Archive for the ‘Felsefe’ Category

içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri

Mayıs 23, 2008

babil‘in genç yazarı, “dünyayı değiştirmek elimizde” başlıklı bir mim-dalgası başlatmıştı epeydir. bana da gelmişti o dalga, ne diyeceğimi tam kestiremediğimden bekletmiştim. evet, tabiki elimizde, bakınız dünyanın sorunlarına demek gayet olanaklıydı. fakat “kayıp ruhlar” öyle deyip geçemezler en apaçık hadiseleri bile. genç kardeşimiz sıkıntılarından bahsedip bunların aşılması anlamıyla bir bakıma eşitliyor dünyanın değiştirilmesi bahsini. bu haliyle elbette denecek fazla bir şey yok. açıkca anlaşılır bir yaklaşım. ama dünyayı değiştirme söylemi de bundan ibaret değil. marx’ın kızlarına verdiği, “her şeye kuşkuyla yaklaşın” öğüdünü tutarak, bu ifadeye kuşkuyla yaklaşabiliriz. mühim bir hesaplaşma sorunu vardır burada gerçekte.hem teorik.hem politik.hem…dışarıdaki kötülüklerden bahsederek meşrulaştırılamayacak kadar derine giden bir sorun. bu nedenle öncelikle bu ifadeyi bir soru formuna sokmak gerektir: dünyayı değiştirmek elimizde mi? bu türden bir soruya karşı girişilecek cevap verme çabaları muhtemelen, siyaset felsefesinin yapısal gerilimleriyle karşılaşmak ve bu gerilimlere karşı üretilen çözümlerle (liberalizm, marksizm, anarşizm vs.) hesaplaşmak durumunda kalacaktır. benim babil’den gelen mime verdiğim karşılık ilk olarak bu sorunu bildirmek olsun. ikinci olaraksa, ben kacakkova fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla yılgın biri olarak, bütün bunlar üzerinde çokca konuştuğumuz bir dostumun sözlerini ödünç alıp şerh düşeceğim:

ne bu dünyada yaşamak mümkün, ne de başka bir dünya“.

*mimi paslamaya gelince. özel olarak belirtmeyeyim, konuyla ilgilenenler olursa, burayla ya da asıl olarak mimle bağlantı kurarak yazsınlar düşüncelerini, oluversin…

düşmanım düşmansın düşman

Mayıs 15, 2008

modernizm ile postmodernizm arasındaki farkları belirtirken işaret edilen noktalardan biri, kesinlik ile kesinsizlik arasındaki farktır. “modernite” bir kesinlikler çağıysa, “postmodernite” bir kesizsizlik ya da belirsizlik durumudur. paradoksal bir şekilde bu ayrım aslında postmodernin neden modern içinde yer aldığını da gösterir; çünkü, tarihsel bir sınırda kesinlik bitip kesinsizlik başlamıyordur aslında. marx’ın, katı olan her şey buharlaşıyor dediği şeyde açıkca vardır kesinsizlik düşüncesi ve bu düşünce moderniteye aittir her şeyden önce. bununla birlikte, postmodern ile modern arasındaki fark olarak kesinsizlik ayrımını gözardı etmek olanaklı değildir yine de. bu kesinsizlik durumu bütün düşünce ve kavrayış biçimlerini etkilemektedir. kavramlar ve zihniyet yapılarını da. kelimeler ve taşıdıkları anlamların alt-üstoluşu, belirsizliğin içinde sürekli yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaları kaçınılmaz oluyor (modern ile postmodern arasındaki ilişki bağlamında, zygmunt bauman’ın, postmodernliği, “kendi için modernlik” olarak tanımlaması bu noktada önemli görünüyor). bunlara bağlı olarak, kesin ilkeler ve rayonel hakikatler olarak belirlenmiş bir şekilde düşünceyi ifade eden dil ile, elbette belirsizliği üstlenen, yani aşkın bir gösterenin yokluğu”nda(derrida) ve “yüzergezer göstergeler”(laclau/mouffeu) evreninde olan bitenleri yeniden değerlendirmek zorunda olan düşüncenin dili temel bir ayrıma sahiptir. modernitenin dili şüpheden arınmanın dilidir. postmodernitenin dili ise kuşkunun. bu durum ilkinin kabul edilir ve ikincisinin reddedilmesi gereken bir şey olarak anlaşılabileceği anlamına gelmiyor. keşke öyle olsaydı, ve fakat iyi ki de öyle değil! modernite içinden çıkıp gelen muhalif söylemlerin savunmacı refleksleri, genelde postmodern belirsizliği ideolojik bir bulanıklık olarak okumak ve yadsımak eğiliminde. yani dünyayı yeniden kesin formüllere dökme ve kendi konumlarını kabul edilir kılacak bir kesinliğe büründürme arayışı sözkonusu. oysa postmodern durum, kısaca, bir kesinsizlikler çağıdır. ve bunun içinden yol alınacaktır alınacaksa.

bunları kabaca belirtmemim nedeni, eleştirel günlük’te sorulan “kimdir düşman sahi?” sorusuna eklediğim yoruma bir açıklık sağlamaktır. “keşke siyah beyaz bir dünyada olsaydık” diye başlayan yazı, “düşman”ı belirleme çabasıyla devam ediyor ve sonunda, “hadi taa en başından başlayalım, kimdir sahi düşman sorusuyla bitiyor“. düşmanı tanımlamak konusunda bir kaygı var yazıda, baştaki soruya dönerek sonlanmasının sebebi bu. önemli olduğunu düşünüyorum bu kaygının. orada yazdıklarımı okuyunca, söyledikleirmin ifade bozukluklarıyla dolu olduğunu gördüm. onları bir düzelteyim, hadi başlamışken bir iki de ek yapayım derken baktım duramıyorum! bari iyice belirginleştireyim söylemek istediklerimi dedim. ne mümkün? bu yazı kısacası, düşman kimdir yazsıyla girilen diyalog girişimidir. yer yer kendi kendime konuşuyor gibi görünmeme bakılmaya!

yukarıdaki paragraf ile sözkonusu yazı arasında bağlantıyı kurmak için şuradan başlayacağım: kelimeleri ve kavramları eski apaçıklıklarına ulaştırmak olanaklı değildir, kafa karışıklığının ve kavram kargaşasının “ontolojik” bir temeli vardır. bu durum, önceki kavramsal kesinliklerin ve kafa netliklerinin tercih edilir olduğu anlamına gelmiyor. hatta asıl sorunun o netlik ve kesinlik sanısı olduğunu söylemek isterim. postmodernite denilen şey her şeyden önce bir “anlam ve inanç krizi” olarak ortaya çıkmıştır ve bunun dildeki yansısı apaçık kelimelerin ve kavramsal kesinliklerin altüst olmasıdır: özne, iktidar, merkez, hakikat, gerçek, toplum vs. bir ton liste çıkarabiliriz! bu altüst oluştan kendi kesinliğini sürdürerek çıkan bir kavram kalmadı. postmodern durum içinde, düşünce, belirsizliği ya da başka bir değişle kesinsizliği üstlenmek durumundadır. siyasal düzlemde, teorik düzlemde, ya da etik alanında düşünce kesinsizliğin yarattığı anaforlarla karşılaşmak durumundadır. (öte yandan”postmoderliğin hoşnutsuzlukları”nın ve postmodernliğe karşı hoşnutsuzlukların artık tamamen belirginleşmeye başladığını da saptayabiliriz geçerken. sorular soran ama cevap üretiminde yetersiz kalan postmodern düşünce, cevaplarının apaçıklığı ile öne çıkan modern düşüncenin ve onda temellenen öğretilerin yeniden seslerini gürleştirmeleriyle hırpalanıyor çoktandır. düşünce tarihinde analoji kurulacak pek çok dönem var böyle. bu gelen süreç ifadesini nasıl bulacak emin değilim, ama modernin geri dönüşünden daha çok post-post-modern bir yöne gidildiğini söylemek mümkün!).

kimdir düşman sahi? sorusu, bana bir yandan da foucault’nun iktidar sorusunu hatırlatıyor -aynı şekilde özne, hakikat vs.de hatırlanabilir. eskiden yani her şeyin apaçık görüldüğü ve anlaşıldığı, sonra bilenlerin bu görülüp apaçık anlaşılan şeyleri hala anlamayanlara anlatıp onları bilinçlendirdikleri zamanlarda, en az iktidarın ne olduğu, nerede olduğu kadar açık bir meseleydi düşmanın tanımlanması -iki sınıf, iki yol, iki irade, iki çizgi, iki bilinç, iki gerçek, iki hakikat vardı! işler kolaydı dolayısıyla. çizgiler bu kadar kesinken elbette, yapılması gereken fabrikaların, tarlaların, siyasi iktidarın, her şeyin “düşman”dan alınıp, “dostlar”ın olmasını sağlamaktı. sadece aydınlanmacılığın burjuva yorumunun değil, bu türden mualif yorumlarının sahip oldukları bu düşünce biçimi de aynı sorunla başbaşadır. foucault’dan sonra iktidar sorusunun nasıl değiştiği malum. aynı şey “düşman” bahsi içinde geçerlidir. düşman, halihazırda ve nihai anlamda bir sınır çekip işaret edebileceğimiz bir yerde değildir. evet belirli bir anda ve bağlamda, düşmanı belirleyebiliriz, ama bu düşman kimdir sorusunu kesin bir hükme bağlayacağımız anlamına gelmiyor. dahası belirli bir anda ve bağlamda bile, düşmanı belirleme konusu her zaman şüpheyle karşılanması gereken bir hamledir. çünkü sorun “düşman söyleminin yapısı”ndadır bizzat. bu türden bir hüküm girişimi, çizginin berisinde durmadan “düşman üretimini sistematikleştirmek”ten başka bir işe yaramamıştır. düşman kavramının içerdiği, tarihsel olarak da trajik sonuçlarıyla bildiğimiz tehlikeli anlam boyutlarını hatırlamak gerektir burada. kendini “düşman”a göre ve dahası “düşman”a karşı aldığı pozisyona göre tarifleyen her türden karşı-konumlanış, daha baştan itibaren “etik”-dışıdır. bu nedenle, kimdir düşman sorusu, “düşman söylemi”nin bu boyutu gözardı edildiği sürece sorulmamalıdır. mungan’in “imagine” şiirinin önemi bıurada ortaya çıkıyor knaımca. çünkü, herkesin en cok düşmanına benzediği bu dünyada, “ne eksik bizde ne de fazla”dır. düsman kimdir sorusuna cevap vermenin etik ve teorik boyutlarını göstermektedir bu. “düşman söylemi” en iyi halde bile, yani en kesin durumda bile şüpheyle karşılanması gerekir. her zaman taa en başa dönülecektir çünkü;

“kimdir düşman sahi?”

buna cevap vermenin biri kolay digeri zor iki yolu var! bu yollardan hangisini tercih ettiğinize göre “modern” ya da “postmodern” olacaksınızdır. kolay yol, düsmani “dışarı”da arayip hemencecik bulmaktır! çektiğin çizgiye göre, vatan düşmanlarını, devlet düşmanlarını, devrim düşmanlarını her zaman bulman kolaydır. işaret edersin, aha dersin düşman, sonra “ya şehit olursun ya gazi”. o sıra “iceri”de de düşmanlar vardır kesinlikle ama onların da “kökü dışarıda“dır. “düşmanının düşmanı” zaman zaman dostun olabilir, işin doğası gereği. düşman söylemiyle son derece tutarlıdır bu durum. zor olan yolda ise, düşman bir bakıma her yerdedir ve tam da bundan dolayı hiçbir yerde. görünür ve görünmez arasında bir yerdedir. “düşman söylemi”ni tehlikeli kılan tam da bu ara bölgedeki konumlanışı gözardı ediyor oluşudur. kıymeti kendinden menkul bir kesinlikle “dışarı”da ve “içeri”de düşman üretmek belirli bir varolma biçimine denk düşüyor. sorunun kaynaklarından birisi tam da bu varolma biçiminin talep ettiği ve her zaman sahip olduğunu varsaydığı kesinlik arzusudur. bundan dolayı belkide “düşman kimdir” sorusunu bırakmak ve “düşman söylemi”nden vazgeçmek gerektir. bu söylemin sorunu çünkü, düşmanın kim olduğu meselesi değildir gerçekte, kendine biçtiği anlamdır. düşüncenin görevi, kesinsizliğin azabını üstlenmekse, işe kendi “imagine”sinden başlamak zorundadır her seferinde.

fernweh ya da bir arzu nesnesi olarak “uzak”

Nisan 24, 2008

Almanca “fernweh” kelimesi bana ilginç gelmişti duyduğumda. Sözlüğe bakılırsa, başka bir ülkede/yerde olma ya da başka bir ülkeye/yere gitme isteği, özlemi olarak çevirilebilir bu kelime. Sila hasreti gibi, bu başka yerde olma özlemi de anlaşılır bir şey, ancak bir dilde bunu karşılayacak bir kelimenin olması ilginç görünüyor. “Heimweh” (”yurt özlemi”) ile ilişkili olsa da tamamen başka bir durum sözkonusu burada (her iki kelime için bkz: almanca wikipedia); bu kez tersinden, içeriden dışarıya doğru hareketi bir özlem olarak betimliyor kelime (-bu arada “uzağı sevmenin açıklaması yoktur” dizeleri kime ait hala hatırlayamadım, ama habire bu söz aklıma gelip duruyor, işte yine).

Ortak nokta, belirli bir uzaklığa duyulan özlem olması. Ancak yönelimleri arasında kesin bir fark olduğu açık olsa gerek. Heimweh (=”yurt özlemi” ya da “sıla hasreti”) kaybedilen ya da bir şekilde terk edilmiş olan içeri’nin özlemiyken, fernweh (=”uzak özlemi”) ait olunan, kök salınan yerden uzaklaşma, başka bir yerde olma arzusu ile dışarı’nın özlemi olarak beliriyor. İçeri-dışarı, yakın-uzak, içkin-aşkın vs. kavram çiftlerine ulaşıyoruz böylelikle yine. Bunlarsa bize ev, evde-olmak, evsizlik bahsini getiriyor. Bu noktada ev ile yol, bura ile ora arasındaki indirgenemez farkı hesaba katmak gerek. İçeri ile dışarıyı ayrımlaştıran fark oyunu (”diffèrance”) düşünüldüğünde, kapı ve eşik imgelerine ulaşacağızdır. İçeride kalana dışarıyı, dışarıya çıkana ya da dışarıya düşmüş olana (türkçede “gurbete ne zaman düştün?” diye sorulur mesela) içeriyi düşündüren, özleten aralık/sınır cizgisi.

Bu anlamda “geçit ve sınır çizgisi olarak kapı“nın varlığı, içeriyi dışarıya, dışarıyı da içeriye bir özleme ve dolayısıyla bir arzuya dönüştürmektedir. İnsan, içerinin ve dışarının iki-aradalığındadır! Derridacı anlamda kapı‘nın “en son apori” olması belki bu bağlamda yorumlanabilir. Böyle ise, uzak‘ın bir arzu nesnesi olarak anlaşılmasına kapı açmış oluruz.

Buradan daha fazla açılmadan tekrar Heimweh ve Fernweh kelimelerine dönüyorum. Başka bir şekilde söyleyecek olursam, bu iki kelimeden ilki, güvenlik ve tanıdık olanın içinde kalma, bilinen deneyim alanının kesinliğini istemeyken, ikincisi kesizsizliği üstlenmeyi, yeni bir deneyim alanına açılma isteğini ifade ediyor diyebilirim. Evde olmak ve evi terk etmek! Modern insanın yabancısı olmadığı duyguları ifade ediyor bunlar, ancak meselenin “modern insan”ın ötesine gitiği açık. İnsan duyguları olarak anlaşılmaz da değiller elbette. Ama bu anlaşılırlık, bunlar üzerine düşünmeyi geçersizleştirmiyor. Olduğu yerden uzakta olma, içeri ya da dışarı, başka bir yere gitme özlemi sözkonusu burada; birincisi kaybedilmiş yuvanın kederini taşırken, ikincisi yuvaya bağlanıp kalmış olmanın ve orayı terk edemeyişin sıkıntısını bildiriyor. Heimweh’in her dilde bir karşılığı olsa gerek, ancak bu fernweh kelimesinin başka dillerde tam olarak, yani bir kelime olarak karşılığı var mıdır, bilmiyorum. Türkçede benim bildiğim, yok! Uzağı sevmek, ya da uzağı özlemek şeklinde çevirisini verdim ama tam olur mu bu emin değilim.

Bütün bu evde-olmak, yolda-olmak, sıla hasreti, uzak özlemi vs. bana felsefenin tanımlanmasıyla ilgili hadiseleri de hatırlattı açıkcası. Yorumu fazla zorlamak istememekle birlikte, yeniden arzu meselesine geleceğim kısaca. Jaspers felsefeyi “yolda olmak” olarak tanımlamıştı bilindiği üzere. Uzak-özlemi terimlerinden bu tarife bakılınca, felsefenin ve hatta düşüncenin ancak bir dışarı ile varolabileceğini çıkarsayabiliriz sanıyorum. Öte yandan Novalis’in felsefe tanımlaması da dikkat çekicidir: “felsefe bir sıla hasretidir” ona göre. Bu, üzerinde fazlasıyla konuşulabilecek bir tanımlama biçimi. Felsefe bir evde-olma-arzusudur bu durumda, evet; ama bu hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir arzudur da. Burada, Lacancı arzu kavramını devreye koymamız gerekiyor; böylece arzunun nesnesinin belirsiz ve ulaşılamaz olarak kaldığını/kalacağını ileri sürebiliriz. Felsefenin “özne”si bir şeyi arzuladığını bilir, ama bu arzunun ne olduğundan asla tam olarak emin olamaz. Eğer bu özne yuvaya kavuşacak olsaydı felsefenin sonu gelirdi! Dolayısıyla Novalis’in tanımındaki sıla hasretini, sıladan çıkmak anlamında uzak-özlemi ile birlikte düşünmek gerektir. Özlenen yuva da artık yabancı bir yerdir sonuçta. Felsefi-ben, hiç-bir yolun yolcusudur şu halde!

Ev bahsinin filozofların bunca ilgisini çekmiş olması anlaşılırdır bu noktada. Daha önce bazı alıntılar gündeme gelmişti (bkz: Baudrillard, Nietsche, Adorno ve Heidegger ) Heidegger’in, evde-olmamayı en temel dünyada olma hali olarak belirtmesi, felsefenin bir sıla hasreti olarak anlaşılmasına açıklık getirir gibidir. Heidegger ayrıca, “Eve dönüş, ötekiliğe geçiştir” der. Bu bir bakıma eve dönmenin imkansızlığını ifade eder. Hatta belki daha da ötesini. Evin imkansızlığını. Ya da eve dönenin başkalığını. Adorno’nun “Ev, artık imknasızdır” ifadesi sanıyorum bütün bunları tamamlıyor.

onlar ermiş muradına…

Nisan 12, 2008

Cinsel farklılık simgeselleştirilmeye direnen bir Gerçek olduğu için, cinsel ilişki, eşimiz olan Öteki’nin bir özne olmadan önce bir Şey, bir “insandışı eş” olduğu asimetrik bir ilişkisizlik olarak kalmaya mahkumdur; bu haliyle, cinsel ilişki saf özneler arasındaki simetrik bir ilişkiye dönüştürülemez. Eşit özneler arasındaki sözleşmeye dayalı burjuva ilkesi, cinselliğe ancak sapkın -mazoşist- bir sözleşme biçimine bürünerek uyglanabilir; bu sözleşme de, tam da dengeli sözleşme biçiminin kendisi, bir tahakküm ilişkisi kurmaya hizmet eder.”

[Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, "Şövalye Aşkı Ya da Şey olarak Kadın“, 143, Metis)

Zizek abi’nin dünya evine girişiyle alakalı fotoğraflar gerçek anlamda gerçeküstü! 2005 yılında olmuş bu nikah, yeni haberim oldu! Bilseydik gider geline beşibiyerde takardık. Adı “entelektüel manken” olarak geçen Analia Hounie gelin hanım. Eski manken deniyor ya, evleneceğim diye mi eski oldu, yoksa evlendikten sonra mı bırakmış mankenliği belli değil; evlenirken 26 yaşındaymış. Ne kadar akıllı, birikimli, entelektüel olduğu falan vurgulanmaya çalışılıyor bir kaç yerde. Lacan mı okumuş, psikanaliz eğitimi mi almış öyle bir şeyler. Hani “güzelliği” ile değil “aklı” ile avlamış Zizek’i güya, o minval. Gereksiz açıklamalar ve denklik arayışları.

Düğün fotoğraflarının hepsinde Zizek imgenizi karşılaştıracağınız bir şeyler var kesinlikle, asıl hadise bu. İnsanın oturup Zizek’e bi de burdan bakmaya kışkırtan fotoğraflar bunlar. En çarpıcı olanı da bence buraya aktardığım fotoğraf. Ben bu fotoğrafta Zizek’in kızı sağ eliyle belinden kavrayışına, içkiden mi, keyiften mi, yoksa tabiatı gereği mi artık bilemiyorum kaymış bakışına (yamuk bakmaktan kastı bu değildi tabi!), ama en çok yakasındaki gülün sağa yatmışlığına takıldım. Beyaz takımın üzerine yakada kırmızı gül, bir el çepte, öbüründe belinden kuşatılmış gelin hanım! Lacan olsaydı ne derdi acaba?! “Len Zizek, bizim teoriyle hava yapa yapa kaptın çıtırı, hadi bakem!” Yahu yok mu türkçede buna kafayı takan bir blogcu diye merakla arandım, ama pek bi şey çıkmadı. Zizek’e kızmış bir sürrealist kardeşimizle karşılaştım sonunda. Sanıyorum Zizek’in bizde ne kadar ciddiyetle okunduğunun işaretidir bu durum. Sürrealist kardeşimiz buradaki fotoğrafın 11 maddelik analizini yapmış, kareye yamuk bakmış, ki hem de nasıl, bu büyük evlilik töreninde Zizek’in entelektüel hayatının bitişini görmüş: “Zizek’in yüzü, okyanusta terkedilmiş ve hızla su almakta olan bir gemi figürüdür. Bu gemi ne post romantiklerin iddia ettiği gibi ‘Aşk Gemisi’, ne de yaşanmamış yasların edebi enkazı olan Titanik’tir. Zizek’in yüzünde batmakta olan gemi, sadece ve sadece Potemkin’dir. Yazık olan, fotoğrafı Eisenstein’ın çekmemiş olmasıdır“.

Bana da Zizek’in yüzünde bi kaygı var gibi geliyor! Belki de diyorum, o sıra objektife bakarken Lacan’ın “cinsel ilişki diye bir şey yoktur” sözü geçiyordur aklından. Bu evlilik “Zizek’in şovu“nun bir parçası olarak alınabilir aslında. Teorinin “sekülerleşme”sinin bir parçasıdır bu şovun unsurları sonuçta. Zizek’in önemiyse çoğu zaman kendisine rağmendir; çoğu zaman her iyi “teorisyen”de olduğu gibi. Zizek, bence, “klasik filozof” ile “zamanımızın teorisyeni” arasındaki farklılıkların saf bir temsilcisidir. Bu sevimli düğün fotoğraflarına bakerken, farkedeceğimiz noktlaradan birisi de budur kanımca.

duygular, düşünceler vs.

Mart 7, 2008

Bir kaçı mülteci, büyük çoğunluğu ise ‘evlilik yoluyla’ buraya gelmiş olan, kimisi de anne babasının ya da dedelerinin alman olduğunu kanıtlayıp alman vatandaşlığını alan rus ve polonyalılardan oluşan, velhasılı farklı sebeplerle buraya gelmiş olan kişilerden mürekkep almanca sınıfımızda dersler genelde sessiz sedasız geçer -proust kadar olmasa da passiveapathetic gibi tek cümleyle işi bitreyim derken dimağım çöktü neredeyse! Bir kaç kişiyi saymazsak, sınıfa gelip gidenlerde maksat, bürokrasiyle sorun yaşamamak adına, imza verip orada görünmektir. Yine de ilginç canlanmaların olduğu zamanlar oluyor. Bunlardan birini bir kaç gün evvel, kurs kitabımızın das Emotion/die Gefüle (”duygular”) başlıklı yeni bölümünde yaşadık. Ulus Baker’in spinosizm’e dair bir yazısını (bkz.kullanışlı bir felsefe: spinozacılık) okumaktaydım o sıra. Duygulanışlar ile fikirler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorum‘u, sınıftaki “duygular” üzerine konuşmalar boyunca aklımda sürüp giden meselelere eşlik etti.

“Unutmayalım: Her duygulanış bir fikre sahip olmayı varsaymaktadır. Başka bir deyişle Spinoza bize, sevmek için sevilecek bir şeyin fikrinin, ister bir imge olarak, isterse kavram olarak bizde bulunması gerektiğini anlamak istemektedir. Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir… Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam, ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir –üzgünüm…“

Elbette, insan duygularını ifade eden kelimelere gelindiğinde (sevmek, nefret etmek, kızmak, sevinmek, üzülmek, merhamet, acımak, kıskançlık, korku, sahiplenme, ait olma, bağlanma, güven, güzensizlik, hüzün, melankoli, kaygı, tasa vs.), sınıfımızdaki canlanmanın anlaşılır bir boyutu var: onca farklı kültürlerden, inanışlardan ve tarihlerden gelen insanların değişik düşünce ve değer yargılarıyla bu tür konularda duyuş ve düşünüş farkları üzerinden tartışmaları kaçınılmaz görünüyor. Ben bile kulak kabarttım, kim ne diyor diye! İlginç sonuçlar ve farklılıklar çıktı ortaya. Bir kaç istisna hariç duyguları ifade eden kelimeler, birebir tercüme edilebiliyorlar birbirlerine; bununla birlikte tercümede birbirine denk düşen terimlerin içeriklerinden herkesin aynı şeyi algılamadığı da gayet açık. Birbirimize şaşırdığımız oldu.

Birkaç değerlendirme ekseni çıkarırsam sanıyorum daha belirgin olarak ilerleyebilirim bu konuda. Elbette sınıftaki konuşmalarda bu eksenler sözkonusu değildi. Ben onların örtük olarak, o farklılıkların daha da gerisinde akmakta olan meseleler olarak devrede olduklarını kurguluyorum. Bunlardan ilki, belirttiğim gibi duyguları ifade eden kelimeleri nasıl anladığımıza ilişkindi. Mesela hüznün, acının, kıskançlığın, korkunun, acının, acımanın, sevmenin vs. pozitif ya da negatif olup olmadıklarını ifade etmeye çalıştığımızda, epey bir başka şekillerde düşünüldüğü ortaya çıktı. Korkunun negatif, sevmenin pozitif bir şey olduğu konusunda sanki aynı düşünülüyormuş gibi bir hava esti, ama neyseki ordaydım! “Korku”nun hiç de negatif bir şey olmayabileceğini söyledim tabiiki! Aynı şekilde “sevme”nin pozitifliğinden de kuşkulu olduğumu ekledim bitirirken! (”Ich bin im Zweilfel darüber, ob die Liebe ein positives Gefühl ist!“) Duygulanışları edinme deneyimimiz değil sadece, onlara dair bir şekilde içselleştirdiğimiz değer örüntüleri de, onların pozitif ya da negatif olarak anlaşılmasını da belirliyor durumdadır.

Diğer bir eksenimiz ise düşünce ve duyguların bağlantısı meselesine ilişkindi. Yani duygu ve düşüncelerimiz arasında nasıl bir ilişki olduğu meselesi. Her nasılsa, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikri bir çırpıda hakim oldu ortama; hocanın, duyguları düşüncelerden ayırmak nasıl mümkün olacak türündeki soruları biraz kuşku uyandırır gibi olduysa da hava değişmedi. Bu havayı sanıyorum, modernizmin ana akımının kırılmış olmasının bir işareti olarak alabiliriz. Düşüncelerin, fikirlerin önemi, demekki artık o minvalde. “Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor. Modernden postmoderne geçişte bu farklılaşmanın boyutlarına ayrıca bi bakmak gerekiyor sanırım. Erkeklerle kadınlar arasında da bir farklılık vardı bu noktada gerçi. Kadınlar duyguların öncelikliği konusunda daha ısrarcı görünüyorlardı (sanki!).

Muhtemelen erkek soyunun en katanılmaz mahluku olarak görünmüşümdür: Duygusuz budala. Ama yine de duygularla düşünceleri birbirinden ayırabilecek, birbirlerine göre herhangi birini daha önemli kılabilecek bir ayrımı kimse ortaya koyamadı. En etkili açıklama Bosnalı hoş kadından geldi; birini gördüğüm zaman aşık olup olmayacağımı düşünüp karar vermem, herşey kendiliğinden, nasıl hissediyorsam öyle olur dedi. Bu argüman biçiminin felsefi hali oldukça yaygın ve eskidir, gücünü de kabul etmek gerek. En azından “Romantik Düşünce”yi hatırlayabiliriz, ki buna birazdan doğallık-yapaylık meselesiyle geleceğim yeniden. Buna göre fikir/ler ya da düşünce/ler (ya da ‘düşünme’ler) her zaman sadece bir şey üzerine düşünmedir. Korktuğumda durup düşünmem. Sevdiğimde, cinsel arzumda, kıskandığımda, sevindiğimde bunları üzerinde düşünerek kıskanıyor ya da seviyor değilimdir. Açık olsa gerek, burada kendiliğinden, refleksif, anlık tepkilerin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.

Bir diğer eksen bu şekilde ortaya çıkıyor; duyguların doğallığına karşı düşüncenin yapaylığı üzerinden işleyen ayrım. Aslında insanlar iki şekilde bu “doğal” ve “yapay” ayrımını kullanıyorlar ve hadisenin bu boyutu elbette sınıfta yarım yamalak almancalarımızla yürütülen tartışmanın çok ötesinde. Doğallık-yapaylık ayrımı, bir yandan duyguların doğal olanı ve yapay olanı şeklinde işliyor; daha açık olarak “doğal duygular” ve “yapay duygular” şeklinde. İkinci olaraksa yukarda belirtiğim gibi duyguların doğal düşüncenin ise yapay olduğu şeklinde. Bu haliyle bile, duygu-düşünce, doğal-yapay, gerçek-sahte ikilemleri üzerinden süregelen ezeli ikilikler meselesinin içine düşüldüğü açık olsa gerek. Buraya ruh-beden ikiliğini eklesek ayrıca, mesele iyice toparlanmış olur. Kartezyen düşünce sonuç olarak bu ikilemlerin “mevcudiyet metafiği” dahilinde bir çözümünü sunar.

Postmodern düşüncede bu metafiziğe verilen cevapların ve yürütülen soruşturmaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Foucault’nun, Baudrillard’ın, Lacan’ın, Deleuze’un ve en temelde de Derrida’nın soruşturmalarının izlenmesi gerekir. “Konuşmanın”/”Söz”ün doğal, “yazı”nınsa yapay olduğunu ileri süren metafizikten daha kabul edilebilir bir yaklaşımla karşı karşıya değiliz burada. Bunlara yapısalcılık sonrası feminist kuramcıları da dahil etmek gerekir. Ben şimdilik o kanaldan ilerlemeyeceğim, daha çok sınıfta mesleyi konuşurlen aklımdan geçenleri almancamın yetersizliğiyle anlatmam mümkün omadığından burada demiş olayım, diyorum. Her biri doğal-yapay ayrımını yerinden eden (ve neden/nasıl burada bir sorun olduğunu deşifre eden) yaklaşımlardır.

‘Doğal’ ve ‘yapay’ duygular ayrımı kabaca şöyle yapılıyor olsa gerek: Korkma, sevinme, imrenme, sevme, paylaşma, cinsel arzu, öfke gibi (daha çok pozitif olarak algılanan) duygular “doğal”; buna karşılık kıskanma, sahiplenme, şiddet, şevhet, hırs, nefret, kin, saldırganlık gibi (daha çok negatif olarak algılanan) duygular ise “yapay”dır. Bu “doğal” ile “yapay” ayrımının oldukça (kelimenin her boyutunda) yapay olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı düşünce duygu ayrımında, ilkini yapaylığa ikincisini doğallığa eşitleyen yaklaşımda olduğu gibi. Şevhet ya da tutku, mesela cinsel isteğe göre, ille bir karşılaştırma yapılacaksa, daha doğaldır -yukarda yapılanın aksine. Ancak bu ayrımın bu şekilde konulmasının saçmalığını anlatmaya çalıştığım için, bunda ısrar etmek istemem.

Genel olarak “normal” olanlar doğallıkla eşitlenmetedir diye, buna karşı “sapkın” olanların daha doğal olduğunu söylemek saçma olacaktır. Çünkü mesele burada neyin daha doğal olduğu değil, doğallığın biizak kendisidir. Aynı şekilde mesela, kıskançlık ya da sahiplenmenin, imrenmeye göre daha doğaldır olduğunu söyleyebiliriz. Bir başkası, diyelim “yabancılaşma eleştirisi“ni katıksız bir şekilde üstlenmiş birisiyse, buradaki kelimelerin bazılarını o tarafa, bazılarını da bu tarafa (doğal-yapay ya da daha doğal-daha az doğal) alacaktır. Asıl sorun olan ayrımın kendisi bırakılınca, geriye neyin doğal neyin yapay olduğunu tayin edecek öçüyi belirleme kalıyor. Bu da tabi zurnanın zırt dediği yer. Çünkü soru budur: bu bahsedilen doğallık-yapaylık neye göredir?

Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.

Şu ünlü Roussaucu romantik/doğalcı düşünceyi hatırlamamak elde değil: Toplum tarafından yozlaştırılmış olan doğal insanın merhameti. İnsan özünde doğal bir varlık olarak iyidir, ama sistem ya da toplum onu kötü yapar. Bu tür yaklaşımlarda, sözkonusu ayrımın bizat yapay olduğu, düşünceyi yapaylıkla, duyguları doğallıkla eşitlemenin üçbinyıllık düşüncenin başat yaklaşımlarından biri olduğunu ve Derrida’nın modern düşüncenin eleştirmeni Rousseau’yu yapısöküme almasının buradan kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. “Anlam”a karşı “sezgi”nin öne çıkarılmasında, yine benzer bir metafizik döngünün işleme sokulmasına karşı da dikkatli olmak gerek. Elbette, düşünceler ve duygular aynı şey değiller, keza anlam ile sezgi de aynı şey değil, ancak bu özdeşsizliği, birini “doğal” diğerini “yapay”, birini “gerçek” diğerini “sahte” olacak şekilde kurgulamak, bugünün dünyasında böyle bir düşünce ve eleştiri yürütmek yerinde görünmüyor -eleştirel düşüncenin bu ayrımlardan hareket edebileceğini düşünmek tuzağa düşmek anlamına geliyor daha çok.

Burada bir kez daha “yapay zeka” hadisesinin sınırına geliyoruz kanımca. Matrix filmi vesilesiyle etrafından geçmiştik bu tür bahislerin. “Uzaylı Odessya”, “Yapay Zeka”, “Animatrix” türünde filmlerle de bunları yeniden düşünmek mümkün.Yapay zeka tartışmalarının, felsefenin ana meselelerini üstlenerek, ağır bir sorunu dile getirdiği biliniyor.

Ancak dağıtmadan sınıfımıza döneyim ben yeniden.
Korku, pozitif mi yoksa negatif mi bir duygudur? Kıskançlık, zamanımıza ait bir yabancılaşma biçimi olarak beliren bir sahip olma güdüsü müdür, yoksa kültürler ötesi bir hissediş midir? Biz “doğulu”lar mesela böyle bir konunun bizde direk cinayet meselesi odluğunu söyledik, Polanyalı (bize göre biraz daha “batı”da kalan richard ise memleketinde kıskançlık krizinin birkaç şişe voktayla birkaç haftalık uykusuz ve depresif yalnızlığa denk düştüğünü anlattı. Güldük sınıfça. Merhamet, peki? Ya da cesaret? Ya da kaygı? Ya da Endişe? Melankoli? Elbette filozofların altından kalkamadığı meseleleri biz faniler halledecek değidildik ya, kendimizce kavrayışımızı dillendirmeye çalıştık. Sonra da bu temayla bağlantılı olarak bu filmi, Kurt Wimmer’ın Equilibrium‘unu izletti hocamız sağolsun. Etkileyici bir film kesinlikle. Zizek’in, bir andorid olmadığımdan nasıl emin olabilirim sorusunu hatırladım filmde. Meselenin candamarı. Aslında yazıya başlarken aklımda olan şey bu filmden bahsetmekti, ama toparlayamadım lafı, daha yeni adını anıyorum, hay allah…..

bi dahaki sefere artık.

köpeksi

Şubat 26, 2008

iktidara verilebilecek gelmiş geçmiş en sağlam cevabı, bence köpeksilerin piri diyojen dile getirmiştir: gölge etme başka ihsan istemez.

jenseits

Şubat 15, 2008

Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel’in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelde tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir

Minima Moralia, 116, Thedor Adorno

tren istasyonuna çıkan merdivenlerin altında uyurken ya da otururken görüyordum onu çoğunluk….işe, okula, alışverişe, bir randevuya, herhangi bir amaç ya da gereksinimle bir yerlere koşuşturan, hareket eden kalabalıklar arasında…..karton kutular ve tahta kasalardan oluşan bir mekanı vardı….aşklarköpekler’deki o eski gerillayı getiriyordu aklıma…..yalnız etrafında köpekler yoktu ve pejmürdeliği sınırsızdı…..onun eski bir gerilla olduğunu varsaymam oysa romantik zırvalıkların bir parçası, bunu artık daha iyi anlıyorum….saçı sakalı birbirine karışmış, asla münzevilik barındırmayan bir yalnızlığa gömülmüştü….resmi anlamda herhangi bir kağıda sahip değildi, ne de herhangi bir toplumsal ilişkiye…..konuştuğuna hiç tanık olmamıştım…..yaşamıyla ilgili bir çok farklı hikayeler anlatılıyordu…..kendini dil’den de sürmüştü belkide…..bir çok kez alıp götürmüşler, temiz giysiler, yemek yiyebileceği ve barınabileceği sıcak bir yer vermişler, her seferinde aynı şekilde her şeyi bırakıp dışarıya gitmiş…..ya da kaçmış demek gerek belki de……bakışlarında saydam ve geçirgen olmayan bir ifadesizlik vardı, kelimenin tam anlamıyla karanlığın yüreğine(joseph conrad) yerleşmişti belkide….kuntz’un “dehşet! dehşet!” diye haykırdığı o son ana……o bakışları düşündükce dışarı dediğim şeyin tasavvur edebileceğimiz zamansal ve mekansal düzenlemelerle ve algılamalarla anlaşılamayacağını görüyorum…insanı delip geçen, herhangi bir anlam kırıntısına, ilişkiye ve tercümeye olanak vermeyen bir dehşet bakıştı onunkisi….yanından her geçişimde duyduğum bir dehşet……ulaşabilmek olanaksızdı….onu görmüyoruz diye düşünmüştüm ilk seferinde…..sonra aslında onun da bizi görmediğini düşündüm…şimdi-ve-burada, fakat bambaşka bir boyutta yaşıyor….bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın düzenini iptal etmiş, bizimle yaşamıyor asla, ve dahası sürdürdüğümüz hayatı varlığıyla bizzat sorunsallaştırıyordu…..yargılamadan, herhagi bir şekilde sorgulamadan, soru sormadan, sırf varlığıyla…..bu yüzden sürekli alınıp götürülüyor ve kapatılmaya çalışıyor olsa gerek……bunları düşünürken, onunla her karşılaşmanın sonrasında olmuş olduğum herşeyden yeniden ve yeniden tiksindim…..onun orada olmaklığıyla kendini kapattığı dehşet, içinde kendi hayatımız diye ahkam kestiğimiz büyük kapatılma‘nın dehşetini apaçık kılıyordu yalnızca…..öyle ya da böyle, ona lanetler yağdırırken bile bir dolu anlamlar yüklediğimiz dünya sefilleşiyordu……her tür anlamı iptal eden bakışlarındaki saydamsızlık, benim dünyaya getirebileceğim bütün inceltilmiş eleştirilerin, bütün etkileyici itirazların, okuyan çoğu insanın da hoşuna gidecek karşı çıkışların hepsini katlanılmaz bir sefilliğe dönüştürüyordu daha dile gelmeden…..sefaletin eleştirisi ve eleştirinin sefaleti…..zamanın ve mekanın düzenine nasıl ait olduğumuzu, onu nasıl yeniden ürettiğimizi, karşı olma konumlarında bile onu nasıl süreklileştiridiğimizi dehşetli bir şekilde duyuyorum o bakışları hatırladıkça…..bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın dışındaydı…..kacımız gercekten kendine ait olduğunu söylebileceğimiz bir zamana sahip diye soruyorum sık sık…..zamanın ve mekanın düzeninde kendimiz dediğimiz şey kendimiz değiliz asla…….bunu belki çoktan biliyoruz…..ama bilmek neyi değiştirir…..kişi zamanı kendisine ait kılmamalıdır, aksine zamanı kendiyle birlikte parçalamalıdır….nasıl peki?…tam bir çıkışsızlık….her halükarda “zamanin ve mekanin düzeni“ne yenik durumdayız…..üretimin ve tüketimin bütün carklarından geriye cekilmek, her tür insani ihtiyacın ve gerekliliğin dışınana çıkmak, ancak insanin kisisel olmayan bir felaketi kişi olarak üstlenmesiyle mümkün…..oraya bilgiyle gidilemeyeceği çok açık….her tür hamle, dile getirilen her tür inceltilmiş eleştiri, her tür bilgi kırıntısı, her tür kendilik, çoktandır yaşamın yaşamadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye hizmet etmek olacaktır…..

o kayıp ruhun, her türden özne konumunu yadsıyarak üstlendiği dehşet bu hizmetin reddidir….

gelecek uzun sürer

Ocak 10, 2008

Gelecek Uzun Sürer, gerçekten…..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun….sadece çoğunluk bunun farkında değilizdir….bizi kendi cehennemimizden habersiz kılan bu farkındalık yoksunluğudur….

töz…

Ocak 7, 2008

“Töz, olduğu gibi olandan bağımsız olarak, olandır”

                                    Tractatus, Ludwig Wittgenstein

‘elveda gorz’

Ekim 9, 2007

HakanErgün9Önce haberi Tolga‘da okudum. Sonra internette tarayınca başka yazılarla da karşılaştım. Aklıma ilk gelen Albert Camus’nün, “felsefenin önemli tek bir sorunu vardır:İntihar” değişi oldu. İşte bir düşünür daha soruna belirli bir cevap vermiş diyesim geldi. Müstear adıyla André Gorz karısıyla birlikte ve dahası karısının acılarına son vermek üzere intihar etmişlerdi. Böyle bir intihar, geri kalanların algı düzeneklerini şok edecek niteliktedir. 20. yüzyıl düşünürlerinde böyle gitmeyi tercih edenler, saymaya kalksak oldukça fazla. Ölüm meselesi, düşüncenin sınır durumlarından birini oluşturduğundan üzerinde konuşmak zor ve belki olanaksız. Ölüm her tür simgeselleştirmeye direnir ve boşa çıkarır. Hakkında konuşulamayan hakkında susmalı bu yüzden. Geriye kalan ölümün simgeseleştirilmiş biçimidir ve konuşulabilir, üzerinde düşünülebilir olan odur: Ölümün estetize edilişi ya da etik bir mesele olarak ölüm. Gorz, ölüm anında karısının yanında olmak, onu yalnız bırakmamak istemişti belki; ya da belki de onun ölümünden sonra kendi yalnızlığından kurtulmak, kendini yalnız bırakmamak istemişti aynı zamanda. Birlikte ölmek, ölmeyi seçmek, birlikte ölmeye karar vermek hayli zorlu ifadeler olarak görünüyor. Heidegger, basit ama etkileyici bir şey söyler: “Herkes yalnız ölür” der. Her tür simgeselleştirmenin ötesinde ölüm yegane gerçek‘tir diye eklemeliyiz buna. Buradan bakınca ‘birlikte ölmek’ denilen durum üzerine belki bi daha düşünmek icab etmektedir. Ölümün estetize edilişi ya da etiği üzerine bi kez daha. Öte yandan insanın yaşamına son verme kararı belki de tek ‘özgür‘ ve ‘iradi‘ kararıdır. Burada adeta son bir simgeseleştirme girişimiyle bütün Simgesel Düzen iptal edilmektedir -herşeye Hayır.

Düşünür Gorz’un çalışmaları ve yaklaşımının anlaşılmasında, onu “radikal özerklik filozofu” olarak değerlendiren Ahmet İnsel’in yazısı okunabilir.