fernweh ya da bir arzu nesnesi olarak “uzak”
Nisan 24, 2008Almanca “fernweh” kelimesi bana ilginç gelmişti duyduğumda. Sözlüğe bakılırsa, başka bir ülkede/yerde olma ya da başka bir ülkeye/yere gitme isteği, özlemi olarak çevirilebilir bu kelime. Sila hasreti gibi, bu başka yerde olma özlemi de anlaşılır bir şey, ancak bir dilde bunu karşılayacak bir kelimenin olması ilginç görünüyor. “Heimweh” (”yurt özlemi”) ile ilişkili olsa da tamamen başka bir durum sözkonusu burada (her iki kelime için bkz: almanca wikipedia); bu kez tersinden, içeriden dışarıya doğru hareketi bir özlem olarak betimliyor kelime (-bu arada “uzağı sevmenin açıklaması yoktur” dizeleri kime ait hala hatırlayamadım, ama habire bu söz aklıma gelip duruyor, işte yine).
Ortak nokta, belirli bir uzaklığa duyulan özlem olması. Ancak yönelimleri arasında kesin bir fark olduğu açık olsa gerek. Heimweh (=”yurt özlemi” ya da “sıla hasreti”) kaybedilen ya da bir şekilde terk edilmiş olan içeri’nin özlemiyken, fernweh (=”uzak özlemi”) ait olunan, kök salınan yerden uzaklaşma, başka bir yerde olma arzusu ile dışarı’nın özlemi olarak beliriyor. İçeri-dışarı, yakın-uzak, içkin-aşkın vs. kavram çiftlerine ulaşıyoruz böylelikle yine. Bunlarsa bize ev, evde-olmak, evsizlik bahsini getiriyor. Bu noktada ev ile yol, bura ile ora arasındaki indirgenemez farkı hesaba katmak gerek. İçeri ile dışarıyı ayrımlaştıran fark oyunu (”diffèrance”) düşünüldüğünde, kapı ve eşik imgelerine ulaşacağızdır. İçeride kalana dışarıyı, dışarıya çıkana ya da dışarıya düşmüş olana (türkçede “gurbete ne zaman düştün?” diye sorulur mesela) içeriyi düşündüren, özleten aralık/sınır cizgisi.
Bu anlamda “geçit ve sınır çizgisi olarak kapı“nın varlığı, içeriyi dışarıya, dışarıyı da içeriye bir özleme ve dolayısıyla bir arzuya dönüştürmektedir. İnsan, içerinin ve dışarının iki-aradalığındadır! Derridacı anlamda kapı‘nın “en son apori” olması belki bu bağlamda yorumlanabilir. Böyle ise, uzak‘ın bir arzu nesnesi olarak anlaşılmasına kapı açmış oluruz.
Buradan daha fazla açılmadan tekrar Heimweh ve Fernweh kelimelerine dönüyorum. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, bu iki kelimeden ilki, güvenlik ve tanıdık olanın içinde kalma, bilinen deneyim alanının kesinliğini istemeyken, ikincisi kesizsizliği üstlenmeyi, yeni bir deneyim alanına açılma isteğini ifade ediyor diyebilirim. Evde olmak ve evi terk etmek! Modern insanın yabancısı olmadığı duyguları ifade ediyor bunlar, ancak meselenin “modern insan”ın ötesine gitiği açık. İnsan duyguları olarak anlaşılmaz da değiller elbette. Ama bu anlaşılırlık, bunlar üzerine düşünmeyi geçersizleştirmiyor. Olduğu yerden uzakta olma, içeri ya da dışarı, başka bir yere gitme özlemi sözkonusu burada; birincisi kaybedilmiş yuvanın kederini taşırken, ikincisi yuvaya bağlanıp kalmış olmanın ve orayı terk edemeyişin sıkıntısını bildiriyor. Heimweh’in her dilde bir karşılığı olsa gerek, ancak bu fernweh kelimesinin başka dillerde tam olarak, yani bir kelime olarak karşılığı var mıdır, bilmiyorum. Türkçede benim bildiğim, yok! Uzağı sevmek, ya da uzağı özlemek şeklinde çevirisini verdim ama tam olur mu bu emin değilim.
Bütün bu evde-olmak, yolda-olmak, sıla hasreti, uzak özlemi vs. bana felsefenin tanımlanmasıyla ilgili hadiseleri de hatırlattı açıkcası. Yorumu fazla zorlamak istememekle birlikte, yeniden arzu meselesine geleceğim kısaca. Jaspers felsefeyi “yolda olmak” olarak tanımlamıştı bilindiği üzere. Uzak-özlemi terimlerinden bu tarife bakılınca, felsefenin ve hatta düşüncenin ancak bir dışarı ile varolabileceğini çıkarsayabiliriz sanıyorum. Öte yandan Novalis’in felsefe tanımlaması da dikkat çekicidir: “felsefe bir sıla hasretidir” ona göre. Bu, üzerinde fazlasıyla konuşulabilecek bir tanımlama biçimi. Felsefe bir evde-olma-arzusudur bu durumda, evet; ama bu hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir arzudur da. Burada, Lacancı arzu kavramını devreye koymamız gerekiyor; böylece arzunun nesnesinin belirsiz ve ulaşılamaz olarak kaldığını/kalacağını ileri sürebiliriz. Felsefenin “özne”si bir şeyi arzuladığını bilir, ama bu arzunun ne olduğundan asla tam olarak emin olamaz. Eğer bu özne yuvaya kavuşacak olsaydı felsefenin sonu gelirdi! Dolayısıyla Novalis’in tanımındaki sıla hasretini, sıladan çıkmak anlamında uzak-özlemi ile birlikte düşünmek gerektir. Özlenen yuva da artık yabancı bir yerdir sonuçta. Felsefi-ben, hiç-bir yolun yolcusudur şu halde!
Ev bahsinin filozofların bunca ilgisini çekmiş olması anlaşılırdır bu noktada. Daha önce bazı alıntılar gündeme gelmişti (bkz: Baudrillard, Nietsche, Adorno ve Heidegger ) Heidegger’in, evde-olmamayı en temel dünyada olma hali olarak belirtmesi, felsefenin bir sıla hasreti olarak anlaşılmasına açıklık getirir gibidir. Heidegger ayrıca, “Eve dönüş, ötekiliğe geçiştir” der. Bu bir bakıma eve dönmenin imkansızlığını ifade eder. Hatta belki daha da ötesini. Evin imkansızlığını. Ya da eve dönenin başkalığını. Adorno’nun “Ev, artık imknasızdır” ifadesi sanıyorum bütün bunları tamamlıyor.




