Archive for the ‘(k)alıntılar’ Category

üslûbun yutturmacası

Haziran 7, 2008

” :alışılagelmiş hüzünlere olmadık bir mahiyet vermek, küçük mutsuzlukları cicileştirmek, boşluğu allayıp pullamak, kelime aracılığıyla iç çekiş ve kinayenin parlak ama boş sözleriyle varolmak!”

[ Burukluk, Cioran ]

maske

Nisan 8, 2008

“Bu maskenin ardında biri var ama o ben değilim” [ v for Vendetta ]

jenseits

Şubat 15, 2008

Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel’in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelde tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir

Minima Moralia, 116, Thedor Adorno

tren istasyonuna çıkan merdivenlerin altında uyurken ya da otururken görüyordum onu çoğunluk….işe, okula, alışverişe, bir randevuya, herhangi bir amaç ya da gereksinimle bir yerlere koşuşturan, hareket eden kalabalıklar arasında…..karton kutular ve tahta kasalardan oluşan bir mekanı vardı….aşklarköpekler’deki o eski gerillayı getiriyordu aklıma…..yalnız etrafında köpekler yoktu ve pejmürdeliği sınırsızdı…..onun eski bir gerilla olduğunu varsaymam oysa romantik zırvalıkların bir parçası, bunu artık daha iyi anlıyorum….saçı sakalı birbirine karışmış, asla münzevilik barındırmayan bir yalnızlığa gömülmüştü….resmi anlamda herhangi bir kağıda sahip değildi, ne de herhangi bir toplumsal ilişkiye…..konuştuğuna hiç tanık olmamıştım…..yaşamıyla ilgili bir çok farklı hikayeler anlatılıyordu…..kendini dil’den de sürmüştü belkide…..bir çok kez alıp götürmüşler, temiz giysiler, yemek yiyebileceği ve barınabileceği sıcak bir yer vermişler, her seferinde aynı şekilde her şeyi bırakıp dışarıya gitmiş…..ya da kaçmış demek gerek belki de……bakışlarında saydam ve geçirgen olmayan bir ifadesizlik vardı, kelimenin tam anlamıyla karanlığın yüreğine(joseph conrad) yerleşmişti belkide….kuntz’un “dehşet! dehşet!” diye haykırdığı o son ana……o bakışları düşündükce dışarı dediğim şeyin tasavvur edebileceğimiz zamansal ve mekansal düzenlemelerle ve algılamalarla anlaşılamayacağını görüyorum…insanı delip geçen, herhangi bir anlam kırıntısına, ilişkiye ve tercümeye olanak vermeyen bir dehşet bakıştı onunkisi….yanından her geçişimde duyduğum bir dehşet……ulaşabilmek olanaksızdı….onu görmüyoruz diye düşünmüştüm ilk seferinde…..sonra aslında onun da bizi görmediğini düşündüm…şimdi-ve-burada, fakat bambaşka bir boyutta yaşıyor….bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın düzenini iptal etmiş, bizimle yaşamıyor asla, ve dahası sürdürdüğümüz hayatı varlığıyla bizzat sorunsallaştırıyordu…..yargılamadan, herhagi bir şekilde sorgulamadan, soru sormadan, sırf varlığıyla…..bu yüzden sürekli alınıp götürülüyor ve kapatılmaya çalışıyor olsa gerek……bunları düşünürken, onunla her karşılaşmanın sonrasında olmuş olduğum herşeyden yeniden ve yeniden tiksindim…..onun orada olmaklığıyla kendini kapattığı dehşet, içinde kendi hayatımız diye ahkam kestiğimiz büyük kapatılma‘nın dehşetini apaçık kılıyordu yalnızca…..öyle ya da böyle, ona lanetler yağdırırken bile bir dolu anlamlar yüklediğimiz dünya sefilleşiyordu……her tür anlamı iptal eden bakışlarındaki saydamsızlık, benim dünyaya getirebileceğim bütün inceltilmiş eleştirilerin, bütün etkileyici itirazların, okuyan çoğu insanın da hoşuna gidecek karşı çıkışların hepsini katlanılmaz bir sefilliğe dönüştürüyordu daha dile gelmeden…..sefaletin eleştirisi ve eleştirinin sefaleti…..zamanın ve mekanın düzenine nasıl ait olduğumuzu, onu nasıl yeniden ürettiğimizi, karşı olma konumlarında bile onu nasıl süreklileştiridiğimizi dehşetli bir şekilde duyuyorum o bakışları hatırladıkça…..bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın dışındaydı…..kacımız gercekten kendine ait olduğunu söylebileceğimiz bir zamana sahip diye soruyorum sık sık…..zamanın ve mekanın düzeninde kendimiz dediğimiz şey kendimiz değiliz asla…….bunu belki çoktan biliyoruz…..ama bilmek neyi değiştirir…..kişi zamanı kendisine ait kılmamalıdır, aksine zamanı kendiyle birlikte parçalamalıdır….nasıl peki?…tam bir çıkışsızlık….her halükarda “zamanin ve mekanin düzeni“ne yenik durumdayız…..üretimin ve tüketimin bütün carklarından geriye cekilmek, her tür insani ihtiyacın ve gerekliliğin dışınana çıkmak, ancak insanin kisisel olmayan bir felaketi kişi olarak üstlenmesiyle mümkün…..oraya bilgiyle gidilemeyeceği çok açık….her tür hamle, dile getirilen her tür inceltilmiş eleştiri, her tür bilgi kırıntısı, her tür kendilik, çoktandır yaşamın yaşamadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye hizmet etmek olacaktır…..

o kayıp ruhun, her türden özne konumunu yadsıyarak üstlendiği dehşet bu hizmetin reddidir….

niçe’nin imzası

Ocak 20, 2008

“Şemsiyemi unutmuşum”

Friedrich Nietsche

korkuvetitreme

Ocak 5, 2008

oldukça hoş, fakat korku ve titremeyle okuyacağınız, içinizi tuhaf bir tekinsizliğin kuşattığını duyacağınız bir anlatısı var passive apathetic‘in…..karanlık kıta aşka dair karanlık bir hikaye daha….marazi aşkın gücü……ya da aşkın marazi gücü….hepsi bu değil tabi, aşk olsa olsa bahanesidir her hikayenin….korku ve titremeyi besleyen hikayenin kendisinden çok hikayenin anlatıcısının tedirginliğidir belkide…….yazıyla yüzleşmek zorunluluğu……her yüzleşme anının tedirginliği ve tekinsizliğiyle yüklüdür kelimeler……yüzleşen, aynı zamanda yüzünüze de ayna tutar yazdıklarıyla……belkide bütün bunlardan dolayı tuhaf bir etkisi var hikayenin, sizi kendi hikayelerinize çekebileceği gibi, anlatılan hikayenin kendisinde tedirginlik içinde de bırakabilir…..dönüp bi daha okumak isterseniz doğrusu şaşırmam……buyurun, yazının girişinden bir parça…..

[ İnsanın hayatında, olayların kendisine etkisine hiçbir şekilde müdahil olamadığı zamanlar olur, sessiz, sadece içinizin duyacağı çığlıklar atmaktan başka bir şey elinizden gelmez. Daha ne kadar dersiniz, daha ne kadar içim içime kat kat geçecek, daha ne kadar katlanıp küçüleceğim, daha ne kadar büzülüp kapanacağım, dertop olup kendim bile kendimi bilmeden yaşayacağım, daha ne kadar sürecek bu? Kaç haftadır bu haldeyim. Eskinin cevval, bilmiş, onu oradan bunu buradan tutup tutup çeviren, fikrine takılan bir filizi katı topraktan sündüre sündüre solucan çeken kırlangıç gibi çekip sündüren gitti, yerine ne yazdığını, ne konuştuğunu, ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilmeyen, kafası kesik bir tavuk gibi oradan oraya, boş yere koşturan, saatlerce anılara, hatıralara, olmuş bitmişe dalan, yediği vurgunları bile farketmeden aşka şevkle boğulmaya devam eden biri geldi. Ortaokul Türkçe kitabımızda dilini keskiye sürüp de dilini kesen, sonra da yaladığı kanın kendi kanı olduğunu bilmeden, taze kanla coşup keskiyi gitgide daha hızlı yalayan kedinin hikayesini okumuştuk. Ben o kediyim işte, tek farkla, kendi kanımda boğulduğumu biliyorum.]

oğuzcuğum atay

Aralık 13, 2007

(…) çok güzel kızlar varmış ve Kant’ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? Onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? Kant’ın kendisini isterler, hem de güzel bir Kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi? Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: Bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim(…)

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

dada…

Kasım 24, 2007

hakanergün10

“….yaratıklar arasından güçsüzlerin dansı olan mantığın ortadan kaldırılması Dada’dır; her hiyerarşinin ve uşaklarımız tarafından, değerler için kurulan her toplumsal denklemin ortadan kaldırılması Dada’dır; her nesne, bütün nesneler, duygular ve karanlıklar, hortlaklar ve paralel çizgilerin kesin şoku savaşmak için araçtır: İşte bu da Dada’dır; belleğin ortadan kaldırılması Dada’dır; arkeolojinin ortadan kaldırılması Dada’dır; yalvaçların ortadan kaldırılması Dada’dır; doğallığın dolaysız ürünü olan her tanrıdaki tartışmasız mutlak inanç Dada’dır.(…)”

[ Modernliğin Serüveni (YKY), "Dada Hiçbir Anlama Gelmez", Tristan Tzara ]

da…da

Kasım 19, 2007

hakanergün9

1.”Bir insanın yeryüzünden geçerken kendinden bir iz bırakması kabul edilemez bir şeydir”.

2. “Ben konuşuyorum ve söyleyecek hiç bir şeyim yok”.

[ "Modernizmin Serüveni" (YKY) içerisinde, "İki Dada Bildirisi", André Breton ]