Archive for the ‘Kitaplar’ Category

örnek suçlar

Mart 27, 2008

Şu sıralar gündemi İlhan Selçuk oluşturuyor. Kışkırtıcı bir gündem, kabul. İnsanların yıllaryılı İlhan Selçuk okumuşluğuyla hesaplaşmaya girmesi, “kendi kendine psikanaliz”in bir parçası olabilir şimdi. Ama, “Nein, Danke!” (Yıldırım Türker‘in ve Hasan Bülent Kahraman‘ın yazılarına isteyen bakıversin). Bir “Üçüncü Sayfa” okuru olarak dikkatimi çeken başka bir haber var. Üniversitede görevli profesör annesinin boğazını bıçakla kesip öldürdükten sonra, “Yine kimin koynundaydın dedi, öldürdüm” demiş üniversiteli kız. Anlaşılan o ki anne-kız arasında sürekli bir gerilim var. Bir profesörün böyle bir cümle kuracak zihniyete sahip olmasından mı, üniversiteli kızın bunu bunca dert etmesinden mi, kesilen boynun neredeyse kafanın gövdeden ayrılacağı şekilde kesilmiş olmasından mı ürkmek gerek? Yoksa her şey olabildiğince basit ve anlaşılır mıdır? İnsanın aklına Max Aub’un „Örnek Suçlar“ adlı harika kitabı geliyor, yıllar boyunca toplanan “insan itirafları” kitabı. Benim üçüncü sayfa okuru olmam Aub’la karşılaşmamın öncesine gidiyor, ama bu kitabın ardından okuma biçimimin değiştiği kesin. Onu okurken ne kadarı hayal ne kadarı gerçek olaylardan bahsediyor hep düşünürdüm. „Sırtımdan aşağı, yakamdan içeri bir parça buz attı. Karşılık olarak yapabileceğim tek şey vardı: Ben de onun kanını dondurdum“, örneğinde olduğu gibi. Oysa üçünci sayfa habelerinin bunlarla dolu olduğu bir gerçek. Bu üniversiteli kızın profesör annesinin boğazını kesmesi ve buna sebep olarak ileri sürdüğü gerekçe, direk “Örnek Suçlar” kitabına dahil olacak nitelikte. Mahkemeye makyajını falan yapıp çıkmıması da bana Cem Mumcu’nun “Üçüncü Sayfa Güzeli“ni hatırlattı ister istemez. Cem Mumcu, her üçüncü sayfa güzelinin örnek bir suç teşkil eden eyleminin ardında bambaşka bir insan hikayesi olduğunu anlatır. Dünyanın grotesk gülünçlülüğünün ardında ve yanında yatan başka bir hikaye. Oğuz Atay’ın, “acıklı güldürü” dediği şey, belki.

“kırmızı pelerinli kent”, aslı erdoğan

Mart 21, 2008
“Neyin izini sürdüğünü bilmiyordu aslında. Karanlıktaki sözün mü, sessizlikten yankılanan ışığın mı? Yoksa bir başka korkunç mucizenin mi?”

aslıerdoğan1

12 Mart’ta Berlin’e gelen Aslı Erdoğan’ın okuma gününe gittik.
Kırmızı Pelerinli Kent” adlı kitabı geçen ay almancaya çevrildi -”Die Stadt mit der roten Pelerine“; buna bağlı olarak Frankfurt kitap fuarında yer aldıktan sonra, Almanya’nın değişik şehirlerinde okuma günlerine katılıyor. Haberleri izleyebildiğim kadarıyla hayli ilgi çekmiş ve övgüler almış . Bu ilginin hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. “Mucizevi Mandarin“, “Kabuk Adam” ile karşılaşmış olanlar, bir anda içlerini kavrayan, içlerinde bir şeylere dokunan bir yazarla karşı karşıya olduklarını hissetmişlerdir. Bilgisayar mühendisliğini ve CERN’deki fizik kariyerini bir anda terk eden, her şeyi geride bırakmak için yola koyulan biri Aslı Erdoğan. Sanıyorum yazdıklarının çoğunluğunda bu kopuş anının izlerini görmekteyiz bir şekilde. Onu alıp bilmediği, dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Rio’ya savuran içindeki şiddet. Ve aynı zamanda dışındaki şiddet. Nedir bu karara sebep olan şey? Delilik, belki? Peki neyin deliliği? Kadının mı, dünyanın mı? İki kelime ile anlatılacak olsa bence Aslı Erdoğan’ın ana meselesi “beden ve şiddet“tir. Kendisi de değindi bu noktaya. Ancak aşırı duyarlı ruhların fark ettiği ve hesaplaşmaya giriştiği ölümcül yolculuğu başlatan, bir zorunluluktur adeta. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent‘te, artık başka şansı, çaresi, oluru kalmadığı bir noktada yazmaza başlandığını hissederiz sürekli.

*******

Kitabından bölümler okudu ve kendisine sorulan soruları cevapladı Aslı Erdoğan. Yağmurlu ve soğuk bir Berlin akşamıydı. Okunan ilk bölümü kaçırmıştık vardığımızda, odayı kaplamış olan sessizliği yararak, ikinci bölümün başlangıcında yerlerimize yerleştik. Almanca tercümanın okuyuşu Aslı Erdoğan’ın kendi okumasından daha etkileyiciydi açıkcası, romandaki şiirselliği doğrudan hissetmeyi sağlayan bir ton ve vurgularla okudu çünkü. Daha sonra kitabı yeniden okudum. “Kırmızı Pelerinli Kent” bir hesaplaşma kitabı. İçeriyle ve dışarıyla hesaplaşmanın. Kendisiyle. Rio’yla. Dünyayla. Yaşamla.Ve ölümle. “Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabulk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.

Bu hesaplaşmanın, dünyayla bu şekilde karşılaşmanın izlerini, yalnızca sözcüklerde değil Aslı Erdoğan’ın yüzündeki ifadelerde de bulmak mümkün. Daha önce birkaç fotoğrafını görmüştüm gazetelerde, oradan aklımda kalanlara benzemiyordu pek. Sesinde, bakışlarında, yüzünde ve duruşunda hissedilen bir “arıza” vardı sanki, etkisini ve anlamını kusursuz olmayışına borçlu olan bir güzellik. Hoştu. Farklı profıllerden bambaşka anlamlar kazanıyordu. Sert ve mesafeli ifade ile, adeta korunaksız, çekingen, içe dönük ifade aynı anda farkedilebilir gibiydi, doğru bir noktadan. Hayli sessiz bir ortam vardı. Huşu içinde dinliyordu herkes. Aslı Erdoğan’sa bu huşu içinde iyice kendi sessizliğine bürünmüştü. Rahatsız etmemek için fotoğraf çekme düşüncemi doğru düzgün gerçekleştiremedim. Bahsettiğim arızanın fotoğrafını çekmek mümkün müydü onu da bilmiyorum. Çektiklerimin çoğu kötüydü, hiç değilse bu kalsın diye ayırdım bir kaçını yine de.

*****

” ‘Döneceğim. Rio ile hesaplaşmamı bitirir bitirmez. Şimdi kaçarsam ona sonsuza dek esir düşmüş olurum. Beni anlayabiliyor musun anne?’ Sessizlik…”

aslıerdoğan2

“Kırmızı Pelerinli Kent”, “kırmızı pelerinli kent” adlı kitabın içinde yazılan başka bir kitabın adıdır aslında. Ortada tek bir kitap varolarak görünse de, içinde aynı adlı başka bir kitabı daha taşımaktadır. Bununla birlikte varolan iki kitaptan söz edemeyiz. Kitap içinde yazılan aynı adlı başka bir kitabın mevcudiyeti, “kurmacanın kurmacası”nı, “roman içinde roman”ı kullanma biçimi bakımından ilginç bir örnek sergiliyor. “Kırmızı Pelerinli Kent“te böylece “o’onun hikayesi”, “ben’in hikayesi” olarak üstüste bindirilir, ancak asla bir özdeşlik ya da kapanım sözkonus değildir yine de. Aslı Erdoğan bu kitabında kanımca “üstkurmaca” tekniğinin oldukca yalın ve önemli bir kullanımını gerçekleştiriyor. Ö’yü anlatan Özgür ve Özgür’ü anlatan Anlatıcı. Hepsi yazı ve yaşam arasındaki can alıcı gidiş gelişleri değerlendirme olanakları sağlıyor. Ayrıca “otobiyografi” ile “kurmaca” yazın arasındaki belirsiz sınırlarda, yazara, orada varolmaksızın hikayeyi kendi hikayesine dönüştürme imkanları sağlıyor bu teknik. Kitabın teknik bir incelemesini amaçlamıyorum, dolayısıyla yalnızca bu noktaya değinmekle yetineceğim.

Erdoğan’ın ‘sözcük ekonomisi‘nde dikkat çekici yanlar da var ayrıca. Bir yerde, “az sözcükle çok şey anlatan yazar” dendiğini hatırlıyorum, çok yerinde bir açıklama kesinlikle. Şairlere özgü bir şeyler vardır sözcük kullanımında, hep fazladan bir şey hissetmenize sebep olacak bir boyut sözkonusudur. “Hayatın Sessizliğinde” adlı bir kitabı daha çıkmış, okumadım. Ama buradaki ‘sessizlik’ ifadesinin altını çizmek gerek. Erdoğan’ın metinlerinde hep hissedeceğiniz bir şeydir bu. Bütün o sözcükler, cümleler, paragraflar yığınını kuşatan bir şeydir, sessizlik. Sanıyorum, çenesini eline dayamış, uzun parmakarıyla ağzını kapamış duruşunda da ilk aklımıza gelen şeylerden biri olacaktır sessizlik. Sessizliği giyinmiş gibidir Erdoğan.

” ‘İçimdeki şiddet ve dışarıdaki şiddet…Aralarındaki sınır taşları teker teker yerinden sökülüyor. Yaşam ile yazı, karşı karşıya durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi. Biri sürekli ötekinin sesini bastırmaya çalışıyor. Artık hangisinin sözlerini duyduğuma emin değilim. Çıldırmak böyle bir şey olsa gerek.‘ “

aslıerdoğanberlin3

******

Erdoğan’ın yazısının doruk noktası Kırmızı Pelerinli Kent‘tir.
Hem giriştiği hesaplaşma hem de bu hesaplaşmayı yazma biçimi bakımından uç bir noktaya varmış sayılır. Serüven peşindeki kırılgan ve ürkek kız, “bağırsakları deşilmişcesine yere serilmiş, ölüm düşüncesinde bile avuntu bulamıyor” olduğu bir hesaplaşma anında, yazının, yaşamın ve ölümün ilişkisini yeniden kurgular. Orpheus mitini yeniden yorumlamaya girişmiştir Aslı Erdoğan burada. Konuşmasının bir kaç yerinde kitabın bu mitle olan bağlantısına da değindi. Son anda arkasına dönüp bakan Orpheus’un karşılaştığı sır ölümdür, nihayetinde. Kendi ölümlülüğü. Kırmızı Pelerinli Kent, eğer böyle ise, “Ölüler Ülkesinde Bir Yolcu“nun anılarıdır. Yüzünü ve sesini çarpıtan o yolculuğu anlatır bize yazar. İçeriden dışarıya doğru, ya da hep içeriye, biraz daha içeriye, karanlığın yüreğine doğru ilerler ve anlattıkları bu yolculuğun hikayesidir.

On yıl önce, “Alman okurlara, türkiyeden bir genç kadının Rio’ya dair bunalımlı hikayesini okutamayız” diye geri çevrilen yerdeydi ve masanın gerisinde, varoluşuna sinmiş o çekingenlik ve uzaklıkla birlikte kendinen oldukça emin bir tavırla söylüyordu bunları. On yıl önce o yayınevine genç bir yazar olarak verdiği cevabın arkasındaydı yine; “Thomas Mann’ın kitabı ne kadar Venedikle ilgisiliyse, benim kitabımda o kadar Rio ile ilgilidir“. Türkiyeden bir genç kadının rio’daki benlik parcalanmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, varolmak sancısıyla ‘mutsuzluğun çelik zırhına‘ kendini çarpmasını ve ölümle yüzleşmesini ‘ilginç‘ bulmayan zihniyetin, bunları kendi kültürüne ait meseleler olarak algılaması, bunu ancak “batılı yazarlar”ın hakkıyla yapabileceğini düşünmesi ve “doğu”luya dikkate değer olması için ‘kendi köyünü anlatan’ biri olmayı dayatması sözkonusudur. Bu yaklaşım elbette sadece dışarıda karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Nitekin aynı şeyi Türkiyede de yaşadığını anlattı. Erdoğan’in kendisinden beklenen “kadınlık rolü“nü üstlenmediği gibi, “kadın yazar rolünü“  üstlenmekle ilgili olarak da bir itirazi oldugu anlaşılıyor.

Aslı Erdoğan sanıyorum biraz sıkılarak ve sesinde beliren bir titreklikle cevapladı yaşamı ve kitabı hakkındaki soruları. Yaşamı ve yazdıkları arasındaki bağlantı üzerine gelen soruları, aradaki olayların benzerliklerine işaret ederek cevapladı; ancak asla bunun bir otobiyografi gibi olmadığını da açıkca belli etti. Tıpkı kitabının bir yerinde belirttiği Özgür’ün Ö. ile olan ilişkisinde olduğu gibi. Bütün bu olaylar “kendi başından geçmiş olsa da“, gerçekte yine de kendisinin “yaşamadığı” bir başka kadına, Özgür’e ait bir öyküdür Kırmızı Pelerinli Kent.

Aslı Erdoğan’ın “otobiyografik” nitelikli bir yazar olduğu söylenebilir, bununla birlikte asla tamamen kendi-olmayan kurgulanmış bir alanda hareket ettiğinin de farkındadır. Anlatıcı her zaman dışar/ı/dadır, ve anlatısını ancak dışarda kalmak pahasına anlatabilir. Bu iceriye ulaşmanın bir yoludur elbette. Yazar metnin her yerindedir, dolayısıyla hiçbiri yerinde. “Madam Bovary benim” demişti Flubert, anlamsız tartışmaları sonlandırmak için; bunu biraz bükersek Kırmızı Pelerinli Kent‘te ya da diğer kitaplarındaki her şey de ancak o kadar aslı erdoğandır diyebiliriz. Aslı Erdoğan çevresinde dolanıp durduğu uğultulu bir boşluğun, ya da asla sözcüklerin kapatamadığı bir uçurumun eşiğinde yazmakta olduğunun gayet farkında olan bir yazardır. Kişiliğindeki ve metinlerideki sessizliği bu bakımdan oldukca anlamlı görünüyor.

Ben aslında yazarın kendi ürettiği metne dair sürekli konuşmaya ve açıklamaya zorlanmasını saçma buluyorum. Daha sorulmadan “burda bunu şurda şunu” dedim, “şunu denedim“, “orda aslında şu var” gibi beyanlara girişen yazarları da katlanılmaz. Kardeşim yazmışsın işte, demişsin zaten diyeceğini, bırak da okuyalım. Ama okur da teşnedir genelde bu beyanlara. Hep o noktadan sorar sorularını. Tamam, yeri gelir düşünceni belirtirsin sen de, aklında olanı, amacını, yapmayı denediğin şeyi ifade edersin, ama artık senden çıkmış bir metnin anlamını belirleme kudretine sahipmiş gibi davranma. Kendi kitabının kötü eleştirmeni ya da yorumcusu olma. Aslı Erdoğan kesinlikle bunlara rağbet etmeyen bir yazar. Yabancı, kendi dilinin dışında bir okur kitlesinin karşısında bu yanıyla zor bir sınavdı verdiği. Sorulara tam bir sınır üzerinde verdi cevaplarını.

*****

Bazı insanlarda -özellikle kadınlarda belki de- otuz yaş eşiğinden söz etmek saçma olmasa gerek. Herşeyi geride bırakıp giden, gitmek isteyen bu kadınların kendi içlerinden dünyayı kateden ölümcül bir yolculuğa giriştiklerini, karanlık bir sesle konuşmaya başladıklarını, bitmeyen bir sancıyla kıvrandıklarını söyleyebiliriz. Kırmızı Pelerinli Kent, bu eşikten geçmenin romanı. Başlangıçta bunun bir hesaplaşma romanı olduğunu söylemiştim - ancak yazarak sağ çıkılan bir varoluşsal hesaplaşmadır bu. Belkide kitabın insanı çarpan yanı buradan geliyor -herşeyden kaçan, ama kaçarken kaçtığı herşeyi de beraberinde sürükleyen ve ölümden bile teselli bulamayan kadının sessiz çığlığı yankılanıyor sözcüklerde.

Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam= Ölüm. Ölüm= Ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.” (126)

aslıerdoğanberlin4

******

İçeri girerken şarap verilmişti, okuma sonrası bir sohbet molası verildi, kalanları da o sıra içtik, allah razı olsun. Güzel şaraptı, ya da oradaki o atmosfer yeterince mayalandırıyordu ortamı. Havada uçuşan sözcükler, heryanı kuşatmış olan sessizlik, ve içimizde dönen dünya. Aslı Erdoğan ile bir kaç kelime konuşmayı istedim ama bunu yapmadım nedense. Dönüşte girdiğimiz meyhane-ocakbaşı-restoran karışımı yerde Müslüm babadan, böyle “yaşamaktan bıktım be usta” calıyordu.

bir yazarı tanımak

Şubat 29, 2008

hasan bülent kahraman, semra topal’ın “mukaddes cildin parçalanışı” romanı üzerinden hem bu kitaba hem de  genel olarak semra topal’ın edebiyattaki yerine dair kısa ve fakat önemli satırbaşları içeren bir analiz yazısı sunmuş -edebiyat, kötülük, cinsellik, beden, yazı, kutsallık, kötücüllük, dil vs. kavramlar ve bunların birbirleriyle olan bağıntıları ekseninde yürütmüş analizini. yazı pek çok yönlerden bana önemli görünüyor açıkcası. kahraman’ın sözkonusu kitabı okumasında özellikle kutsallık, beden, yazı ve kutsalın yırtılışı meselesi öne çıkıyor: “kutsallık iki şeyle, beden ve yazıyla mühürlüdür” diyor kahraman, “beden de yazı da cildin içinde saklanır. kutsal olanın yırtılması-sökülmesi/yıkılması cildin de yırtılmasıdır“. yıkıcı dilde ve cinsellikte bu cilt yırtılır. semra topal’ı okumuş değilim, bu nedenle yazısına ilişkin bir şey söyleyemem. ilk olarak “yara” adlı kitabıyla bahsini duymuştum. söyledikleri de dikkat çekiciydi. ” ölümle doğumun döngüsü içindeyiz. her dışa açılma, bedenimizi başkalarına açma tehlikeyi barındırır….. bıçağı ensede hissetme durumudur bu. kadınla erkeğin ne olduğunu, neye benzediğini paketlenmiş ilişkilerden, yaşama şekillerinden çıkaramayız, bu mümkün değil. ‘yara’daki kadınlar tehlikeye açık insanlardır, unutmayalım ki, çıplaklığa ne kadar açıksak, yaralanmaya o denli açık oluruz” demektedir mesela. kahraman’ın, topal’ın metinlerini, heyecanla karşıladığı anlaşılıyor; “roman bilincimizin önemli eşiklerinden biri” olarak işaret ediyor onun romanlarını. hem de “bütünüyle farklı bir romanın eşiğinde” olduğumuzu haber veriyor. bahsi geçen meseleler dolayısıyla semra topal, şahsen, benim dikkatimi çekmiş durumda. ayrıca varsayımlarının yanlış ya da abartılı olabileceği düşünülse bile, kahramanın yazısı yine de kendi başına okunmaya değerdir. sonra yeniden buraya dönmek üzere kaydetmek istiyorum şimdilik.

oğuzcuğum atay

Aralık 13, 2007

(…) çok güzel kızlar varmış ve Kant’ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? Onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? Kant’ın kendisini isterler, hem de güzel bir Kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi? Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: Bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim(…)

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

katilin temizliği

Aralık 10, 2007
Mesela güzelliğe ilişkin büyük bir kitabı ele alalım: Gecenin Ucuna Yolculuk. Onu okuduktan sonra başka biri olmamak mümkün mü?

katilintemizliğiBaşlığı ilginç gelmişti ilk anda, polisiye romanları seven biri olarak, Katilin Temizliği‘ni ilk gördüğümde, hemen elime alıverdim. Başka bir rafta olması gerekirdi! Herkes böyle midir bilmiyorum, ben aynı anda birbiriyle tamamen alakasız şeyleri karıştırmaktan/okumaktan hoşlanıyorum. Benjamin’in estetik kuramını takip ederken araya giren bu kaçıncı kitap bilmiyorum. Tesadüfleri de seviyorum ayrıca; beklenmedik karşılaşmalar, hesaplanmayan tanışma anları neler getirir kimbilir! O anda ve orada kalacaktır belki yaşanmış olan, bir daha geriye dönülüp bakılmayacak, o karşılaşmanın getirdikleri her neyse belki sürmeyecektir. Hiç yoktan bir şey çeker sizi yine de, açıkca bilmesenizde ne olduğunu. Üstelik bu an‘lar süreksizliğine rağmen iz bırakacak, bir daha hatırlamayacak olsak da, yaşamımızda yer edecektir kendince. Kimi aşklar ve kimi kitaplar, böyle gelir. Çoğu aşkları ve çoğu kitapları da bu yüzden kaçırırız. Tesadüfün belirsizliği, gelecek olandan hoşlanıp hoşlanmayacağımızın bilinmiyor oluşu, bizi çoğunluk dikkatli olmaya zorunlu kılar. ‘Dikkatli olmak’sa, belirsizliğin barındırdığı olanakları elimizden alır aynı zamanda. Çoğunluk, zorlayıcı bir tesadüf yoksa, neyi görmediğimizi bilmeyiz bile. Raflarda kendi türlerinin arasında durmuyordu Katilin Temizliği, ya da kasıtlı bir şekilde kendi türü olarak adlandırılan şeyi ve edebiyatta türler tartışmasını ihlal etmek üzere oraya gelmişti! Edebiyatta “tür meselesi“ni düşünürken, klasiklerin arasında katilin temizliği başlıklı bir kitapla karşılaşmak belkide dikkatimi çekmesini sağladı. Yazarı Amelie Nothomb ismini ilk duyuyorum. Dışarıda karanlık bir gün ve kuru bir soğuk vardı, kendime camın kenarında yer bulup oturduğumda ilk sayfaları okumuştum bile. Roman düşündüğüm gibi değildi, ama bir kaç saat içinde okuyup kapağını kapattığımda, okumaktan mennundum acıkcası. Diyaloglarla ilerleyen, betimlemelere yer vermeyen kitap, sıkıcı olmaya fırsat bırakmadan kendini bitiren bir akışkanlığa sahip. ‘Neden yazarız?‘ ve ‘neden okuruz?‘ sorularına cevaplar vermeye çalıştığı gibi, ‘nasıl yazarız?‘ ve ‘nasıl okuruz?‘ gibi soruları da gündeme getiriyor. Edebiyat ve kötülük, yaşam ve masumiyet, cinsellik ve temizlik türünde meseleler, kitap boyunca bir bakıma çoğu aforizma sayılabilecek cümlelerle irdeleniyor. Hikayenin konusunda bir zorlama kokusu alınıyor, ama bu zorlama, kitabın kahramanı olan Nobel ödüllü, Celine hayranı (Gecenin Ucuna Yolculuk güzellikle ilgili bir kitap olarak tanımlanıyor) ve Sartre’ı kücümseyip Patricia Highsmith öven (iyi yazarın ‘taşaklı yazar‘ olduğunu belirtikten sonra yazar bunun kadınlıkla ilgili olmadığını belirtmek için Highsmith’i anıyor), karamsar, çağına lanetler yağdıran yazarının, kendini mantıksallaştırma girişimindeki olağanüstü kusursuzluğu farkettikçe rahatsız edici olmaktan çıkıyor, tam da meselenin böylece anlaşılabileceğini kabul ediyoruz. Bu sapkın yazarın söylediği her şeye neredeyse öfkelenmek mümkün, ama aynı zamanda olağanüstü kusursuzluğuyla insanı çileden çıkaran mantığının çoğu zaman haklı şeyler söylediğini reddetmek mümkün değil. “Edebiyat söylemi“nin (ve tabiki “edebiyat endüstirisi“nin) bütün bildik klişeleri tersyüz ediliyor bir anlamda. Çok satmakla, çok konuşulmakla çok okunmanın ilişkisizliği, hatta ters orantılılığı, yine aynı kusursuz mantıkla belirtiliyor mesela. Hikayenin düğüm noktasıysa yazarın bitmemiş, kasıtlı olarak yarım bırakılmış romanıdır. Yazının ve yaşamın birbiririne karıştığı, birbirinin soruları ve cevaplarını barındırdığı düğüm bu yarım bırakılan kitaptır. Kibirli yazar, her büyük edebiyatcının ölümünden sonra tamamlanmamış bir kitabının olması gerekliliğiyle açıklar bunu, oysa mesele her zaman olduğu gibi göründüğünden başkadır…..

kızarmış palamudun kokusu

Ekim 5, 2007
    “….geçmişi yeniden yakalama umudu boş bir beklenti, insan hiç bir şeyi bıraktığı yerde bulamıyor, kızarmış palamudun kokusunu bile…”

Kızarmış Palamudun Kokusu adlı kitabın kahramını, olayların gelişimi boyunca anlarız ki hafıza kaybından muzdarip bir yaşam sürmektedir. Ancak bu bilgiyle olan bitenleri basit (!) bir hafıza kaybı meselesi olarak kesinlememize olanak yoktur yinede. Hadise göründüğünden daha sorunludur. Bize anlatılan o bütün zaman içinde gezinme hikayelerinin kayıp bir hafızanın fantazileri olduğu çıkarsaması belirli anlarda elimizden alınır. Bu anlarda meselenin geçmişini ve gerçekliğini arayan adam hikayesi olarak indirgenmesini engelleyen hamleler sözkonusudur.

Sadece anlatılan olayların gercekliği değil, böylece tamda görünenin ardındaki gerçek olarak beliren gercekliğin kendisi de kuşkuyla karşılanmaktadır bir kez daha. Kuşkunun bu boyutu da zihin-bellek-gerçek arasındaki ilişkiselliği bir sorunsal olarak değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır bir bakıma.

Kahramanımız hafıza kaybının da bir düş olup olmadığını sordugunda, örneğin epistemolojik anlamda aslında bilginin yapısına içkin bir skandalla karşılaşmaktayızdır. Bu skandal postmodern addedilen teorilerde değerlendirilmiştir ki, bir bakıma bakışımızdaki kırılmaların kaynağı bu değerlendirmelerdir. Kızarmış Palamudun Kokusunda mesele tam da böyle bir hal alır: Görünenin ardındaki gerçek de bir görüntüdür. Yazar bu noktayı çok kesin çizgilerle belrtmemektedir ama belirli anlarda bunu duyarız. Görünen-gerçek ayrimi hem kullanilmakta hem de ihlal edilmektedir.

Lacancı psikanalizden gidilecek olursa ‘gercek’ burada radikal bir imkansizlik olarak ve dahasi ‘gercek-olmayan‘ olarak ortaya çıkmaktadır da diyebiliriz. Geçmiş, bellek ve bilgi baglaminda gerçek, açık bir şekilde ancak bir yokluk yeri olarak tasavvur edilebilir. Bilgi her zaman bir geçmiş konusudur ve geçmiş hiç bir zaman yerinde değildir. Meselenin bir yönünden bakıldığında bunlar söyleyebileceğimiz şeylerdir.

Gerçek her zaman geri döner Lacancı terminelojide, ama “düşünen şey” olarak siz orada değilsinizdir: “Düşünüyorum, o halde düşündüğüm yerde var/mevcut değilim”. Kartezyen düşünceye getirilen bu itiraz, temel kuramsal/epistemolojik ayrımların tamamını sorunsallaştırır niteliktedir.Bundan dolayıdır ki hakikat bir kurgu yapısındadır diyebilmekteyizdir. Anılarımızın doğruluğu yanlışlığı meselesini değerlendirmenin bir yolu da, bu Lacancıi “doğruluk kurgu yapısındadır” önermesidir. Bu önermenin kuramsal alanda getirdiği değişiklikleri anlamanında olanaklarını göstermektedir bu bir bakıma.

Gerçek, namevcutluğunun bütün olanaksızlığı ve kesinsizliğiyle bir kıymık olarak boğaza takılmakta, bu namevcutluk ancak bir dil evinde varlığa geldiğinden bizi nihai anlamda kendi hakikatsizliğimize mahkum etmektedir. Gerçek, imkansızlığıyla her tür “hakikat rejimi“ni boşlukla çerçevelemektedir. Bu anlamda, belirli bir “yorum sistemini” hakikatin yegane temsilcisi olarak belirlememiz olanaklı değildir. Her istisnai durumda elde edilen hakikat, kendi istisnalığıyla koşullanmış ve otantikliğini daha bu an‘da kaybetmiştir.

Hakikat’ın kurgu yapısında olmasının, burada anılar ve bellek meselesi bağlamında anlamı şudur: Olayları, belirli şekilde özneleştirme biçimlerimizle ‘bizim olan‘ anılar haline sokarız. Burada tam da mesele özneliğimizin kendisidir. Olağan koşullarda anıların gerçekliği ve bizim olup olmamasıyla ilgili bir sorunumuz yoktur. Ancak eğer anıları kendimizin kılma yeteneğimizin sekteye uğraması halinde ve ya bu yetenekten şüphelenmemizin sonrasında, tam burada bir uçurumla karşılaşılır. Lacancı özne anlayışının tartışılması buradan itibaren yürütülebilir ancak ben kitaptan daha fazla uzaklaşmak istemiyorum. Bütün bunlar Kızarmış Palamudun Kokusunda ortada olan şeyler değiller, dolayısıyla kendi yorum biçimimi bir anlamda dayattığım söylenebilir. Ama yorumun ve hatta daha da önce okumanın başka bir yolu var mıdır?

Kitabın kahramını, “hafızamı kaybetmem korkunç bir şey, tabii hafızamı kaybetmem de düş ürünü değilse” diye sorduğunda, gerçek radikal bir namevcutluk olarak ilan edilmiş olunur. Bu kuşkuya verilebilecek gerçek bir cevap bulunamaz. Burada beliren kuşku aslında kavrayışımızı sekteye uğratacak türde bir hamledir. Dahası bunu bütün bir kavrayış yeteneğinin değerlendirilmesi olarak süregelmiş olan tartışmalar bağlamında yeniden ele alınması gerekliliğidir.

Bu noktada çok eski ve derin bir meseleyi Gazali‘nin ya da Rendekar‘ın kuşkuculuğunu yeniden hatırlamak faydalı olabilir. Epistemolojik bir değer ifade etmesi anlamında rüyada olup olmadığımı nasıl bilebirim? Bir rüyadan uyandığımda, bir rüyada uyanmadığımı nasıl kesinleyebilirim? Hafızamın beni aldatmadığına, hatırladıklarımın gercek olduğuna nasıl inanabilirim? Bu inanmayı bilgi olarak nasıl temellendirebilirim?

Her şey bir an gelip de kendimize, yaşadığımız hayatın gerçekten kendimize ait olup olmadığını sormamızla tepetaklak olur. Bu soruyu gerçekten gözardı edemeyeceğimiz bir noktaya geldiğimizde, dünyanın bizim için aynı dünya olarak kalması mümkün değildir artık. Uykuyla uyanıklık arasında, rüya ile gerçek arasında, düşlerle anılar arasında her şey değişir. Oysa yalnızca gerçek değildir namevcut olan, özne de çoktan bir boşluğa dönüşmüştür ve her tür anlam arayışının ardında bu boşluğu doldurma gayreti saklıdır. Ben bu yazıyı daha sonra Lacancı özne meselesine tekrar dönmek üzere Kızarmış Palamudun Kokusundan bir alıntıyla bitireyim artık!

    “Bedenimin bulunması gereken yer dibi olmayan bir çukur şimdi, ne kimse bana dokunuyor ne de ben kendime, insanlar içimden yürüyüp geçiyorlar.Bir süre sonra pes edip farkedilmek için çırpınmaktan vazgeçiyorum. Namevcutluğun hüznü, yerini, insanları onların haberi olmadan gözleyebiliyor ve dinleyebiliyor olmanın üstünlüğüne bırakıyor.Bir şeyi kaybedince bir başka şeyi kazanıyor olduğuna inanmak, insan denilen mahlukun kendine karşı çevirdiği hilelerin en acımasızı olmalı.Kendimi kah o mekanda kah bir diğerinde, kah bu zamanda kah bir diğer zamanda bularak dolaşıyorum. Yazgım beni hangi anda hangi yöne savurmaya uygun görmüşse”.

Öyle görünüyor ki her şeyi yeniden düşünmek gerektir.

[Kızarmış Palamudun Kokusu, Engin Geçtan, Metis Yayınları]

sözün düşüşü

Eylül 24, 2007

“İnsanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır”

Sözün Düşüşü, Jacques Ellul

fena mimlendik

Eylül 19, 2007

Hayır, hiçbir şey hatırlamıyorum Şahbaz.”, Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, Mine Söğüt, YKY.

Tolga fena mimledi! İşlem basit, en yakınınızdaki kitabın 187. sayfasındaki ilk cümleyi bulup yazacaksınız. İşin kötüsü, ben tam bu mim yazısını okuduğumda yakınımda bir kaç kitap birden olmasıydı. Mesela elimde “Kim Korkar Linux’tan” adlı kitap bulunmaktaydı. Hemen önümde Murat Uyurkulak’ın Har‘ı vardı. Onun yanında da bir parmak daha yakın olan ve okumakta olduğum yukarıdaki cümlenin olduğu kitap bulunmaktaydı. Buyurun.
Paris Komününe bin selam!

Unuttum!, ben de topu “istop” diyerek caanım pass‘a ve derviş thelost‘a yolluyorum….
bu oyun böyle oynanmıyor muydu yoksa?….

zaman ve mekan

Ağustos 24, 2007

“Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.”

Zaman ve mekan konusuna girildi. Olay ve hareket kavramları hatırlatılarak bunlara ekler yapıldı. Konuya ilişkin girişimde bulunmak olanağı bulabilmiş değilim. Bir şeyler söylemeyi düşünüyorum, ama nereden nasıl başlamak gerek bir ayıklama yapabilmiş de değilim. Belkide öncelikle hadisenin yeterli bir dökümanını yapmak gerek. Felsefenin, bilimin, kozmolojinin söylecekleri vardır mutlaka. Aristotales, Augustinus, Heidegger alıntılarıyla zamana dair bir yaklaşım ifade edilmesi bunun bir örneği. “Düşünce tarihi” içinden bu kavramlara dair farklı sınıflandırmalar ve sentezlemeler yapılabilir. Tam bir envarter çıkarmak olanaksız elbette, ama belirli bir giriş niteliğinde açılımlar sözkonusu olabilir. “Dil, Varlık’ın evidir” (Heidegger) düşüncesinde ki mekansallık, beraberinde Ev’in Zaman’la ilişkisini bahse açmaktadır. Varlık ve Zaman, düşüncenin tüm bir olanaklılılk yapısda konu edilen noktalara temas eder bu durumda. Öte yandan, zaman’ı “4. boyut” (Einstein) olarak kavramanın etkilerini de eklediğimizde, zaman ve mekan dediğimiz şey zaman-mekan olarak ortaya çıkar. Varlık, zaman ve uzam (mekan): Söylediğimiz her şeyde, her tür bir şey söyleme girişiminde bunlar devrededir. Belki bunlar dolayısıyla bilinç ve bilinç-dışı kavramlarını da konuya dahil etmek gerektir. Bunların kendilerine ilişkin bir şeyler söylemeye çalışmak bu bakımdan uç bir girişimdir. Ben asıl olarak bu uca yine girişmeyeceğim. Bir oyalanma/erteleme olarak, aklıma gelmiş olan Gaston Bachelard’ın “Mekanın Poetikası” adlı yapıtından iki kısa alıntı eklemek istiyorum yanlızca şimdilik. Bachelard’ın ve bu metninin zaman-mekan konusuna nasıl bir açıklık getirdiği ya da ne kattığını bilmiyorum, daha doğrusu bu alıntıları eklerken bu noktayı değerlendirmiş olmayı hesaba katmıyorum tümüyle. Meselenin başlangıç yeri olmadığı gibi, söylenmesi gerekenlere başlamak için belki isabetli bir yer olduğuda söylenemez. Bachelard sonuçta mekan‘ı öne çıkaran, önemseyen bir düşünür. Ben şimdilik burada sadece, konunun belki de belirli bir vechesini oluşturacağı düşüncesiyle, ondan iki alıntıyı yapmış/aktarmış olmakla yetiniyorum. Zaman ve mekan konusuna, ya da zaman-mekan konusuna gelmek üzere…..

“Uzun yalnızlıklar sonunda somutlaşmış süre fosillerini mekan sayesinde, mekanın içinde buluruz. Bilinçdışı oturur odada. Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca tutunur yerine. Bir anıyı zaman içinde yerine oturtmak, yalnızca yaşamöyküsü yazarlarının kaygısıdır ve bir tür dış tarih yaratma, dışımızdaki tarih tarafından kullanılma, başkalarına iletme gereksemesine karşılar yalnıca. Konusunu yaşam öyküsünden daha derinliğe inceleyen yorumbilimin (hermeneutigue), tarihi zamansal, bağlayıcı, yazgımız üstünde etkisiz dokusundan kurtararak yazgı odakları belirlemesi gerekir. İç yaşamın bilinmesi açısından, özel yaşamımıza ilişkin mekanların saptanması, tarihlerin belirlenmesinden daha önceliklidir.”

Felsefi Şiir hadisesi

Temmuz 20, 2007

Felsefi Şiir, Yücel Kayıran’ın Tinsel Poetika’sını ortaya koyduğu bir düşünce/kuram yapıtı olarak yayınlandı. Buradaki düşüncenin ya da kuramsal girişimin bir şiir düşüncesi yaratmakla ilgili olduğu ve böyle olmakla önemsenmesi gerektiği açıktır. Kayıran’ın da vurguladığı üzere, Felsefi şiir, bir felsefe şiiri değil fakat şairin felsefi bilincinden hareketle yazılan/yazılması gereken/yazılacak olan şiirdir. Kayıran, böylece, şiirin temel sorunsalına odaklanan, bu sorunsalı belirginleştirmeye/ ya da kesinlemeye çalışan bir konum almaktadır diyebiliriz.

Bunun için bir dizi kavram ve kategoriyi tanımlamaya çalışmakta, ayrımlar ortaya koymaktadır. Kayıran’ın yaptığı kategorileştirme ve kavramsal ayrımların geçerliliği, kullanışlılığı, yeniliği, açıklayıcılığı tartışmalı olabilir; ancak şiire dair bir düşünce oluşturma niyetiyle bile bir zorluğu üstlenmiş olmasıyla ve bu çabanın teorik düşünmenin geliştirilmesi yönündeki çabaları desteklemesi bakımından dikkate değer olduğunu belirtmek mümkün. Bu poetik metnin beni ilgilendiren diğer ve asıl yönü ise, bu yapıt ve üzerinde yapılan tartışmaların bir süredir tartışa geldiğimiz meselelere değiniyor olmasıdır.

Felsefe-şiir bağıntısı “düşünce tarihi” içinde daha genel olarak felsefe ile edebiyat arasındaki ilişkiselliğin daha sofistike bir sorunu olarak karşımıza çıkmakta; düşünce dil, dil şiir ilişkisi, estetizm sorunu bağlamında biçimlenmekte; felsefenin şiirselliği ve şiirin felsefesi konusu Nietzsche’den itibaren ve fakat özellikle Heidegger ile birlikte kuramsal alana yerleşmiş olmaktadır. “Şiir” burada bir felsefe sorunu (özellikle dil‘in sorunsallaştırılması) olarak belirmiş, ve felsefenin edebileşmesi, dünya karşısında/ya da dünya içinde estetist bir tavrın şekillenmesi olarak biçim kazanmıştır. Kayıran’ın çalışması ise başka bir yönden şiirin felsefi sorununa odaklanmaya çalışmaktadır; dolayısıyla bir felsefi şiir poetikası geliştirmek ve buna kategorik bir geçerlilik kazandırmak adına tartışmaktadır meselelerini. Bu girişimi elbette şiir adına ya da felsefe adına tamamen değerlendirebilecek durumda değilim, bunu ilgilileri yapacaktır.

Kayıran bir yanda Dünya görüşü şiiri, öbür yanda İdeolojik şiiir diye iki ayrı tanımlama yapıyor ve felsefi şiir dediği şeyi bunların karşısına koyuyor. Felsefi şiir‘in anlamı, bu iki şiir tavrının karşısında insan varoluşunun, bugün de içimde bulunduğu çıkmaz durumda olan trajik varoluşunun temel alındığı bilincin dile gelmesidir. Böylece, şiir, insan varoluşundaki çıkmazları, korkuları, engelleri, çıkışşıslıkları dile getirir, yani varoluşsal dolayısıyla felsefi meselelerin bilinci olarak dile gelir. Açık olsa gerek: Burada kast edildiği anlamda felsefi şiir, felsefe bilgisine dayalı bir şiiri değil, belirli bir felsefi bakış açısı içinde yaratılan ya da şairin felsefi bilincinden üretilen şiiri anlatmaktadır.

Böylece şiir, varoluş problemi üzerinden bir bakıma hakikat sorunu olarak adlandırabileceğimiz meseleye bağlanmaktadır. Bu durum, Kayıran’ın “Bu poetika, şaire, insanın çağımızdaki varoluş durumuyla ilgili hakikatlerinin keşfini yapmayı yüklemekte”dir sözlerinde açıklık kazanır. Bir dönem itibariyle muhtemelen Heidegger’inde şiire yüklediği anlam buydu; daha sonra dil‘in, hakikatin özü olduğu düşüncesine vardığı estetist yol şiirdeki hakikat düşüncesinden geçmiş olmalıdır.

Kayıran’ın felsefi şiirinin bu tür bağlamlarda geçeçeği noktaları şimdiden kesinlemek zor. Felsefi düzlemde felsefe ile şiir arasındaki ilişkisellik meselesine değil de, felsefe kavramlarından ve zemininden yararlanarak bir tür poetika ortaya konulmaya yönelinmiş olunduğundan Felsefi Şiir‘in farklı bir hamle olması sözkonusu. Dolayısıyla, Kayıran’ın burada kendi şiirinden bağımsız ve fakat şiiri/ni de bağlayan bir iddia ile ortaya çıkmakla risk almış olduğu, bir şair olarak kendisini çeşitli yükümlülüklere soktuğu açık olsa gerek. Sonuçta ortaya konulan şiir adına kurgusal bir kuramsal metindir -her tür kuram girişiminin kaçınılmaz olarak kurgusal olduğu kadar. Ve bu kurgunun, hem felsefi hem de şiir adına içerimleri tartışılacaktır.

Felsefi Şiir konusunun dikkatimi çekmesi, şiir eksenindeki bu tartışmalarda direk ya da dolaylı olarak sanat ve hakikat bahsini, kuram sorununu ya da proetcontrada ki imge meselesini düşünmemle baglantılı oldu. Kayıran, sanıyorum şiir üzerinden bu meselelere ilişkin oldukça tartışmalı bir giriş yapıyor. Şurada bu şiir poetikası üzerine bazı sorular var. Felsefe ile şiir ilişkisini böyle indirgemek ne kadar yerindedir sorulabilir. Varoluş probleminin şiirsel ifadesi ise mesele, felsefi şiir önermesinden daha önce ve böyle bir kategoriye bağlanmaksızın şiir yazan şairler vardır. Dahası, bunu dert edinmeyen şiir ya da şair var mıdır zaten diye de sorulabilir. (Başka bir takım sorular ve eleştiriler şurada, ayrıca şurada da Kayıran’ın poetik metninin önemi, kimi sorunları ve gelecek açısından değerini vurgulayan bir yazı mevcut )