Archive for the ‘etik’ Category

içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri

Mayıs 23, 2008

babil‘in genç yazarı, “dünyayı değiştirmek elimizde” başlıklı bir mim-dalgası başlatmıştı epeydir. bana da gelmişti o dalga, ne diyeceğimi tam kestiremediğimden bekletmiştim. evet, tabiki elimizde, bakınız dünyanın sorunlarına demek gayet olanaklıydı. fakat “kayıp ruhlar” öyle deyip geçemezler en apaçık hadiseleri bile. genç kardeşimiz sıkıntılarından bahsedip bunların aşılması anlamıyla bir bakıma eşitliyor dünyanın değiştirilmesi bahsini. bu haliyle elbette denecek fazla bir şey yok. açıkca anlaşılır bir yaklaşım. ama dünyayı değiştirme söylemi de bundan ibaret değil. marx’ın kızlarına verdiği, “her şeye kuşkuyla yaklaşın” öğüdünü tutarak, bu ifadeye kuşkuyla yaklaşabiliriz. mühim bir hesaplaşma sorunu vardır burada gerçekte.hem teorik.hem politik.hem…dışarıdaki kötülüklerden bahsederek meşrulaştırılamayacak kadar derine giden bir sorun. bu nedenle öncelikle bu ifadeyi bir soru formuna sokmak gerektir: dünyayı değiştirmek elimizde mi? bu türden bir soruya karşı girişilecek cevap verme çabaları muhtemelen, siyaset felsefesinin yapısal gerilimleriyle karşılaşmak ve bu gerilimlere karşı üretilen çözümlerle (liberalizm, marksizm, anarşizm vs.) hesaplaşmak durumunda kalacaktır. benim babil’den gelen mime verdiğim karşılık ilk olarak bu sorunu bildirmek olsun. ikinci olaraksa, ben kacakkova fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla yılgın biri olarak, bütün bunlar üzerinde çokca konuştuğumuz bir dostumun sözlerini ödünç alıp şerh düşeceğim:

ne bu dünyada yaşamak mümkün, ne de başka bir dünya“.

*mimi paslamaya gelince. özel olarak belirtmeyeyim, konuyla ilgilenenler olursa, burayla ya da asıl olarak mimle bağlantı kurarak yazsınlar düşüncelerini, oluversin…

düşmanım düşmansın düşman

Mayıs 15, 2008

modernizm ile postmodernizm arasındaki farkları belirtirken işaret edilen noktalardan biri, kesinlik ile kesinsizlik arasındaki farktır. “modernite” bir kesinlikler çağıysa, “postmodernite” bir kesizsizlik ya da belirsizlik durumudur. paradoksal bir şekilde bu ayrım aslında postmodernin neden modern içinde yer aldığını da gösterir; çünkü, tarihsel bir sınırda kesinlik bitip kesinsizlik başlamıyordur aslında. marx’ın, katı olan her şey buharlaşıyor dediği şeyde açıkca vardır kesinsizlik düşüncesi ve bu düşünce moderniteye aittir her şeyden önce. bununla birlikte, postmodern ile modern arasındaki fark olarak kesinsizlik ayrımını gözardı etmek olanaklı değildir yine de. bu kesinsizlik durumu bütün düşünce ve kavrayış biçimlerini etkilemektedir. kavramlar ve zihniyet yapılarını da. kelimeler ve taşıdıkları anlamların alt-üstoluşu, belirsizliğin içinde sürekli yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaları kaçınılmaz oluyor (modern ile postmodern arasındaki ilişki bağlamında, zygmunt bauman’ın, postmodernliği, “kendi için modernlik” olarak tanımlaması bu noktada önemli görünüyor). bunlara bağlı olarak, kesin ilkeler ve rayonel hakikatler olarak belirlenmiş bir şekilde düşünceyi ifade eden dil ile, elbette belirsizliği üstlenen, yani aşkın bir gösterenin yokluğu”nda(derrida) ve “yüzergezer göstergeler”(laclau/mouffeu) evreninde olan bitenleri yeniden değerlendirmek zorunda olan düşüncenin dili temel bir ayrıma sahiptir. modernitenin dili şüpheden arınmanın dilidir. postmodernitenin dili ise kuşkunun. bu durum ilkinin kabul edilir ve ikincisinin reddedilmesi gereken bir şey olarak anlaşılabileceği anlamına gelmiyor. keşke öyle olsaydı, ve fakat iyi ki de öyle değil! modernite içinden çıkıp gelen muhalif söylemlerin savunmacı refleksleri, genelde postmodern belirsizliği ideolojik bir bulanıklık olarak okumak ve yadsımak eğiliminde. yani dünyayı yeniden kesin formüllere dökme ve kendi konumlarını kabul edilir kılacak bir kesinliğe büründürme arayışı sözkonusu. oysa postmodern durum, kısaca, bir kesinsizlikler çağıdır. ve bunun içinden yol alınacaktır alınacaksa.

bunları kabaca belirtmemim nedeni, eleştirel günlük’te sorulan “kimdir düşman sahi?” sorusuna eklediğim yoruma bir açıklık sağlamaktır. “keşke siyah beyaz bir dünyada olsaydık” diye başlayan yazı, “düşman”ı belirleme çabasıyla devam ediyor ve sonunda, “hadi taa en başından başlayalım, kimdir sahi düşman sorusuyla bitiyor“. düşmanı tanımlamak konusunda bir kaygı var yazıda, baştaki soruya dönerek sonlanmasının sebebi bu. önemli olduğunu düşünüyorum bu kaygının. orada yazdıklarımı okuyunca, söyledikleirmin ifade bozukluklarıyla dolu olduğunu gördüm. onları bir düzelteyim, hadi başlamışken bir iki de ek yapayım derken baktım duramıyorum! bari iyice belirginleştireyim söylemek istediklerimi dedim. ne mümkün? bu yazı kısacası, düşman kimdir yazsıyla girilen diyalog girişimidir. yer yer kendi kendime konuşuyor gibi görünmeme bakılmaya!

yukarıdaki paragraf ile sözkonusu yazı arasında bağlantıyı kurmak için şuradan başlayacağım: kelimeleri ve kavramları eski apaçıklıklarına ulaştırmak olanaklı değildir, kafa karışıklığının ve kavram kargaşasının “ontolojik” bir temeli vardır. bu durum, önceki kavramsal kesinliklerin ve kafa netliklerinin tercih edilir olduğu anlamına gelmiyor. hatta asıl sorunun o netlik ve kesinlik sanısı olduğunu söylemek isterim. postmodernite denilen şey her şeyden önce bir “anlam ve inanç krizi” olarak ortaya çıkmıştır ve bunun dildeki yansısı apaçık kelimelerin ve kavramsal kesinliklerin altüst olmasıdır: özne, iktidar, merkez, hakikat, gerçek, toplum vs. bir ton liste çıkarabiliriz! bu altüst oluştan kendi kesinliğini sürdürerek çıkan bir kavram kalmadı. postmodern durum içinde, düşünce, belirsizliği ya da başka bir değişle kesinsizliği üstlenmek durumundadır. siyasal düzlemde, teorik düzlemde, ya da etik alanında düşünce kesinsizliğin yarattığı anaforlarla karşılaşmak durumundadır. (öte yandan”postmoderliğin hoşnutsuzlukları”nın ve postmodernliğe karşı hoşnutsuzlukların artık tamamen belirginleşmeye başladığını da saptayabiliriz geçerken. sorular soran ama cevap üretiminde yetersiz kalan postmodern düşünce, cevaplarının apaçıklığı ile öne çıkan modern düşüncenin ve onda temellenen öğretilerin yeniden seslerini gürleştirmeleriyle hırpalanıyor çoktandır. düşünce tarihinde analoji kurulacak pek çok dönem var böyle. bu gelen süreç ifadesini nasıl bulacak emin değilim, ama modernin geri dönüşünden daha çok post-post-modern bir yöne gidildiğini söylemek mümkün!).

kimdir düşman sahi? sorusu, bana bir yandan da foucault’nun iktidar sorusunu hatırlatıyor -aynı şekilde özne, hakikat vs.de hatırlanabilir. eskiden yani her şeyin apaçık görüldüğü ve anlaşıldığı, sonra bilenlerin bu görülüp apaçık anlaşılan şeyleri hala anlamayanlara anlatıp onları bilinçlendirdikleri zamanlarda, en az iktidarın ne olduğu, nerede olduğu kadar açık bir meseleydi düşmanın tanımlanması -iki sınıf, iki yol, iki irade, iki çizgi, iki bilinç, iki gerçek, iki hakikat vardı! işler kolaydı dolayısıyla. çizgiler bu kadar kesinken elbette, yapılması gereken fabrikaların, tarlaların, siyasi iktidarın, her şeyin “düşman”dan alınıp, “dostlar”ın olmasını sağlamaktı. sadece aydınlanmacılığın burjuva yorumunun değil, bu türden mualif yorumlarının sahip oldukları bu düşünce biçimi de aynı sorunla başbaşadır. foucault’dan sonra iktidar sorusunun nasıl değiştiği malum. aynı şey “düşman” bahsi içinde geçerlidir. düşman, halihazırda ve nihai anlamda bir sınır çekip işaret edebileceğimiz bir yerde değildir. evet belirli bir anda ve bağlamda, düşmanı belirleyebiliriz, ama bu düşman kimdir sorusunu kesin bir hükme bağlayacağımız anlamına gelmiyor. dahası belirli bir anda ve bağlamda bile, düşmanı belirleme konusu her zaman şüpheyle karşılanması gereken bir hamledir. çünkü sorun “düşman söyleminin yapısı”ndadır bizzat. bu türden bir hüküm girişimi, çizginin berisinde durmadan “düşman üretimini sistematikleştirmek”ten başka bir işe yaramamıştır. düşman kavramının içerdiği, tarihsel olarak da trajik sonuçlarıyla bildiğimiz tehlikeli anlam boyutlarını hatırlamak gerektir burada. kendini “düşman”a göre ve dahası “düşman”a karşı aldığı pozisyona göre tarifleyen her türden karşı-konumlanış, daha baştan itibaren “etik”-dışıdır. bu nedenle, kimdir düşman sorusu, “düşman söylemi”nin bu boyutu gözardı edildiği sürece sorulmamalıdır. mungan’in “imagine” şiirinin önemi bıurada ortaya çıkıyor knaımca. çünkü, herkesin en cok düşmanına benzediği bu dünyada, “ne eksik bizde ne de fazla”dır. düsman kimdir sorusuna cevap vermenin etik ve teorik boyutlarını göstermektedir bu. “düşman söylemi” en iyi halde bile, yani en kesin durumda bile şüpheyle karşılanması gerekir. her zaman taa en başa dönülecektir çünkü;

“kimdir düşman sahi?”

buna cevap vermenin biri kolay digeri zor iki yolu var! bu yollardan hangisini tercih ettiğinize göre “modern” ya da “postmodern” olacaksınızdır. kolay yol, düsmani “dışarı”da arayip hemencecik bulmaktır! çektiğin çizgiye göre, vatan düşmanlarını, devlet düşmanlarını, devrim düşmanlarını her zaman bulman kolaydır. işaret edersin, aha dersin düşman, sonra “ya şehit olursun ya gazi”. o sıra “iceri”de de düşmanlar vardır kesinlikle ama onların da “kökü dışarıda“dır. “düşmanının düşmanı” zaman zaman dostun olabilir, işin doğası gereği. düşman söylemiyle son derece tutarlıdır bu durum. zor olan yolda ise, düşman bir bakıma her yerdedir ve tam da bundan dolayı hiçbir yerde. görünür ve görünmez arasında bir yerdedir. “düşman söylemi”ni tehlikeli kılan tam da bu ara bölgedeki konumlanışı gözardı ediyor oluşudur. kıymeti kendinden menkul bir kesinlikle “dışarı”da ve “içeri”de düşman üretmek belirli bir varolma biçimine denk düşüyor. sorunun kaynaklarından birisi tam da bu varolma biçiminin talep ettiği ve her zaman sahip olduğunu varsaydığı kesinlik arzusudur. bundan dolayı belkide “düşman kimdir” sorusunu bırakmak ve “düşman söylemi”nden vazgeçmek gerektir. bu söylemin sorunu çünkü, düşmanın kim olduğu meselesi değildir gerçekte, kendine biçtiği anlamdır. düşüncenin görevi, kesinsizliğin azabını üstlenmekse, işe kendi “imagine”sinden başlamak zorundadır her seferinde.

jenseits

Şubat 15, 2008

Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel’in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelde tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir

Minima Moralia, 116, Thedor Adorno

tren istasyonuna çıkan merdivenlerin altında uyurken ya da otururken görüyordum onu çoğunluk….işe, okula, alışverişe, bir randevuya, herhangi bir amaç ya da gereksinimle bir yerlere koşuşturan, hareket eden kalabalıklar arasında…..karton kutular ve tahta kasalardan oluşan bir mekanı vardı….aşklarköpekler’deki o eski gerillayı getiriyordu aklıma…..yalnız etrafında köpekler yoktu ve pejmürdeliği sınırsızdı…..onun eski bir gerilla olduğunu varsaymam oysa romantik zırvalıkların bir parçası, bunu artık daha iyi anlıyorum….saçı sakalı birbirine karışmış, asla münzevilik barındırmayan bir yalnızlığa gömülmüştü….resmi anlamda herhangi bir kağıda sahip değildi, ne de herhangi bir toplumsal ilişkiye…..konuştuğuna hiç tanık olmamıştım…..yaşamıyla ilgili bir çok farklı hikayeler anlatılıyordu…..kendini dil’den de sürmüştü belkide…..bir çok kez alıp götürmüşler, temiz giysiler, yemek yiyebileceği ve barınabileceği sıcak bir yer vermişler, her seferinde aynı şekilde her şeyi bırakıp dışarıya gitmiş…..ya da kaçmış demek gerek belki de……bakışlarında saydam ve geçirgen olmayan bir ifadesizlik vardı, kelimenin tam anlamıyla karanlığın yüreğine(joseph conrad) yerleşmişti belkide….kuntz’un “dehşet! dehşet!” diye haykırdığı o son ana……o bakışları düşündükce dışarı dediğim şeyin tasavvur edebileceğimiz zamansal ve mekansal düzenlemelerle ve algılamalarla anlaşılamayacağını görüyorum…insanı delip geçen, herhangi bir anlam kırıntısına, ilişkiye ve tercümeye olanak vermeyen bir dehşet bakıştı onunkisi….yanından her geçişimde duyduğum bir dehşet……ulaşabilmek olanaksızdı….onu görmüyoruz diye düşünmüştüm ilk seferinde…..sonra aslında onun da bizi görmediğini düşündüm…şimdi-ve-burada, fakat bambaşka bir boyutta yaşıyor….bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın düzenini iptal etmiş, bizimle yaşamıyor asla, ve dahası sürdürdüğümüz hayatı varlığıyla bizzat sorunsallaştırıyordu…..yargılamadan, herhagi bir şekilde sorgulamadan, soru sormadan, sırf varlığıyla…..bu yüzden sürekli alınıp götürülüyor ve kapatılmaya çalışıyor olsa gerek……bunları düşünürken, onunla her karşılaşmanın sonrasında olmuş olduğum herşeyden yeniden ve yeniden tiksindim…..onun orada olmaklığıyla kendini kapattığı dehşet, içinde kendi hayatımız diye ahkam kestiğimiz büyük kapatılma‘nın dehşetini apaçık kılıyordu yalnızca…..öyle ya da böyle, ona lanetler yağdırırken bile bir dolu anlamlar yüklediğimiz dünya sefilleşiyordu……her tür anlamı iptal eden bakışlarındaki saydamsızlık, benim dünyaya getirebileceğim bütün inceltilmiş eleştirilerin, bütün etkileyici itirazların, okuyan çoğu insanın da hoşuna gidecek karşı çıkışların hepsini katlanılmaz bir sefilliğe dönüştürüyordu daha dile gelmeden…..sefaletin eleştirisi ve eleştirinin sefaleti…..zamanın ve mekanın düzenine nasıl ait olduğumuzu, onu nasıl yeniden ürettiğimizi, karşı olma konumlarında bile onu nasıl süreklileştiridiğimizi dehşetli bir şekilde duyuyorum o bakışları hatırladıkça…..bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın dışındaydı…..kacımız gercekten kendine ait olduğunu söylebileceğimiz bir zamana sahip diye soruyorum sık sık…..zamanın ve mekanın düzeninde kendimiz dediğimiz şey kendimiz değiliz asla…….bunu belki çoktan biliyoruz…..ama bilmek neyi değiştirir…..kişi zamanı kendisine ait kılmamalıdır, aksine zamanı kendiyle birlikte parçalamalıdır….nasıl peki?…tam bir çıkışsızlık….her halükarda “zamanin ve mekanin düzeni“ne yenik durumdayız…..üretimin ve tüketimin bütün carklarından geriye cekilmek, her tür insani ihtiyacın ve gerekliliğin dışınana çıkmak, ancak insanin kisisel olmayan bir felaketi kişi olarak üstlenmesiyle mümkün…..oraya bilgiyle gidilemeyeceği çok açık….her tür hamle, dile getirilen her tür inceltilmiş eleştiri, her tür bilgi kırıntısı, her tür kendilik, çoktandır yaşamın yaşamadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye hizmet etmek olacaktır…..

o kayıp ruhun, her türden özne konumunu yadsıyarak üstlendiği dehşet bu hizmetin reddidir….

gelecek uzun sürer

Ocak 10, 2008

Gelecek Uzun Sürer, gerçekten…..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun….sadece çoğunluk bunun farkında değilizdir….bizi kendi cehennemimizden habersiz kılan bu farkındalık yoksunluğudur….

komünist manifesto

Haziran 17, 2007

Tolga abinin kondusunda Komünist Manifesto‘nun çizgi filmi var. Kaçırmayın (!) Ben de hoş ve buruk bir tat bıraktı film. Buna yorum bölümünde kısaca değindim.”Kişinin gelişiminin, herkesin gelişiminin koşulu olduğu bir dünya” önermesinin teorik, politik ve etik geçerliliğini bir kez daha ya da Manifesto’yu ilk görenler için bir kez olsun düşünmek ve tartışmak gerek diyorum.

aynanın arkası……ndan

Haziran 5, 2007

[Yazar, bir ev kurar metninde.Kağıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp duruken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır.Kah memnun kah huzursuz, içine gömüldğüğü eşyalardır bu düşünceler.Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve yaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfalarını hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip durur bunları.Kişi kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorunluluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanık olmak ve yapıtın üzerinde kabuk bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış herşeyi atmak -üstelik şimdi yavan ve cansız biçimde bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile.Sonunda yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.]

(metindeki vurgular bana ait - kk.)

Minima Moralia, Theodor Adorno

iyi talih

Haziran 3, 2007

[ Ev sahibi olmamam iyi talihimin bir parçasıdır ]

                                            Şen Bilim, Friedrich Nietzsche

ahlak sorunu

Haziran 1, 2007

[Bugün insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur]

Bu sözün başka bir çevirisi de Orhan Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan tarafından şöyle yapılmış:

[Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır]

Minima Moralia, Theodor Adorno