde kesin bir soyalizm karşıtlığının istismar edildiğini düşünmüyorum, ama bir tarihsel fikrin ve pratiğin olumsuzluklarını vurgulayan boyutları olunca bu sonuç çıkıyor ortaya ister istemez. Pek çok kötü hikaye anlatıldı, pek çok olumsuz örnekler sergilendi sosyalizme dair. Sosyalizmi savunmak isteyenlerle onu karalamak isteyenler, birbirlerine kör kalan noktalardan birbirlerine vurmaya çalışmaktadırlar genelde, bu zemine saplanıp kalmak gerekmiyor bugün neyseki. Bu filmler daha inceltilmiş bir şekilde eleştirellikle meseleye yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Sosyalizmin yarattığı hayal kırıklığını göstermeleri, ya da daha doğru bir değişle belirli bir inançla onun tarihsel gerçekleşme biçimini değerlendirme olanağı sunmaları bakımından da dikkate değer bulunabilirler.

Ne olması, nasıl olması gerektiği, neden böyle olmuş olduğu üzerinde durmak daha farklı bir tartışma alanı -böyle bir dert ve gerek var ise neden olmasın; bu filmlerde ise belirli bir mesafeden ya da belirli bir bakıştan ne olmuş olduğunu görmekteyizdir bir bakıma. Öte yandan, gören gözün, neyi nasıl gördüğü, elbette her zaman tartışmalıdır. Ve neyin nasıl gösterildiği -heleki böylesi netameli tarihsel vakalarda. Zizek’in sorusu her zaman sorulmaya değer, „Bu sahne hangi bakış için sahneleniyor? Hangi anlatıyı desteklemesi isteniyor?“. Filmlerin perspektifilerini bu bağlamda sorunsalaştırmak, ‘durumu‘ gösterme biçimlerinde ki yaklaşımlarını irdelemek, daha yakından izlemek, eleştirmek ve itiraz etmek mümkün ve gerektir. Ben o bakışı bir bakıma atladım bu yazıda. Sosyalizmin kendisine baktim. Zizek’in sorusunun yani sira bizzat orada ‘bakış’ ve ‘anlatı’ denilen şeylerin kendilerinin de sorunsallaştırılmasini unutmamak gerektir.

*Yazıyı yayımlamak üzereyken serhan ada’nın “paslı orak, kırık çekiç” başlıklı zizek, lenin, ekim devrimi gibi kelimelerin geçtiği yazısını okudum. Hoş bir yazı, „kıvılcımı gören var mı?“ sorusuyla bitiyor. İlgilisine duyurulur….

hegel,tinin fenomenolojisi

Ekim 8, 2007

HegelHegel’in Tinin Fenomenolojisi‘nin yayinlanışının 200.yılı vesilesiyle bir kutlama düzenlenmiş istanbulda. Kutlama fikri bana biraz tuhaf geliyor ama hiç değilse burada kelimelere ve böyle şeylere takmayayım deyip geçiyorum. Dünyanın pek cok yerinde yapılıyormuş bu kutlamalar. Kutlama kısmını geçersek bu sırada sunulacak metiler ve yorumlar konusuna işaret etmek icab ediyor. Zira konferans yapılıyor bu vesileyle. Önemsedigim isimler var konferansta. Hegel üzerine çokca yazmış olan Tülin Bumin ve güncel felsefi meselelerde de sıklıkla söz alan Onay Sözer gibi. Neler konusuldu, neler sunuldu, ne nasıl tartışıldı bilmiyorum. Kutlama ve sonrasıyla ilgili gelişmeleri haberleri (olduysa tabi) takip etmedim. Belki daha sonra çıkacaktır bunlar ortaya.

Ama bu veisleyle ben de kıssadan bir Hegel hatırlaması iliştireyim dedim buraya.

Hegel, modern düşüncenin felsefi/kuramsal anlamda kanonlarını belirleyen en önemli filozoflardan biridir. Kant’ın Kopernik Devrimi gibi bir devrim yaratmamıştır belki, ama Kant’ın başlattığı meseleleri öyle bir şekilde dizgeselleştirmiştir ki, modern düşüncenin temel katogorik ayrımlarının, kavramsal içeriklerinin ve yönelimlerinin sürdürülmesinde bir eşik oluşturmuştur. Kantgil devrime yeni bir boyut kazandıran/yön veren isimdir Hegel bu anlamda.Etkisini postmodern düşüncede görmek de şaşırtıcı değildir, başka isimlerin yanı sıra örneğin Lacan’da. (Lacan’ın şimdi aklıma gelmesi aşağıdaki yazının yorumunda tolga’nın, hegel ustası Kojeve’den Lacan’ın etkilenme düzeyine ilişkin saptaması sebebiyle oldu.)

Sistematik felsefenin herhalde en yetkin isimlerinden biri sayılmalıdır Hegel. Onun gücü de bir anlamda güçsüzlüğü de bu sistematiklikten gelir diyebilriz. Ama sitematik felsefesi hakkında ne dersek diyelim, Hegel sürekli olarak önümüze çıkar. Yazılarının ağırlığı, yorumlanmasının güçlüğü bilinen bir boyuttur. Bununla birlikte hakkında en çok bahsedilen kişi de Hegeldir. Marx kendi felsefi yönelimlerini onun hesaplaşma içinde şekillendirir. Ama bu hesaplaşmanın Markx’ın çalışmasında bir yerde kesintiye uğraması sözkonusudur. Kapital’i yazarken fırsat bulursa Hegel’e dönmek istediğini belirtir mektuplarında. Bu eksik kalan felsefi hesabın görülmesi arzusudur da kanımca. Marks sonrasında ise marksizmin Hegel ile ilişkisi klişelerle doludur. Şu ünlü Hegel’i ayakları üstüne dikme klişeşi herkesçe biliniyor olsa gerek. Hegel’i mezarında “beni bir tek marx anladı o da yanlış anladı!” diye kederlendiren bu olsa gerek!

Daha sonra Althusser, Marksizmdeki her tür hegelciliği temizlemeye niyetlenir. Zira bu Althusser’e göre hala idealizmde ve felsefe alanında kalmanın işaretidir. Marksizmin bir bilim kıt‘ası açması Hegel ile hesaplaşmanın devamında “epistemolojik kopuş” ile meydana gelmektedir ona göre. ‘Genç Marks’ Hegelcilikle eğleşirken, ‘olgun Marks’ yeni bir kıt’a açmaktadır -bilim alanında. Althusser, marksizmindeki hegelcilikle kavgada esaslı noktalara açıklık getirmiş, Hegel ile derdini (öznecilik, ereksellik) açık olarak ortaya koymuş, ancak bu hesaplaşma ile marksizmden yapmak istediği şeyi yine de yapamamıştır -aksine marksizmi kuramsal alanda sınırlarına vardırmak olmuştur yaptığı. Bunu daha fazla ayrıntılandırmak bir Hegel hatırası için ve Tinin Fenomenolojisi’nin kutlanması için gereksiz olacaktır.

Tinin Fenomenolojisi, bilgi meselesine odaklanan bir çalışmadır çok kabaca söylecek olursak. Bilginin oluş sürecini konu edinir. Gerçekliğin varoluş unsurunu yalnızca kavramda taşıdığı iddiası üzerine bina edilen bir yaklaşım vardır burada. Ama bununda ötesin de daha genel olarak temel felsefi kavramlara hegelci açıklamalar burada şekillenmektedir bir bakıma. Dolayısıyla Hegel’de çok geniş ve kapsamlı bir projenin parçalarından biridir bu çalışma. Bilgi, bilinç, özbilinç, nesne, gerçeklik, akıl, mutlak bilgi, tin gibi kavramların üzerine gidilir ve açıklamalar getirilir. Şurada Tinin Fenomenolojisi‘ne dair çeşitli yorumlar ve çözümleme denemeleri var. Kitaptan çeşitli parçaların yanı sıra Hegel’in yazdığı kendi önsöz de almanca aslı ve türkçe çevirisi şeklinde bulunmaktadır. Hegel burada bilgi bağlamında bilim felsefe düzlemlerine işaret eder ve amacını belirtmeye çalışır: Bu felsefenin bilim statüsüne getirilmesidir -ya da daha doğru bir değişle felsefenin bilim statüsünde ifade edileşine.

İçinde gerçeğin varolduğu gerçek şekil ancak onun bilimsel dizgesi olabilir. Felsefeyi bilim biçimine, onun bilme sevgisi adını bir yana bırakarak edimsel bilme olabileceği hedefe yaklaştırmaya katkıda bulunmak — işte önüme koyduğum amaç budur. Bilginin Bilim olmasının iç zorunluğu onun doğasında yatar ve bunun doyurucu açıklaması ancak felsefenin dizgesel betimlenişinin kendisidir

Tinin Fenomenolijisi’nin (görüngübilim demek istemem asla) idea yayınları çevirisinden hiç memnun olmadığımı da eklemeliyim bu arada -araya bunu da sıkıştırayım yine geçerken.

Daha bu kısa alıntıda bile Hegel’in hala süregelen bilim felsefe ayrımı meselesindeki etkisini, sonradan tüm modern düşüncenin (muhalifleri dahil) bir anlamda miti olacak olan belirli bir bilim düşüncesini, bilginin bilimselliğine yapılan ısrarlı vurguyu açıkca görmek mümkün. Postmodern düşüncede hem bilgiyle, hem burada varsayılan kuramsal yaklaşımlarla hem de bilim mitiyle hesaplaşılması denenirken, sıklıkla bunlara dönülecektir.

postmodern/izm meselesi

Eylül 10, 2007
    “Postmodernizmin modernizmin ötesinde buharlaştırmacılığı da bir postbuharlaştırma olarak görülebilir. Modernizmin katı olanı buharlaştırmasının ardından elde kalan hamursu ve plazmik özdek postmodernizm ile buharlaşmaya başlar: Bu hem anlamın, hem ifade edilenin yok olmasıdır. İlksel anlamıyla söylemin belirsizliği savunması, sonrasında tutumunun, içerdiği araçların eziciliği yönüyle bir söylemsonuna varması, içeriğin önsel kabuldeki boşlukla boşalması ve fazla insancıl ve kapsamacı tutumun sebep olduğu çok düşük seviye-ve kimi zaman seviyesizleşme ile ortaya çıkmasıdır.”

ProC abi kendi kondusunda zaman-söylem ilişkisi üzerine bir giriş yapmış ama ben ondan önce Sosyal Fanzin‘nin Eylül(1-15) sayısında ki Anti-Söz-Merkezcilik Kapsamında (Post)Moda başlıklı kısa yazısına işaret edeceğim. Konu “moda” ama oraya gelmeden evvel modernizm-postmodernizm hakkında bir tablo sunuluyor -kısa ve fakat önemli içerimlere sahip bir yazı bu. Postmodernizmi bir yeni-şüphecilik olarak alması bakımından bazı önemli saptamalar ve ayrımlar var bu yazıda. Ayrıca yazının kendisi (kısalığına nazaran) önemli ayrımlara dikkat etmesiyle de işaret edilmeyi hak ediyor kanımca.

Postmodernizmin hala ele alınıp belirlenmesi, değerlendirilmesi sorun olan bir alan olduğu söylenebilir. Mesele yakından izlediğinde elbette belirli bir takım çerçevelerin ortaya çıktığı görülebilir. Yine de “postmodern” denildiğinde bazı ayrımları ortaya koyabilmek sanıldığı gibi kolay değil. İdeolojik, politik, kuramsal düzlemler arasındaki ilişki ve ilişkisizlikleri belirlemek, burada bir açıklık oluşturmak ve meseleleri sürdürebilmek kolay olmamaktadır her zaman. “Postmodern” denilen şey, rahatca bulunduğumuz yerden olumlayabileceğimiz ve aynı zamanda olumsuzlayabileceğimiz bir çok yüze sahip olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir sorun, daha postmoderliğin modernizmle ilişkisi noktasında bile hüküm sürmektedir diyebiliriz. Tartışılan konu “zemin“in bizzat kendisi olduğundan, “postmodern kuramlar” sürekli olarak kendi kendilerine çelme takan bir konumda hareket etmektedirler. Bu bir sorun olarak görülebilir, ama sorunun kaynaklandığı asıl sorunun görülmesi gerektir. Yeni argümalar icad etmek daha başka bir şey sözkonusudur burada, ki Derrida’nın yapısökümcülük için söylediği şeyden yararlanarak söyleyecek olursak “argümantasyon bağlamlarını yeniden tartışmaya açmak“tır sözkonusu olan. Burada açıktır ki hadise, belirli bir epistemolojik yaklaşımın (diyelim marksist epistemolojinin) değerlendirilmesi değil, daha temelde “epistemolojik yapı“nın kendisinin soruşturulmasından ileri gelmektedir.

Postmodern/izm meselesi devam edecek olduğundan ilgili yazıya bir işaret koymuş olayım ben burada şimdilik.

Schopenhaur’e hatırlamak

Ağustos 1, 2007

Schopenhauer Schopenhauer’un adını anıp bırakmıştık. Artık bi daha bahsi ne zaman açılır allah bilir, bizim meselelere bakışımızda entropi yasası geçerli, kimbilir ne zaman üstüne gideriz demeye kalmadı, ProC abi zat-i muhteremi “sanat anlığı” bakımından ortaya koyuverdi. Şahıs önemli, konu önemli, yazı önemli. Schopenhauer’i “düşünce tarihi”nde nev-i şahsına münhasır bir kişilik olarak, modern düşüncenin değerlendirilmesinde (onun Kant’la ilişkisi dolayısıyla) ve bu düşüncenin içerden kırılmalarının anlaşılmasında(Nietzsche’ye etkisi ve sonrası dolayısıyla) bir eşik olarak ele almak gereklidir sanıyorum. Schopenhauer’un Sanat Anlağı esasta onun sanat algısına dair bazı açılımlar sunmakta ve kavramlarını değerlendirmekte ise de, başka bir açıdan Schopenhauer’i hatırlamaya belki bir giriş olarak da düşünülebilir -karamsarlığı, acısı, umutsuzluğu, irrasyonelliği, kötülük düşüncesi, dünya tasavvuru, kavramları vs. anılmağa başlanmalıdır. Bu yazının açılımlarıyla insan bir çok başka kapıları önünde aralanmış buluyor, dahası o kapılara hamle yapma isteği duyuyor. Ne güzel……

gecikme

Mayıs 2, 2007

Bir süredir bilgisayarim bozuldu.Bilgi saymaz oldu, binealleh blog güncellemelerim gecikiyor, hatta olmuyor.Devam etmesi gereken basliklar var, Tolga’yla gercek konusunda devam edecegiz, anti hümanizm konusu var vs.,boynumuzun borcu olarak duracaklar bir süre.Ayrica siirler, kitaplar ve resimler var bazi.Dönecegim efenim -dönülmez aksamin ufkunda degiliz ya.Yoksa?Yok canim, degilizdir herhalde!Biraz arizali isliyor zihnim, dünya oldugundan daha bulanik görünüyor bu dogru…..erguvanlar gidiyor ondan mi?… belkide….ama ben bilgisayardan daha iyi durumdayim.Saniyorum.Neyse, efenim, ben bu arada size bir Nilgün Marmara siiri sunayim, aklima takilmis, biliyorsunuzdur ya da okuyunca seveceksinizdir.Sevgiyle……

saflık ya da siyasal saf tutmanın fenomenolojisi

Nisan 24, 2007

Ahlaki ve vicdani bir çağrı üzerinde temellendirdiği yazısında Nilüfer Göle, Malatya cinayeti türünde olayları marjinal gören ve dışsallaştırmaya çalışan yaklaşımları ele almış belirli bir sekilde. Modern Mahrem‘in ve Melez Desenler‘in yazari olarak Göle, tam bu noktada söz almasi en cok gereken isimleden birisi bence.İslamcı çevrelerin, bu konudaki yaklaşımlarını, yani vahşeti islamin dışında tutma girişimlerini, bir yanda “entelektüel sığlık ve sağırlık” öte yanda bir tür “saflık” ya da “saf tutmak” başlığıyla değerlendiriyor.

Bu olayları marjinal gören zihniyet, ortaya çıkmakta olan şiddet dinamiğinin farkında olmamızı engelliyor. ‘Provokasyon’ diyen zihniyet ise, olayı dışarıya havale ederek, kendi topraklarının dışına, ait olduğu inanç sisteminin dışına çıkartarak, sorumluluk paylaşmıyor.Kendine yakıştıramama düşüncesi güzel bir niyet taşıyabilir: Türkiye’ye leke sürülmesin, Müslümanlık kötü gösterilmesin. Ama safça bir niyet bu. İki türlü saflıktan söz edebiliriz. Provokasyon ve komplo teorileri esasında olayların anlamını sadece siyasi, bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerine indirgeyerek, yani basitleştirerek, milliyetçi ve anti-misyoner dinamiklerin yerel ve toplumsal boyutunu göz önünden kaçırıyor. Bu bir tür entellektüel sığlık ve sağırlık. İkincisi daha siyasi bir saflığa, saf tutmaya tekabül ediyor. Olayların anlamını ve sorumluluğunu kendi inanç sisteminin ve aidiyet dünyasının dışında tutma isteğini dile getiriyor.

Bu noktada saflığın ya da saf tutmanın niteliği ve anlami üzerine düsünmek mümkün. Entelektüel sığlık ve sağırlık icin söylenebilecekler zaten acik olsa gerek.Peki, olaylarin anlamini, kendi inancinin ve aidiyetinin disinda tutma niyetinin anlami nedir?

İlk olarak şunu tespit edebiliriz:Sorumlluğu üstlenen duyarlı bir vicdan yerine inancının sahiplenilmesine yönelen inançlı kisi, böylesi durumları “provakasyon” ya da “cehalet” olarak okumaya, yani ya dışarıdan gelen bir saldırı ya da içeriden gelen bir kavrayış eksikliği olarak izah etmeye ve böylece inancının saflığını ve masumiyetini korumaya içgüdüssel olarak yöneliyor.

Göle’nin kurduğu saflık ve siyasal saf tutma arasındaki ilişki, kendisinin de işaret ettiği “entelektüel sığlık ve sağırlıktan” belirli bir şekilde farklı olarak, bana genel anlamda bütün inanç biçimlerinde gördügümüz tipik tavrı düsündürüyor -aşağıda, yabanci düsmanligi basliginda, islamcıların tavrını tipik bir yaklaşım olarak belirtmiştim, ki bu daha yakindan incelemeyi hak eden bir konu kanimca.Evet, bunun inanç ve düsünce biçimlerimize yerleşik bir kalıp olduğunu söyleyebiliriz.Dinsel olan ya da olmayan bütün inanç biçimlerinde gördügümüz bir tavırdır bu.

Yaptığı açıklamaya inansın ya da inanmasın, inancın saflığını ve dolayısıyla ahlaki geçerliliğini sürdürebilmek adına, inançlı kisi, olayları böyle okumak ve değerlendirmek zorundadır.Ahlak ve vicdan sahip olduğu inançta belirli bir şekilde içkindir, tuttarlı olmak adına, paradoksal olarak gerçekliği yadsımak ya da gerçeklikle yüzleşmeyi gerektiren (Göle’nin kullandığı terimlerle söyleyecek olursak) ahlaki hayal gücünü ve vicdanı redddetmek drumundadir.Bir inanç ya da ideolojinin ne içerden ne de dışardan kendi varoluş zeminini ya da temel kodlarını riske edecek şekilde eleştirisi hiç bir biçimde olanaklı değildir.

İnançlı kişinin saflığı, dolayisiyla naif bir farkında olmama meselesi değil, aksine doğrudan siyasal saf tutmuşluktan gelen ‘bilinçli’ bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor.Bu noktada din ya da seküler ideolojiler arasında da fark sözkonusu değil.Olayların anlamını ve sorumluluğunu üstlenmek yerine, örneğin “gerçek islam” ya da “gercek devrimcilik”, “gerçek marksizm” adına, olaylar dışsallaştırılmaya ya da marjinalleştirilmeye çalışılır her zaman.Gerçek anlamda bir yüzleşmeye yönelenler de bu süreçte ya da sonrasında o söylem tarafından dışlanır ya da girişimleri bir şekilde bastırılır.Saniyorum bu konuda herkes belirli bir sekilde aciklayici bir deneyim alanina sahiptir.


aşkın kanunu (tekmili birden tam sayfa)

Nisan 1, 2007

[Gerçek aşk, tam Lacancı anlamda bir metafor olarak aşk, ancak bu noktada açığa çıkar:Eromenos'un (sevilenin) elini uzatıp "aşka karşılık vererek" erastes'e (sevene) dönüstügü yüce ana tanıklık ederiz. Bu an aşkın "mucizesi"ne, "gerçeğin cevabı" anına karşılık gelir; belki bu sayede de Lacan'in ısrarla, öznenin kendisi "gerçeğin cevabı" statüsündedir , derken neyi kastettiğini anlamamızı sağlar. Yani bu tersine dönüse kadar sevilen, bir nesne statüsündedir: "kendisinde kendisinden fazla olan" ve farkında olmadığı bir şey sayesinde sevilir -"Bir nesne olarak olarak öteki için neyim? Öteki bende onu aşık edecek ne görüyor?" sorusunu hiç bir zaman cevaplayamam. Böylece bir asimetriyle karşılaşırız -sadece özne ile nesne arasındaki bir asimetriyle değil, sevenin sevilende gördügü ilesevilenin kendisinin olduğunu bildiği şey arasındaki uyumsuzluk gibi çok daha radikal bir anlamda bir asimetriyle karşılaşırız. Burada sevilenin konumunu tanımlayan kaçınılmaz çıkmazı buluruz: Öteki bende bir şey görür ve benden bir şey ister, ama ben ona bende olmayan bir şeyi veremem -ya da Lacan'in dediği gibi, sevilenin sahip olduğu ile sevende eksik olan arasında hiçbir ilişki yoktur. Sevilenin bu acmazdan kaçabilmesinin tek yolu, elini seven kişiye uzatıp "aşka karşılık vermek"tir, yani metaforik bir jestle, sevilen olma statüsünü seven olma statüsüyle değiş tokuş etmektir. Bu tersine çevirme özneleşme noktasına karşılık gelir: Aşkın nesnesi, aşkın çağrısına cevap verdiği anda özneye dönüsür. Gerçek aşk da ancak bu tersine çevirme sayesinde ortaya çıkar: Sadece ötekinin agalma'sına* hayran olduğum zaman gerçekten aşık değilimdir, aşkın nesnesi olan ötekini kırılgan ve kayıp, "o şeyden" yoksun bir şey olarak yaşadığım zaman, aşkım bu kayba rağmen ayakta kaldığı zaman aşığımdır. Burada, bu tersine çevirmenin anlamını ıskalamamaya özel bir dikkat göstermeliyiz: Şu anda başlangıçtaki seven-sevilen ikiliği yerine, iki seven özne olmasına rağmen, asimetri devam eder, cünkü özneleşerek, kendindeki eksiği adeta itiraf eden nesnenin kendisidir. Gizemli, hayranlık uyandırıcı, ne idügü bilinmez aşk nesnesinin çıkmazından kurtulduğu ve böylece bir başka özne statüsünü kazandığı bu tersine çevirmede son derece şaşırtıcı ve gerçekten skandal niteliğinde bir şeyler vardır. (Kırılgan Temas, Slavoj Zizek, aha da sayfasi;135) ]

*Agalma::eski kült heykellerine verilen ad

Vikipedi

Şubat 19, 2007

vikilogo

Vikipedi, özgür ansiklopedi iddia ve başlığıyla ortaya çıkmış bir olan bir internet ansiklopedisidir. Duymamış olanlar için kısa bir değini yapmak istiyorum.vikipedi’nin başka pek çok benzer girişimden farkı, prensip olarak sürekli güncelleniyor olması ve ilgili içeriklerin bizzat katılımcılar tarafından yazılmasıdır; kullanılan wiki formatı bunu mümkün kılmaktadır.Yani herhangi bir bilgi ararken karşılaştığınız bir eksikliği ya da yanlış olduğunu düsündügünüz bir seyi, değiştirme, düzeltme ve yeterli kaynaklarla yeniden yazma olanağına her katılımcı gibi sahipsiniz. Wikipedia’lar kendinilerini öncelikle “beş temel taş“denilen prensipler üzerine temellendirmektedir. Her ülke ve dilde kendine özgü bir renk almakla birlikte, işleyiş ve çalışma düzenlemesi bakımından bütün wikipedia’larda ortak olan “ilkeler ve kurallar”sözkonusu. Beş temel taş tartışmaya kapalı tutulmakta, ancak ilke ve kurallar da belirli bir çerçevede sürekli değişime açık bulunmaktadır. En azından teorik olarak wikipedinin katı kurallarının olmadığı söylenmektedir. Türkçe vikipedi madde sayisi ve icerik zenginligi bakimindan çok gelişkin değil, ancak gelişme eğilimi içinde görünüyor. Kayıtlı ya da kayıtsız kullanıcı olmanız gerekmez değişiklikler yapmak ya da yeni maddeler açmak için, ancak belirlenmiş temel standartlara uyulması gerekiyor. Genelde yeni katılımcıların kullanılan özgün formata ayak uydurmaları kolay olmamaktadır, ancak belirli bir keşif sürecinde bunları öğrenmek de keyifli bir uğraş olabilir. Katkı sağlamak istendiğinde karşılaşılacak güclükler için bir yardım sayfası sözkonusu. Ötesinde özgür bilgi-özgür ortam vs. biçimde kulağa hoş gelen ifadelerle vurgulansa da, wikipedia’lar kacinilmaz bir sekilde mevcut toplumsal, politik ve kuramsal sorunların yansımalarını çeşitli düzeylerde barındırıyorlar. Wikipedia’ların içerdiği bu yönlü sorunlara ve özellikle de türkçe vikipedi örneğinde görüle gelen meselelere başka zaman değineceğim. Şu haliyle wikipediaların bilgi arayışında önemli bir kaynak olarak yer aldıklarını ve hem yararlanmanın hem de zaman ve istek dahilinde gelişimine katkı sağlamanın keyifli bir süreç olabileceğini belirtmek istiyorum.