Archive for the ‘kelimelerveşeyler’ Category

duygular, düşünceler vs.

Mart 7, 2008

Bir kaçı mülteci, büyük çoğunluğu ise ‘evlilik yoluyla’ buraya gelmiş olan, kimisi de anne babasının ya da dedelerinin alman olduğunu kanıtlayıp alman vatandaşlığını alan rus ve polonyalılardan oluşan, velhasılı farklı sebeplerle buraya gelmiş olan kişilerden mürekkep almanca sınıfımızda dersler genelde sessiz sedasız geçer -proust kadar olmasa da passiveapathetic gibi tek cümleyle işi bitreyim derken dimağım çöktü neredeyse! Bir kaç kişiyi saymazsak, sınıfa gelip gidenlerde maksat, bürokrasiyle sorun yaşamamak adına, imza verip orada görünmektir. Yine de ilginç canlanmaların olduğu zamanlar oluyor. Bunlardan birini bir kaç gün evvel, kurs kitabımızın das Emotion/die Gefüle (”duygular”) başlıklı yeni bölümünde yaşadık. Ulus Baker’in spinosizm’e dair bir yazısını (bkz.kullanışlı bir felsefe: spinozacılık) okumaktaydım o sıra. Duygulanışlar ile fikirler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorum‘u, sınıftaki “duygular” üzerine konuşmalar boyunca aklımda sürüp giden meselelere eşlik etti.

“Unutmayalım: Her duygulanış bir fikre sahip olmayı varsaymaktadır. Başka bir deyişle Spinoza bize, sevmek için sevilecek bir şeyin fikrinin, ister bir imge olarak, isterse kavram olarak bizde bulunması gerektiğini anlamak istemektedir. Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir… Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam, ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir –üzgünüm…“

Elbette, insan duygularını ifade eden kelimelere gelindiğinde (sevmek, nefret etmek, kızmak, sevinmek, üzülmek, merhamet, acımak, kıskançlık, korku, sahiplenme, ait olma, bağlanma, güven, güzensizlik, hüzün, melankoli, kaygı, tasa vs.), sınıfımızdaki canlanmanın anlaşılır bir boyutu var: onca farklı kültürlerden, inanışlardan ve tarihlerden gelen insanların değişik düşünce ve değer yargılarıyla bu tür konularda duyuş ve düşünüş farkları üzerinden tartışmaları kaçınılmaz görünüyor. Ben bile kulak kabarttım, kim ne diyor diye! İlginç sonuçlar ve farklılıklar çıktı ortaya. Bir kaç istisna hariç duyguları ifade eden kelimeler, birebir tercüme edilebiliyorlar birbirlerine; bununla birlikte tercümede birbirine denk düşen terimlerin içeriklerinden herkesin aynı şeyi algılamadığı da gayet açık. Birbirimize şaşırdığımız oldu.

Birkaç değerlendirme ekseni çıkarırsam sanıyorum daha belirgin olarak ilerleyebilirim bu konuda. Elbette sınıftaki konuşmalarda bu eksenler sözkonusu değildi. Ben onların örtük olarak, o farklılıkların daha da gerisinde akmakta olan meseleler olarak devrede olduklarını kurguluyorum. Bunlardan ilki, belirttiğim gibi duyguları ifade eden kelimeleri nasıl anladığımıza ilişkindi. Mesela hüznün, acının, kıskançlığın, korkunun, acının, acımanın, sevmenin vs. pozitif ya da negatif olup olmadıklarını ifade etmeye çalıştığımızda, epey bir başka şekillerde düşünüldüğü ortaya çıktı. Korkunun negatif, sevmenin pozitif bir şey olduğu konusunda sanki aynı düşünülüyormuş gibi bir hava esti, ama neyseki ordaydım! “Korku”nun hiç de negatif bir şey olmayabileceğini söyledim tabiiki! Aynı şekilde “sevme”nin pozitifliğinden de kuşkulu olduğumu ekledim bitirirken! (”Ich bin im Zweilfel darüber, ob die Liebe ein positives Gefühl ist!“) Duygulanışları edinme deneyimimiz değil sadece, onlara dair bir şekilde içselleştirdiğimiz değer örüntüleri de, onların pozitif ya da negatif olarak anlaşılmasını da belirliyor durumdadır.

Diğer bir eksenimiz ise düşünce ve duyguların bağlantısı meselesine ilişkindi. Yani duygu ve düşüncelerimiz arasında nasıl bir ilişki olduğu meselesi. Her nasılsa, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikri bir çırpıda hakim oldu ortama; hocanın, duyguları düşüncelerden ayırmak nasıl mümkün olacak türündeki soruları biraz kuşku uyandırır gibi olduysa da hava değişmedi. Bu havayı sanıyorum, modernizmin ana akımının kırılmış olmasının bir işareti olarak alabiliriz. Düşüncelerin, fikirlerin önemi, demekki artık o minvalde. “Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor. Modernden postmoderne geçişte bu farklılaşmanın boyutlarına ayrıca bi bakmak gerekiyor sanırım. Erkeklerle kadınlar arasında da bir farklılık vardı bu noktada gerçi. Kadınlar duyguların öncelikliği konusunda daha ısrarcı görünüyorlardı (sanki!).

Muhtemelen erkek soyunun en katanılmaz mahluku olarak görünmüşümdür: Duygusuz budala. Ama yine de duygularla düşünceleri birbirinden ayırabilecek, birbirlerine göre herhangi birini daha önemli kılabilecek bir ayrımı kimse ortaya koyamadı. En etkili açıklama Bosnalı hoş kadından geldi; birini gördüğüm zaman aşık olup olmayacağımı düşünüp karar vermem, herşey kendiliğinden, nasıl hissediyorsam öyle olur dedi. Bu argüman biçiminin felsefi hali oldukça yaygın ve eskidir, gücünü de kabul etmek gerek. En azından “Romantik Düşünce”yi hatırlayabiliriz, ki buna birazdan doğallık-yapaylık meselesiyle geleceğim yeniden. Buna göre fikir/ler ya da düşünce/ler (ya da ‘düşünme’ler) her zaman sadece bir şey üzerine düşünmedir. Korktuğumda durup düşünmem. Sevdiğimde, cinsel arzumda, kıskandığımda, sevindiğimde bunları üzerinde düşünerek kıskanıyor ya da seviyor değilimdir. Açık olsa gerek, burada kendiliğinden, refleksif, anlık tepkilerin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.

Bir diğer eksen bu şekilde ortaya çıkıyor; duyguların doğallığına karşı düşüncenin yapaylığı üzerinden işleyen ayrım. Aslında insanlar iki şekilde bu “doğal” ve “yapay” ayrımını kullanıyorlar ve hadisenin bu boyutu elbette sınıfta yarım yamalak almancalarımızla yürütülen tartışmanın çok ötesinde. Doğallık-yapaylık ayrımı, bir yandan duyguların doğal olanı ve yapay olanı şeklinde işliyor; daha açık olarak “doğal duygular” ve “yapay duygular” şeklinde. İkinci olaraksa yukarda belirtiğim gibi duyguların doğal düşüncenin ise yapay olduğu şeklinde. Bu haliyle bile, duygu-düşünce, doğal-yapay, gerçek-sahte ikilemleri üzerinden süregelen ezeli ikilikler meselesinin içine düşüldüğü açık olsa gerek. Buraya ruh-beden ikiliğini eklesek ayrıca, mesele iyice toparlanmış olur. Kartezyen düşünce sonuç olarak bu ikilemlerin “mevcudiyet metafiği” dahilinde bir çözümünü sunar.

Postmodern düşüncede bu metafiziğe verilen cevapların ve yürütülen soruşturmaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Foucault’nun, Baudrillard’ın, Lacan’ın, Deleuze’un ve en temelde de Derrida’nın soruşturmalarının izlenmesi gerekir. “Konuşmanın”/”Söz”ün doğal, “yazı”nınsa yapay olduğunu ileri süren metafizikten daha kabul edilebilir bir yaklaşımla karşı karşıya değiliz burada. Bunlara yapısalcılık sonrası feminist kuramcıları da dahil etmek gerekir. Ben şimdilik o kanaldan ilerlemeyeceğim, daha çok sınıfta mesleyi konuşurlen aklımdan geçenleri almancamın yetersizliğiyle anlatmam mümkün omadığından burada demiş olayım, diyorum. Her biri doğal-yapay ayrımını yerinden eden (ve neden/nasıl burada bir sorun olduğunu deşifre eden) yaklaşımlardır.

‘Doğal’ ve ‘yapay’ duygular ayrımı kabaca şöyle yapılıyor olsa gerek: Korkma, sevinme, imrenme, sevme, paylaşma, cinsel arzu, öfke gibi (daha çok pozitif olarak algılanan) duygular “doğal”; buna karşılık kıskanma, sahiplenme, şiddet, şevhet, hırs, nefret, kin, saldırganlık gibi (daha çok negatif olarak algılanan) duygular ise “yapay”dır. Bu “doğal” ile “yapay” ayrımının oldukça (kelimenin her boyutunda) yapay olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı düşünce duygu ayrımında, ilkini yapaylığa ikincisini doğallığa eşitleyen yaklaşımda olduğu gibi. Şevhet ya da tutku, mesela cinsel isteğe göre, ille bir karşılaştırma yapılacaksa, daha doğaldır -yukarda yapılanın aksine. Ancak bu ayrımın bu şekilde konulmasının saçmalığını anlatmaya çalıştığım için, bunda ısrar etmek istemem.

Genel olarak “normal” olanlar doğallıkla eşitlenmetedir diye, buna karşı “sapkın” olanların daha doğal olduğunu söylemek saçma olacaktır. Çünkü mesele burada neyin daha doğal olduğu değil, doğallığın biizak kendisidir. Aynı şekilde mesela, kıskançlık ya da sahiplenmenin, imrenmeye göre daha doğaldır olduğunu söyleyebiliriz. Bir başkası, diyelim “yabancılaşma eleştirisi“ni katıksız bir şekilde üstlenmiş birisiyse, buradaki kelimelerin bazılarını o tarafa, bazılarını da bu tarafa (doğal-yapay ya da daha doğal-daha az doğal) alacaktır. Asıl sorun olan ayrımın kendisi bırakılınca, geriye neyin doğal neyin yapay olduğunu tayin edecek öçüyi belirleme kalıyor. Bu da tabi zurnanın zırt dediği yer. Çünkü soru budur: bu bahsedilen doğallık-yapaylık neye göredir?

Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.

Şu ünlü Roussaucu romantik/doğalcı düşünceyi hatırlamamak elde değil: Toplum tarafından yozlaştırılmış olan doğal insanın merhameti. İnsan özünde doğal bir varlık olarak iyidir, ama sistem ya da toplum onu kötü yapar. Bu tür yaklaşımlarda, sözkonusu ayrımın bizat yapay olduğu, düşünceyi yapaylıkla, duyguları doğallıkla eşitlemenin üçbinyıllık düşüncenin başat yaklaşımlarından biri olduğunu ve Derrida’nın modern düşüncenin eleştirmeni Rousseau’yu yapısöküme almasının buradan kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. “Anlam”a karşı “sezgi”nin öne çıkarılmasında, yine benzer bir metafizik döngünün işleme sokulmasına karşı da dikkatli olmak gerek. Elbette, düşünceler ve duygular aynı şey değiller, keza anlam ile sezgi de aynı şey değil, ancak bu özdeşsizliği, birini “doğal” diğerini “yapay”, birini “gerçek” diğerini “sahte” olacak şekilde kurgulamak, bugünün dünyasında böyle bir düşünce ve eleştiri yürütmek yerinde görünmüyor -eleştirel düşüncenin bu ayrımlardan hareket edebileceğini düşünmek tuzağa düşmek anlamına geliyor daha çok.

Burada bir kez daha “yapay zeka” hadisesinin sınırına geliyoruz kanımca. Matrix filmi vesilesiyle etrafından geçmiştik bu tür bahislerin. “Uzaylı Odessya”, “Yapay Zeka”, “Animatrix” türünde filmlerle de bunları yeniden düşünmek mümkün.Yapay zeka tartışmalarının, felsefenin ana meselelerini üstlenerek, ağır bir sorunu dile getirdiği biliniyor.

Ancak dağıtmadan sınıfımıza döneyim ben yeniden.
Korku, pozitif mi yoksa negatif mi bir duygudur? Kıskançlık, zamanımıza ait bir yabancılaşma biçimi olarak beliren bir sahip olma güdüsü müdür, yoksa kültürler ötesi bir hissediş midir? Biz “doğulu”lar mesela böyle bir konunun bizde direk cinayet meselesi odluğunu söyledik, Polanyalı (bize göre biraz daha “batı”da kalan richard ise memleketinde kıskançlık krizinin birkaç şişe voktayla birkaç haftalık uykusuz ve depresif yalnızlığa denk düştüğünü anlattı. Güldük sınıfça. Merhamet, peki? Ya da cesaret? Ya da kaygı? Ya da Endişe? Melankoli? Elbette filozofların altından kalkamadığı meseleleri biz faniler halledecek değidildik ya, kendimizce kavrayışımızı dillendirmeye çalıştık. Sonra da bu temayla bağlantılı olarak bu filmi, Kurt Wimmer’ın Equilibrium‘unu izletti hocamız sağolsun. Etkileyici bir film kesinlikle. Zizek’in, bir andorid olmadığımdan nasıl emin olabilirim sorusunu hatırladım filmde. Meselenin candamarı. Aslında yazıya başlarken aklımda olan şey bu filmden bahsetmekti, ama toparlayamadım lafı, daha yeni adını anıyorum, hay allah…..

bi dahaki sefere artık.