Archive for the ‘bilmezlikler’ Category

üslûbun yutturmacası

Haziran 7, 2008

” :alışılagelmiş hüzünlere olmadık bir mahiyet vermek, küçük mutsuzlukları cicileştirmek, boşluğu allayıp pullamak, kelime aracılığıyla iç çekiş ve kinayenin parlak ama boş sözleriyle varolmak!”

[ Burukluk, Cioran ]

erguvanlar geçip giderken

Mayıs 5, 2008

Sonrasızca döner varlık çarkı, son kalan solmuş çiçeklerini dökmüş geçip gitmeye hazırlanan erguvanlar önünde bunu hatırlıyorum. Tarihin delisi öyle buyurmuş, hakikat öyledir muhakkak, her şey ölür, her şey yine çiçeklenir, sonrasızca sürer varlık yılı. Sonrasızca dönüş. Varolmanın dayanılmaz ağırlığı. Yüklerimizden kurtuldukça daha ağırlaşıyoruz sanki, yüklendikçe hafiflediğimiz gibi; işte yine son erguvan saatleri, her şey gider her şey geri gelir sonrasızca kurar kendini aynı varlık evi. İncecik bir yağmur başlıyor ansızın, bir kaç erguvan çiçeği daha düşüyor, ıslak, erguvan dalları biraz daha ıssızlaşıyor. “Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden/ geriye sadece erguvanlar kaldı” demiş şair (hilmi yavuz). Kimbilir hangi zamandan. Bahçeler de yok artık oysa. Yol kenarlarında, dört yol ağızlarında erguvanlar. Bir başlarına. Her yıl hep aynı zamanda geçip gidiyorlar sonrasızca. Yol kenarlarında, unutulmuş ve sessiz, erguvanlar kalıyor geriye yine. Unutulmuş sorular kalıyor. Başarısız yüzleşmeler, her bahar. Maskelerin ardında kaybettiğimiz maskelerin boş uğultusu. Ve kendini sonrasızca kuran varlık evinde biraz daha karanlıklaşan sessizliğimiz. Erguvanlar geçip giderken ıslak dalların altında son solmuş çiçeklerle birlikte durmuş bakıyorum zamana, uzun bir alaca karanlık topallıyordu önüm sıra, esniyerek konuşan, ölüm yorgunluğunda, ölüm esrikliğinde bir üzüntü.
* italiker nietzsche’nin böyle buyurdu zerdüşt’ünden

duygular, düşünceler vs.

Mart 7, 2008

Bir kaçı mülteci, büyük çoğunluğu ise ‘evlilik yoluyla’ buraya gelmiş olan, kimisi de anne babasının ya da dedelerinin alman olduğunu kanıtlayıp alman vatandaşlığını alan rus ve polonyalılardan oluşan, velhasılı farklı sebeplerle buraya gelmiş olan kişilerden mürekkep almanca sınıfımızda dersler genelde sessiz sedasız geçer -proust kadar olmasa da passiveapathetic gibi tek cümleyle işi bitreyim derken dimağım çöktü neredeyse! Bir kaç kişiyi saymazsak, sınıfa gelip gidenlerde maksat, bürokrasiyle sorun yaşamamak adına, imza verip orada görünmektir. Yine de ilginç canlanmaların olduğu zamanlar oluyor. Bunlardan birini bir kaç gün evvel, kurs kitabımızın das Emotion/die Gefüle (”duygular”) başlıklı yeni bölümünde yaşadık. Ulus Baker’in spinosizm’e dair bir yazısını (bkz.kullanışlı bir felsefe: spinozacılık) okumaktaydım o sıra. Duygulanışlar ile fikirler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorum‘u, sınıftaki “duygular” üzerine konuşmalar boyunca aklımda sürüp giden meselelere eşlik etti.

“Unutmayalım: Her duygulanış bir fikre sahip olmayı varsaymaktadır. Başka bir deyişle Spinoza bize, sevmek için sevilecek bir şeyin fikrinin, ister bir imge olarak, isterse kavram olarak bizde bulunması gerektiğini anlamak istemektedir. Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir… Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam, ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir –üzgünüm…“

Elbette, insan duygularını ifade eden kelimelere gelindiğinde (sevmek, nefret etmek, kızmak, sevinmek, üzülmek, merhamet, acımak, kıskançlık, korku, sahiplenme, ait olma, bağlanma, güven, güzensizlik, hüzün, melankoli, kaygı, tasa vs.), sınıfımızdaki canlanmanın anlaşılır bir boyutu var: onca farklı kültürlerden, inanışlardan ve tarihlerden gelen insanların değişik düşünce ve değer yargılarıyla bu tür konularda duyuş ve düşünüş farkları üzerinden tartışmaları kaçınılmaz görünüyor. Ben bile kulak kabarttım, kim ne diyor diye! İlginç sonuçlar ve farklılıklar çıktı ortaya. Bir kaç istisna hariç duyguları ifade eden kelimeler, birebir tercüme edilebiliyorlar birbirlerine; bununla birlikte tercümede birbirine denk düşen terimlerin içeriklerinden herkesin aynı şeyi algılamadığı da gayet açık. Birbirimize şaşırdığımız oldu.

Birkaç değerlendirme ekseni çıkarırsam sanıyorum daha belirgin olarak ilerleyebilirim bu konuda. Elbette sınıftaki konuşmalarda bu eksenler sözkonusu değildi. Ben onların örtük olarak, o farklılıkların daha da gerisinde akmakta olan meseleler olarak devrede olduklarını kurguluyorum. Bunlardan ilki, belirttiğim gibi duyguları ifade eden kelimeleri nasıl anladığımıza ilişkindi. Mesela hüznün, acının, kıskançlığın, korkunun, acının, acımanın, sevmenin vs. pozitif ya da negatif olup olmadıklarını ifade etmeye çalıştığımızda, epey bir başka şekillerde düşünüldüğü ortaya çıktı. Korkunun negatif, sevmenin pozitif bir şey olduğu konusunda sanki aynı düşünülüyormuş gibi bir hava esti, ama neyseki ordaydım! “Korku”nun hiç de negatif bir şey olmayabileceğini söyledim tabiiki! Aynı şekilde “sevme”nin pozitifliğinden de kuşkulu olduğumu ekledim bitirirken! (”Ich bin im Zweilfel darüber, ob die Liebe ein positives Gefühl ist!“) Duygulanışları edinme deneyimimiz değil sadece, onlara dair bir şekilde içselleştirdiğimiz değer örüntüleri de, onların pozitif ya da negatif olarak anlaşılmasını da belirliyor durumdadır.

Diğer bir eksenimiz ise düşünce ve duyguların bağlantısı meselesine ilişkindi. Yani duygu ve düşüncelerimiz arasında nasıl bir ilişki olduğu meselesi. Her nasılsa, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikri bir çırpıda hakim oldu ortama; hocanın, duyguları düşüncelerden ayırmak nasıl mümkün olacak türündeki soruları biraz kuşku uyandırır gibi olduysa da hava değişmedi. Bu havayı sanıyorum, modernizmin ana akımının kırılmış olmasının bir işareti olarak alabiliriz. Düşüncelerin, fikirlerin önemi, demekki artık o minvalde. “Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor. Modernden postmoderne geçişte bu farklılaşmanın boyutlarına ayrıca bi bakmak gerekiyor sanırım. Erkeklerle kadınlar arasında da bir farklılık vardı bu noktada gerçi. Kadınlar duyguların öncelikliği konusunda daha ısrarcı görünüyorlardı (sanki!).

Muhtemelen erkek soyunun en katanılmaz mahluku olarak görünmüşümdür: Duygusuz budala. Ama yine de duygularla düşünceleri birbirinden ayırabilecek, birbirlerine göre herhangi birini daha önemli kılabilecek bir ayrımı kimse ortaya koyamadı. En etkili açıklama Bosnalı hoş kadından geldi; birini gördüğüm zaman aşık olup olmayacağımı düşünüp karar vermem, herşey kendiliğinden, nasıl hissediyorsam öyle olur dedi. Bu argüman biçiminin felsefi hali oldukça yaygın ve eskidir, gücünü de kabul etmek gerek. En azından “Romantik Düşünce”yi hatırlayabiliriz, ki buna birazdan doğallık-yapaylık meselesiyle geleceğim yeniden. Buna göre fikir/ler ya da düşünce/ler (ya da ‘düşünme’ler) her zaman sadece bir şey üzerine düşünmedir. Korktuğumda durup düşünmem. Sevdiğimde, cinsel arzumda, kıskandığımda, sevindiğimde bunları üzerinde düşünerek kıskanıyor ya da seviyor değilimdir. Açık olsa gerek, burada kendiliğinden, refleksif, anlık tepkilerin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.

Bir diğer eksen bu şekilde ortaya çıkıyor; duyguların doğallığına karşı düşüncenin yapaylığı üzerinden işleyen ayrım. Aslında insanlar iki şekilde bu “doğal” ve “yapay” ayrımını kullanıyorlar ve hadisenin bu boyutu elbette sınıfta yarım yamalak almancalarımızla yürütülen tartışmanın çok ötesinde. Doğallık-yapaylık ayrımı, bir yandan duyguların doğal olanı ve yapay olanı şeklinde işliyor; daha açık olarak “doğal duygular” ve “yapay duygular” şeklinde. İkinci olaraksa yukarda belirtiğim gibi duyguların doğal düşüncenin ise yapay olduğu şeklinde. Bu haliyle bile, duygu-düşünce, doğal-yapay, gerçek-sahte ikilemleri üzerinden süregelen ezeli ikilikler meselesinin içine düşüldüğü açık olsa gerek. Buraya ruh-beden ikiliğini eklesek ayrıca, mesele iyice toparlanmış olur. Kartezyen düşünce sonuç olarak bu ikilemlerin “mevcudiyet metafiği” dahilinde bir çözümünü sunar.

Postmodern düşüncede bu metafiziğe verilen cevapların ve yürütülen soruşturmaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Foucault’nun, Baudrillard’ın, Lacan’ın, Deleuze’un ve en temelde de Derrida’nın soruşturmalarının izlenmesi gerekir. “Konuşmanın”/”Söz”ün doğal, “yazı”nınsa yapay olduğunu ileri süren metafizikten daha kabul edilebilir bir yaklaşımla karşı karşıya değiliz burada. Bunlara yapısalcılık sonrası feminist kuramcıları da dahil etmek gerekir. Ben şimdilik o kanaldan ilerlemeyeceğim, daha çok sınıfta mesleyi konuşurlen aklımdan geçenleri almancamın yetersizliğiyle anlatmam mümkün omadığından burada demiş olayım, diyorum. Her biri doğal-yapay ayrımını yerinden eden (ve neden/nasıl burada bir sorun olduğunu deşifre eden) yaklaşımlardır.

‘Doğal’ ve ‘yapay’ duygular ayrımı kabaca şöyle yapılıyor olsa gerek: Korkma, sevinme, imrenme, sevme, paylaşma, cinsel arzu, öfke gibi (daha çok pozitif olarak algılanan) duygular “doğal”; buna karşılık kıskanma, sahiplenme, şiddet, şevhet, hırs, nefret, kin, saldırganlık gibi (daha çok negatif olarak algılanan) duygular ise “yapay”dır. Bu “doğal” ile “yapay” ayrımının oldukça (kelimenin her boyutunda) yapay olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı düşünce duygu ayrımında, ilkini yapaylığa ikincisini doğallığa eşitleyen yaklaşımda olduğu gibi. Şevhet ya da tutku, mesela cinsel isteğe göre, ille bir karşılaştırma yapılacaksa, daha doğaldır -yukarda yapılanın aksine. Ancak bu ayrımın bu şekilde konulmasının saçmalığını anlatmaya çalıştığım için, bunda ısrar etmek istemem.

Genel olarak “normal” olanlar doğallıkla eşitlenmetedir diye, buna karşı “sapkın” olanların daha doğal olduğunu söylemek saçma olacaktır. Çünkü mesele burada neyin daha doğal olduğu değil, doğallığın biizak kendisidir. Aynı şekilde mesela, kıskançlık ya da sahiplenmenin, imrenmeye göre daha doğaldır olduğunu söyleyebiliriz. Bir başkası, diyelim “yabancılaşma eleştirisi“ni katıksız bir şekilde üstlenmiş birisiyse, buradaki kelimelerin bazılarını o tarafa, bazılarını da bu tarafa (doğal-yapay ya da daha doğal-daha az doğal) alacaktır. Asıl sorun olan ayrımın kendisi bırakılınca, geriye neyin doğal neyin yapay olduğunu tayin edecek öçüyi belirleme kalıyor. Bu da tabi zurnanın zırt dediği yer. Çünkü soru budur: bu bahsedilen doğallık-yapaylık neye göredir?

Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.

Şu ünlü Roussaucu romantik/doğalcı düşünceyi hatırlamamak elde değil: Toplum tarafından yozlaştırılmış olan doğal insanın merhameti. İnsan özünde doğal bir varlık olarak iyidir, ama sistem ya da toplum onu kötü yapar. Bu tür yaklaşımlarda, sözkonusu ayrımın bizat yapay olduğu, düşünceyi yapaylıkla, duyguları doğallıkla eşitlemenin üçbinyıllık düşüncenin başat yaklaşımlarından biri olduğunu ve Derrida’nın modern düşüncenin eleştirmeni Rousseau’yu yapısöküme almasının buradan kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. “Anlam”a karşı “sezgi”nin öne çıkarılmasında, yine benzer bir metafizik döngünün işleme sokulmasına karşı da dikkatli olmak gerek. Elbette, düşünceler ve duygular aynı şey değiller, keza anlam ile sezgi de aynı şey değil, ancak bu özdeşsizliği, birini “doğal” diğerini “yapay”, birini “gerçek” diğerini “sahte” olacak şekilde kurgulamak, bugünün dünyasında böyle bir düşünce ve eleştiri yürütmek yerinde görünmüyor -eleştirel düşüncenin bu ayrımlardan hareket edebileceğini düşünmek tuzağa düşmek anlamına geliyor daha çok.

Burada bir kez daha “yapay zeka” hadisesinin sınırına geliyoruz kanımca. Matrix filmi vesilesiyle etrafından geçmiştik bu tür bahislerin. “Uzaylı Odessya”, “Yapay Zeka”, “Animatrix” türünde filmlerle de bunları yeniden düşünmek mümkün.Yapay zeka tartışmalarının, felsefenin ana meselelerini üstlenerek, ağır bir sorunu dile getirdiği biliniyor.

Ancak dağıtmadan sınıfımıza döneyim ben yeniden.
Korku, pozitif mi yoksa negatif mi bir duygudur? Kıskançlık, zamanımıza ait bir yabancılaşma biçimi olarak beliren bir sahip olma güdüsü müdür, yoksa kültürler ötesi bir hissediş midir? Biz “doğulu”lar mesela böyle bir konunun bizde direk cinayet meselesi odluğunu söyledik, Polanyalı (bize göre biraz daha “batı”da kalan richard ise memleketinde kıskançlık krizinin birkaç şişe voktayla birkaç haftalık uykusuz ve depresif yalnızlığa denk düştüğünü anlattı. Güldük sınıfça. Merhamet, peki? Ya da cesaret? Ya da kaygı? Ya da Endişe? Melankoli? Elbette filozofların altından kalkamadığı meseleleri biz faniler halledecek değidildik ya, kendimizce kavrayışımızı dillendirmeye çalıştık. Sonra da bu temayla bağlantılı olarak bu filmi, Kurt Wimmer’ın Equilibrium‘unu izletti hocamız sağolsun. Etkileyici bir film kesinlikle. Zizek’in, bir andorid olmadığımdan nasıl emin olabilirim sorusunu hatırladım filmde. Meselenin candamarı. Aslında yazıya başlarken aklımda olan şey bu filmden bahsetmekti, ama toparlayamadım lafı, daha yeni adını anıyorum, hay allah…..

bi dahaki sefere artık.

jenseits

Şubat 15, 2008

Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel’in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelde tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir

Minima Moralia, 116, Thedor Adorno

tren istasyonuna çıkan merdivenlerin altında uyurken ya da otururken görüyordum onu çoğunluk….işe, okula, alışverişe, bir randevuya, herhangi bir amaç ya da gereksinimle bir yerlere koşuşturan, hareket eden kalabalıklar arasında…..karton kutular ve tahta kasalardan oluşan bir mekanı vardı….aşklarköpekler’deki o eski gerillayı getiriyordu aklıma…..yalnız etrafında köpekler yoktu ve pejmürdeliği sınırsızdı…..onun eski bir gerilla olduğunu varsaymam oysa romantik zırvalıkların bir parçası, bunu artık daha iyi anlıyorum….saçı sakalı birbirine karışmış, asla münzevilik barındırmayan bir yalnızlığa gömülmüştü….resmi anlamda herhangi bir kağıda sahip değildi, ne de herhangi bir toplumsal ilişkiye…..konuştuğuna hiç tanık olmamıştım…..yaşamıyla ilgili bir çok farklı hikayeler anlatılıyordu…..kendini dil’den de sürmüştü belkide…..bir çok kez alıp götürmüşler, temiz giysiler, yemek yiyebileceği ve barınabileceği sıcak bir yer vermişler, her seferinde aynı şekilde her şeyi bırakıp dışarıya gitmiş…..ya da kaçmış demek gerek belki de……bakışlarında saydam ve geçirgen olmayan bir ifadesizlik vardı, kelimenin tam anlamıyla karanlığın yüreğine(joseph conrad) yerleşmişti belkide….kuntz’un “dehşet! dehşet!” diye haykırdığı o son ana……o bakışları düşündükce dışarı dediğim şeyin tasavvur edebileceğimiz zamansal ve mekansal düzenlemelerle ve algılamalarla anlaşılamayacağını görüyorum…insanı delip geçen, herhangi bir anlam kırıntısına, ilişkiye ve tercümeye olanak vermeyen bir dehşet bakıştı onunkisi….yanından her geçişimde duyduğum bir dehşet……ulaşabilmek olanaksızdı….onu görmüyoruz diye düşünmüştüm ilk seferinde…..sonra aslında onun da bizi görmediğini düşündüm…şimdi-ve-burada, fakat bambaşka bir boyutta yaşıyor….bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın düzenini iptal etmiş, bizimle yaşamıyor asla, ve dahası sürdürdüğümüz hayatı varlığıyla bizzat sorunsallaştırıyordu…..yargılamadan, herhagi bir şekilde sorgulamadan, soru sormadan, sırf varlığıyla…..bu yüzden sürekli alınıp götürülüyor ve kapatılmaya çalışıyor olsa gerek……bunları düşünürken, onunla her karşılaşmanın sonrasında olmuş olduğum herşeyden yeniden ve yeniden tiksindim…..onun orada olmaklığıyla kendini kapattığı dehşet, içinde kendi hayatımız diye ahkam kestiğimiz büyük kapatılma‘nın dehşetini apaçık kılıyordu yalnızca…..öyle ya da böyle, ona lanetler yağdırırken bile bir dolu anlamlar yüklediğimiz dünya sefilleşiyordu……her tür anlamı iptal eden bakışlarındaki saydamsızlık, benim dünyaya getirebileceğim bütün inceltilmiş eleştirilerin, bütün etkileyici itirazların, okuyan çoğu insanın da hoşuna gidecek karşı çıkışların hepsini katlanılmaz bir sefilliğe dönüştürüyordu daha dile gelmeden…..sefaletin eleştirisi ve eleştirinin sefaleti…..zamanın ve mekanın düzenine nasıl ait olduğumuzu, onu nasıl yeniden ürettiğimizi, karşı olma konumlarında bile onu nasıl süreklileştiridiğimizi dehşetli bir şekilde duyuyorum o bakışları hatırladıkça…..bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın dışındaydı…..kacımız gercekten kendine ait olduğunu söylebileceğimiz bir zamana sahip diye soruyorum sık sık…..zamanın ve mekanın düzeninde kendimiz dediğimiz şey kendimiz değiliz asla…….bunu belki çoktan biliyoruz…..ama bilmek neyi değiştirir…..kişi zamanı kendisine ait kılmamalıdır, aksine zamanı kendiyle birlikte parçalamalıdır….nasıl peki?…tam bir çıkışsızlık….her halükarda “zamanin ve mekanin düzeni“ne yenik durumdayız…..üretimin ve tüketimin bütün carklarından geriye cekilmek, her tür insani ihtiyacın ve gerekliliğin dışınana çıkmak, ancak insanin kisisel olmayan bir felaketi kişi olarak üstlenmesiyle mümkün…..oraya bilgiyle gidilemeyeceği çok açık….her tür hamle, dile getirilen her tür inceltilmiş eleştiri, her tür bilgi kırıntısı, her tür kendilik, çoktandır yaşamın yaşamadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye hizmet etmek olacaktır…..

o kayıp ruhun, her türden özne konumunu yadsıyarak üstlendiği dehşet bu hizmetin reddidir….

korkuvetitreme

Ocak 5, 2008

oldukça hoş, fakat korku ve titremeyle okuyacağınız, içinizi tuhaf bir tekinsizliğin kuşattığını duyacağınız bir anlatısı var passive apathetic‘in…..karanlık kıta aşka dair karanlık bir hikaye daha….marazi aşkın gücü……ya da aşkın marazi gücü….hepsi bu değil tabi, aşk olsa olsa bahanesidir her hikayenin….korku ve titremeyi besleyen hikayenin kendisinden çok hikayenin anlatıcısının tedirginliğidir belkide…….yazıyla yüzleşmek zorunluluğu……her yüzleşme anının tedirginliği ve tekinsizliğiyle yüklüdür kelimeler……yüzleşen, aynı zamanda yüzünüze de ayna tutar yazdıklarıyla……belkide bütün bunlardan dolayı tuhaf bir etkisi var hikayenin, sizi kendi hikayelerinize çekebileceği gibi, anlatılan hikayenin kendisinde tedirginlik içinde de bırakabilir…..dönüp bi daha okumak isterseniz doğrusu şaşırmam……buyurun, yazının girişinden bir parça…..

[ İnsanın hayatında, olayların kendisine etkisine hiçbir şekilde müdahil olamadığı zamanlar olur, sessiz, sadece içinizin duyacağı çığlıklar atmaktan başka bir şey elinizden gelmez. Daha ne kadar dersiniz, daha ne kadar içim içime kat kat geçecek, daha ne kadar katlanıp küçüleceğim, daha ne kadar büzülüp kapanacağım, dertop olup kendim bile kendimi bilmeden yaşayacağım, daha ne kadar sürecek bu? Kaç haftadır bu haldeyim. Eskinin cevval, bilmiş, onu oradan bunu buradan tutup tutup çeviren, fikrine takılan bir filizi katı topraktan sündüre sündüre solucan çeken kırlangıç gibi çekip sündüren gitti, yerine ne yazdığını, ne konuştuğunu, ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilmeyen, kafası kesik bir tavuk gibi oradan oraya, boş yere koşturan, saatlerce anılara, hatıralara, olmuş bitmişe dalan, yediği vurgunları bile farketmeden aşka şevkle boğulmaya devam eden biri geldi. Ortaokul Türkçe kitabımızda dilini keskiye sürüp de dilini kesen, sonra da yaladığı kanın kendi kanı olduğunu bilmeden, taze kanla coşup keskiyi gitgide daha hızlı yalayan kedinin hikayesini okumuştuk. Ben o kediyim işte, tek farkla, kendi kanımda boğulduğumu biliyorum.]

….

Aralık 30, 2007

……sadece boğmakla yetinmeyen, aynı zamanda parçalayıp yutan nehir……

da…da

Kasım 19, 2007

hakanergün9

1.”Bir insanın yeryüzünden geçerken kendinden bir iz bırakması kabul edilemez bir şeydir”.

2. “Ben konuşuyorum ve söyleyecek hiç bir şeyim yok”.

[ "Modernizmin Serüveni" (YKY) içerisinde, "İki Dada Bildirisi", André Breton ]

“ablam der ki kafamızı karıştıranlara lanet olsun pass!”

Ekim 30, 2007

 

pass

 

 

aslinda dün yaptik sohbeti passive ile, ama öyle konuşmuşuz ki oratalığı ancak toplayabildim. passive’in sevgili halkına bi hediyesi var, bu gördügünüz resim, kendi eseri, suluboya, tıklayın büyük halini görmek için, masaüstü yapmanız gerektiğini unutmayın. kendisi banu‘yu secti yeni kurban olarak. banu icin sorulari passive yaziverin. ve buyurun bu uzun mülakata….

 

___________

 

sevgili passive burdasin ne güzel.daha erken bi bakayim dedim, hazirlandin mi büyük röportaja

merhaba, yakalanmamak için çok uğraştım. çook heycanlandım ayol.milakata gircek gibi falan hissettim kendimi. ama bakın yarısında uyyakalırsam şaşırmak.gücenmek yok. demedi demeyin.

niye uyumadin mi aksam

dört gibi yattım. sabah da bayram törenine gittik.

hazir isen baslayiveririz birazdan ben de bi kahve alayim

ok.ben her zaman hazırımmmm

halkimiz bekliyor

ya yaaa.merak içindeler.bi sınırötesi operasyon bi de bu röportac…

takip ediyor musun sinirötesi opresyon gelismelerini, ben hic bakmiyorum

tabiyki, insanların acı çektiği her şeyi takip ediyorum

ne düsünüyorsun, nedir bütün bunlar?

Nedir?ben bilmem böyle soruların cevaplarını….ıhmm… sadece boşuboşuna ölmek berbat bişi. yani banka kuyruğunda kalp krizinden ölmek ne kadar anlamlıysa terörist denen şeyle öldürülmek o derece anlamsız.

hep böyle oluyor bosuna oldugu belli ama hep ölmeye degermis gibi anlasiliyor ve anlatiliyor. ve cözülmüyor mesele. Her nasılsa…..

Evt. kim kimi görüp şehit oluyor anlamıyorum mesela….ha bunları düşünmek içimdeki militarizmi öldürmüyor

cözüm bu kadar zor mu gercekten?

çözmek isterseniz her şey kolay da

isteyen mi yok! ?savasa hayir diyenleri de dövüyorlar zaten

ama bakın sevgili kk. savaşa hayır diyenlerin hepsini inandırıcı bulmam ben. yani ben savaş karşıtı değilim.savaşsız bir gün bir yıl bir dönem gösterin.bilmediğim bir şeyi savunamam. barış nedir? mümkün mü barış?bence değil. ha bir şey söyleyip dövülmek korkunç ya da herhangi bir şekilde baskıya uğramak

savas olmamasi anlaminda baris mümkün belki, ama saniyorum sen barisin bir cözüm getirecegine inanmiyorsun….

ıhmm !..belkide. barış dedikleri şeyin kastettiklerini tam kavrayamıyorum insanların biribirini yok yere öldürmesi ise tabiyki savaş olmamalı. ama barış ne? atalat demek gibi. Atalet !

belirli bir somut durum icinde baris anlasilir bir sey. su an icin sinirötesi olmasin kürdün hakki verilsin demokrasi gelsin falan gibi seyleri kapsiyor anladigim kadariyla. Bunda ne var?

kürdün hakkkı mı? nedir ki hak?

keske sana bir kahve ismarlayabilseydim

keşkee…caramelli severim ben kahveyi

alman kahvesi cok sert yeni alistim bende

aa…çok severim ben. burda davidof falan buldum da çok mutluyum.nescafe ve jacobs a talim ediyorduk istanbulda.korkunç bişi buu. ben mesela nescafeyle savaş halindeyim. bir an bile barış olsun istemiyorum

baris vs. üzerine binen anlamlar o kadar cok ki.bazen kelimelerle bir yere varmak olanaksiz oluyor

esasıda kaçakkova konuşarak ya da diplomasiyle ülkeler arası mevzuların nihai sonuca ulaşmadığını tarihin her yerinde görmüyomuyuz. yani benim okuduğum tarihte.

evet görüyoruz tabiikine de…..

ve bir ulus devlet sınırlarını halkını askerini korumak için yapması gerekenleri yapmalı diye düşünüyorum

savas politkanin baska araclarla devamidir demis bir mühim zat

evt. iyi demiş. düşmanı iyi belirlemek gerek.

hangi düsmani? Kimdir düsman!?

sınırötesinde kimi yada neyi ortadan kaldırmak istediklerine iyi karar vermeliler.evt….işte hangi düşmanı. pkk denen şey düşman mı, evet ama pkk deyince tüm kürt ırkını kast ediyorlar bundan hoşlanmıyorum.

bu operasyon disarida bir seyleri ortadan kaldirmak icin mi yapiliyor gercekten? yoksa iktidarin iceride, kendisiyle ilgili bazi meseleleri kaydirma bicmimi var burada?

yani esasında içeride haledilmesi gereken bir sorunu dışarı tankla tüfekle hede hödö gidip halletmek yer yer komik ama hergün üç beş askerin de öldürülmesi birilerinin buna yardım etmesi ve daha öleceklerin olması ve karşı taraftan öldürülenlerin de bu ülkenin vatandaşı olması, düşündürücü. yahu ben bu konudan hazzzetmyiroum geçelim allaşkına.

Gecelim, sicak ya konu, daliverdik birden? Bunlar aklimda yoktu yoksa…..

vallaa… zaten son dakka takibi yapmaktan anam ağlıyor

baslayalim öyleyse!…

ha ama bakın az önce jaap stam ın futbolu bıraktığını öğrendim nasıl mütehassisim bilseniz

o kim yahu simdi?

(spor haberlerini son dakka takip eden bi kızdan hayır beklenmemeli son tahlilde)

aaa! a! yoksa siz dünya kupası takip etmezmisiniz. hollandanın muhteşem defans oyuncusu korkunç bi adam. Severdim. Neyse. her şey geçici şu alemde. sınırötesi de.

kadinlar futbolu sevmez sanirdim

ben severim. kadınlar ne yapar bilmem.

kadin yoktur kadinlar vardir diye mi?

valla bence insan vardır. ötesini pek anlamıyorum

o da öldü diyorlar ya

olsun. hayaletleri yeter

sorularima geceyim ben artik!

eh buyrun buyrun

bloglaralemi merak ediyor kimdir bu passive, nerede yasar, ne is yapar, nelerle mesguldur?

aa cidden!?nemiz var nemiz yok ortaya dökmüşüz hala mı merak….oyh!! bu insanlar nasıl doyursak bilmemkii !?

ögretmenlikten memnun musun diyeyim o zaman?

Ihmm… bazen… gün gün değişiyor benim hoşnutluğum. bir karar da duramıyorum. şöyle söyleyebilirim ama örtmenlik konusunda: öğrenci ve ders kısmını ve tabii edebiyat dil öğretme kısmını çok seviyorum.

edebiyat ögretmenligi naasil oldu peki hep istedigin bir sey miydi?yoksa hayat sartlari mi?

hani zorlasam varoluşumun yegane amacı falan gibi haddini aşan laflar bile edebilirim. ama o kadar abartamam.ama memuriyet kısmından uymam gereken çoğu anlamsız kurallardan diğer öğretmenlerden idarecilerden ve erken uyanmak zorunluluğundan ve he rgün uyumul giyinmek zorunluluğundan nefret ediyorum. edebiyat istediğim bir şeydi fakat öğretmenlik kısmı biraz zorlama oldu.en kolay iş buydu.devlet hemen işe aldı beni. hoş ben yapmadım başvurularımı babam ve ablam yapmışlardı.ben istemiyordum çünkü…oyh, o talihsiz güne dönmeyelim tekrar. atama haberini taksim meydanında almış hüngür hüngür ağlamıştım.

iteklenmissin o zaman sen bu ise, peki edebiyati yine de istedigini söyledin, tam olarak istedigin neydi ki baska?

şimdi kk bu soru için çocukluğuma dönmek gerek.ben hiç bir zaman ne olmak istiyorsun sorusuna cevap veremedim. kafa karışıklığım bebekliğime denk düşer. lise ikide falan iyice rus edebiyatı dosto aşkı vesaire derken. fen bilimlerinden mezun olup sosyal bilimlere abayı attım. falan filan. sonra işte öss türk dili edebiyatı….böyle

anladim, peki simdi edebiyat ile iliskin nasil?

tabii üniversitede tek kelime rus edebiyatı dosto vesair bahsedilmedi. bu da memuriyet kadar sukut-u hayaldi…..ıhmmm ilişkimiz?! Güzel. tek taraflı bazen. ben öyle uzun yorucu okumaların ve çalışmaların insanı değilim. sistemli hiç bir şey yapamayacağım için edebiyatla ilişkim yer yer su sızdırıır. ha ama hala dostoyla aşıkız o da ayrııı.

edebiyat yasamlarimiz icin gerekli midir?cocuklar mesela „yahu hocam birakin edebiyati ne ismize yarayacak“ demiyorlar mi?

diyorlarr.desinler. onların bilişsel ve duyuşsal seviyeleri yeterli dğil diyorum bazen. bakın nasıl bilimsel açıklamalar buluyorum kendime. ama bu yıl ilk kez bir sınıf dil anlatım dersinde öğretmenim noolur edebiyat anlatın diye yalvardıı. Şaşırdım. ölcektim şaşkınlıktan haaaattta. dedim ben siz gibisini hiç görmedim sekiz yıldır.

10 verseydin hemen hepsine hemen

Aaa…yok o derece diil…not vermekte pek zorlanırım….:9.ama çolk seviorum onları bu ondan daha kıymetli.eh tabi anlayana miirim…

sevgi sinif gecirmez ya, neyse. Hopi yerlileri dosto okumadiklari icin ne kaybediyorlar sahiden merak ediyorum?

bir kere ne kaybettiklerini bilmemeleri büyük bir kayıp. hem ben o kadar uzağğı dşünmem. başka insnalrın edebiyattan ne anladıığı onda ne bulduuğu pk umrumda değil. edebiyat sanattır. Zevktir. faydacı olmak hayal kırıklığı yapar. kırılmayacak hayaller üretiinnn. fleksi hayallerim var. frimus adlı blogıra yollıycam onlardan. ahahh fena sataşırım ben insanalra farkettiniz deilmii.

frimus dedin de, passive görünce aklina tolstoy ve neval el saddavi geliyormus. Gercekten var mi böyle kendini pasifist olarak tanimlama durumlari?

evet var

pasifist olmak icin neler yapiyorsun mesela?

uzun uzun bu durumu açıklamak da hoşuma gitmiyor pasifliğe zarar getiriyolr gibi çelişmek isteme pasifliğimle. pasif direniş yapiyorum. şimdi pasifist olmak acaip bir çelişki. bir kere bu çelişkiyle mutlu olup sakin sakin yaşamak pek hoş. hayatta olmak ve birsürü birüsü şeyle bunu desteklemek aktive olmak demek. bi kere metabolizmayla çelişmek gibi. neyse geçelim bu bahsi. işin felsefe kısmından pek anlamam, anladığınız üzre.

bir ara edebiyatcilarimizda tolstoyculuk ile dostoculuk seklinde kamplasmalar olmustu. Toplumculuk bireycilik meselesinde.

evet. Saçma. dostonun kaarşısına tolstoyu koymak yani.

oguz atay dostocuydu, oraya gelecegim

adamım!

üc kelime denmis ama sen aldirma bize anlatabilir misin atay’i. cocuklara anlatir gibi.

oğuz atay da pasifist sayılbilir aslındaaa. hımm hiç bunu düşünmemiştim. bu gece uyumadan bunu düşünüüciiiim. üç keliem mi?oyh! hiç anlatmadımki atay‘ı. müfredata koymadılar.Ataya küfrettim bol bol. tutunamayanları iki yılda zor bitirdim. panik ataklrıma sebeptir. Eşşolusu.

okuldayken ben edebiyattan nefret ederdim, her cocuk gibi

okulda ben pek çok şeyden nefret ederdim.göğün altında yaşamak trajedisi gibiydi okula gitmek

cok mu etkiledi tutunamayanlar seni

aslında onu okuduğum dönem epey zordu. yani kırılma dönemiydi bi nevii. o yüzden nefes almaktan zorlanırken selim ve turgut olmuyo. üç kelim beklemesinler söyleyemem

peki sen kendini dogal bir disconnectus errectus familyasindan mi görüyorsun? yoksa bilincle tutnamamayi tercih edenlerden mi?

ikincisi tabiyki…..(burada passanim iki dakikalik bir ara istiyor, tam iki dakika sonra geliyor, „işte memurluğun faaidesiii“ seklinde acikliyor bu dakikligini )

peki tehlikeli oyunlar mi, tutunamayanlar mi desem?

Tutnamayanlar.

frimus Selimışıkturgutçuğumözbenvetutunamayanlardevleti kurunca bize katilir mi diye soruyor?

Bittabii. seve seve. ama ben iflah olmaz bir oğuz atay hayranı değilim. bu konuda z’ yi tavsiye ederim, projeleri vardı.

evet z abimize danismaliyiz tez zamanda. varmi iflah olmaz hayranlik duydugun yazarlar?

dosto var. şairleri var bazı. şimdi hiç aklıma isim gelmiyo hale bakınn. Ehehhiihi. örnek sıkıntısı çekerim çok. ders anlatırken paranoyaa. Oyh…ama günümüzden bi örnek verebilirim. sadık yalsızçanlar. Tüm kitaplarını okuyabildiğim tek yaşayan yazardır. tekrar tekrar okurum. yalsızuçanlar olcek soyadıı. alengirli bi isim işte

ben sadece sitesinde yazdiklarini okudum, kitaplarini görmedim, aklimda dursun bulurum bir ara

sinema üzerine yazıları felan vardır denemeleri bilmemneleri. hikayelerini okurum ben daha çok

nilgün marmara var bi de

uvvv. Olmazmıı. hayatın neresinden dönülse kardır.

onun izlerini mi takip ediyorsun, nasil yasamis, nasil düsünmüs, ne hissetmis falan

şimdi mesela sevgili kaçakkova pasifist pesimist ya da bilmem çelişik her ne isek…onca bilnicimdeki berraklık ve yaşamktan emin olmak bi tarafta durup dururken boğaz köprüsünün trabzanlarında sekerek yürümek düşüncesini nasıl içimizden atarız. muhteşem bişi buu. tıpkı “kandan korkan birinin kan dökmeye duyduğu acaip arzu” gibi.

ölümde arzu ve korkunun biraradaligi mi kastettigin

evet. hem içinde hem düşüncesinde. hem hiç bir zaman yapmayacağınızdan bu kadar emin olmak hem de bunu ölesiye arzu etmek.

freud arzunun oldugu heryerde bir bastirmanin sözkonusu oldugunu söylüyor.

haa aferin freud’a….iyi demiş !..

freud mu dedim ben, hay allah agzimdan kacti freud demeyecektik

evet yauğ… ona dair tek bildiğim ah muhsin ünlü‘nün bir şiirindeki mısralar. “freud diye bir şey yoktur/hadi içte çay koyuyim

nilgün marmara?

nilgün marmaraya dönersek onun izini takip etmek,hayatını kopya etmek ve hatta düşünüşüne, hissedişine hayran olmak gibi bir şey yok bende.

kopya etmek degil de izini sürmek, ulasmaya, anlaymaya, daha da iyisi hissetmeye calismak demek istedim

hımm evet…hissettiklerin anlamay a çalıştığım oluyor. ama sonra anlamsız bir şey bu. ifadelerine hayranım daha çok. diline belki de

sen de dil hayranligi var demek dogru olur mu?

Kesinliklee…dil ve kelimee….Hayranım, yani hayatta kutsal olduğunu düşündüğüm şeylerden

kutsal ile nasil bir iliskin var peki hazir gelmisken gelmisken sorayim?

kutsal derken?…ben materyalist olmamaktan mütevellit, kutsallık atfetmekten çekinmeyiz….hayal önemldir, yani uydurma ya da dogma değil hayal olanla olmayan görünenle görünmeyen arasındaki o ara gerçeklikten bahsediyorum hayal derken. bu konuda ibn arabi‘den etkilendiğim gözden kaçmaz tabe…nınınnıın

bozuk cümleler kuruyorm ne acı deyılmıı ? kutsallık atfettiğim dile baaakın…

ibn-i arabiyi nasil okudun peki kendi metinlerinden mi?

arapça asıllarından değil tabi. çeviri eserlerinden. ilk füsusla başladım. okumakta biraz cesurum. cahil cesareti işte benimkisi. ama pişman deilim

arap ve islam filozoflarinin (yoksa bilgelerinin mi demek gerek) cevrileri yapiliyor cokca degil mi artik?

Hımm…aslında ibn arabi konusunda yetersiz. yapılan çeviriler çünkü onun en önemli eseri fütuhatı mekkiyye tamamen türkçeye çavrilmiş değil. ilahiyatçılar tez falan yapıp (tabi kariyer sıkıntısından yaparlar geneli) bölüm bölüm çeviriyor ama, tamamını degil…bi gün uyandığımda arapça konuşuyor olursam ben çeviricem.söz

kac dil biliyorsun sevgili pass?

hiç dil bilmiyorum ben yaauğğ.hakketen.hani şimdi saysam kaç dil öğreniyorum. arapça ispanyolca farsça zıkkım ingilizce falan derim dee. hakaret gibi olur onları biliyorum demek, ki bazen türkçeyi bile bilmiyorum.

ne bileyim frimus belki bi is teklif edecek, ya da ogluna isteyecek seni

ayy, istemem, o kendine iş bulsun….onun oğlunu düşünebiliyomusunuz allaşkına kaçakkoaa…uovvv….

terminator gibi bir sey geliyor aklima….

bunları kesmeyin e mi. olduğu giib yazın. bi düşman daha olsun isterim.rahat raht savaşmak için

tabiiki

berlinde türkler ve kürtler çatışmış. sizde ordamıydınız. işte opreasyonun sıçtığı an. Neyse. provakasyona meyyal millet.

yok ben kenarindan gectim. türk bayraklariyla gezenleri görünce uzaklasiyorum ordan hemen. Bugün türklerin yürüyüsü vardi kürt derneklerine saldirmislar.

geçen yıl bizde mitinglerden kaçıyorduk istanbulda. Korkuyorduk. Neysee. allaaam hale bak! siz bana soru sorun.

sorayim. herkes kendini hector sandigindan duruma bi aciklik getirsek diyorum artik, hector kimdir, öyle biri var midir, nasildir, iyi midir?

Ahahahahaaaaaa….ilahi…şimdi hector öncelikle bir kahramandır. ilk kez morrissey in the first of the gang şarkısında tanımış aşık olmuştuk.orda anlatıldığına göre mahallenin delikanlıları içinde eli ilk silah tutan oydu. zenginlerden çalıp fakirlere dağıtırdı. saçma bi sosyalist çağrışımları olan eşitlikçi bir kahraman. ha benim hectorum o dur ama. aşık olma dönemlerimize göre ete kemiğe büründüğü de olur. ama son dönemlerde biraz uzağız

hayirdir?…

hectora da kendime de tahamül edemediğimi bi dönem. o da uzak uzak durur. neyse geçer bunlar

dünyaya tahammül etmekte mi zorlaniyorsun?

Ihmm…insanlara daha çok…daha çok da anlamsızlıklara….kafamda tanımlayamayıp konumlandıramaığım şeyler sıkıntı oluşturuyor. buna engel olamıyorum. bir an önce yaşlanmak isityorum. geçikmiş hissediyorum felan

tezer,“ ben kimseyle yaslanmak istemiyorum kendimle bile“ diyordu?

tezeri de bırakalım bi kenara. hem sonbahar yok burda

baska bir sorya geciyorum o halde. yazi ve yorumlarindan sonra insanlar seni konumlandirmakta, yaklasimini anlamakta zorlaniyorlarmis, karsitliklar arasinda gidip gelen bir konumda durdugun düsünülüyor

doğru. bende zorlanıyorum

maneviyatla her seyi reddetme arasinda, iyi ile kötü arasinda, dogru ile yanlis arasinda belirsiz mi kaliyorsun gercekten

şimdi şöyle bir şey var. hayır belirsiz değilim. maneviyatta özellikle belirsiz değilim. ama benden önce koyulmuş topluma ait düşünceleri reddetme gibi bi durum var. yani ki içiciden gericiye faşistten anarşistte çok geniş bir yelpazede tanımladılar insanlar beni. ben hangisiyim bilmiyorum. hiç biri değilim. ha gerici derken, dindarlık ve dini önemseme allaha inanma kastediliyorsa bu tanımı kabul ederim ama tabii onların algıladığı gibi deil. Yahut da anarşistliği “her şey başka türlü olabilirdi” sözünü referas alarak yaşamak olarak bakarsam anarşstl,ği d ekabul edebilirim

olaylar, durumlar, olgular karsisinda ikircikli olmayi ya da deyim yerindeyse bir saf belirleyememiþ olmayi tasvip eder misin, yoksa bu yanlis bir algilama mi? bu senin icin önemli midir?

Hımm…yahu nasıl soru buu? insanım ben. hakketen kabullenilmiş çelişkilerim var. kabullenip çatışmadan mutlu mesut yaşyabiliyorum bi arıza yaratmıyor günlük hayatımda. ama pek çok insanın kafa karışıklıığına sebep varoluşsal meselelerde ben gayet netim….yani ironi basit bi durum değil. dünyanın yaratılışı insanın varoluşu bi ironi üstüne. büyük bir kalabalığın içine bırakılıyorsunuz.amaç ne? bir olanı aramak. kafanızda bir sürü karşışıklık ve çoğusu yaşamak zorunda bırakıldığımız toplum ve modern zamanlar…bu karışıklığın içinde netlik istiyor devlet toplum ve karşınızdaki her hangi bir insan. nasıl net olunur uymak zorunda olduğunuz kurallar var ve içinde kaybolduğunuz bir hayal alemi. ben ara ara belki karıştirıyorum. ama günlük hayatta primitif düşünce ve yaşam tarzı insanı bunca karışıklıktan koruyor. şizofrenler zihinlerinde bir ada kurarlar. ben de bir ada kurdum. orda iyyim. ama şizofreni deil benimkisi. Cemil meriç der ki insanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. işte buna benzer bi illet. bir huzur yada. ben huzur kısmından algıladığım için rahatlıyorum. daha anlatiimmii!?? susturun beniiii !…

demek ki önemli bir soruymus, halkimizdan kacmaz

ben vinçlerden, futboldan , stam den anlarım borsadan deyıııl…..halk, maşallahh… halkı sevmiyorum… bireyden yaanayım …. Ayh.. nasıl da politik molitik cevaplar veriyor pass….

aha tolga abi kizar bu halk birey ayrimina

kizsın ben de ona kızarım…ama sonuçta bir sıfırdır bireyin durumu. içinde mutlu olamadığım bi kalabalığı ne yapiiim ayol. zorum ne sevmek için

valla ben de sevmem „halk“ denen gurühü…..

ben bireyden yanayım

tek basina kalmaiy mi seversin, nerde cokluk orda bokluk mu dersin (bil bakalim kim sormus?)

frimuss…..

bingo

ben ona, neyse….. iki kişi kalmayı tercih ederim. üç ve fazlası kafamı bozar. hepsine yetişmek isterim mesela hepsini anlamak sevmek falan. bu da sonra bana sıkıntı yapıyor

anladim, dostluk istiyorsun sen demekki, ask icin en az üc kisi lazim

he üçüncü dedikodu ve takip yapcek

bize süper orjinal küfürlerinden üc adet söyler misin

yok kii.süper küfür edemem. siktirgit derim en çok onun versiyonları. ingiliz küfür şeysi kadar.ebleh angut falan insanları tanımalamk içinde. usturuplu küfür bilmem. etmem de zaten. abarttığıma bakmayın. ama acaip haakret cümleleri falan kurarım. ona da küfretmek diyorum. neyse işte böyle. dün bi öğrenciye yaş kaç dedim. oda onaltı dedi.onaltıyıldır dünyada yer işgal ediyosu onbir yıldırda bu okulda dedim.içine vermiş.ona buna şikayet etti. Oyhh…saçma işte

sokaktan duydugunuzu kullanmayin aklinizi kullanin küfür icin yaratici olun derim ben frimus‘a

tabiyy…en güzeli. üretken olmak iyidir. dil içinde önemlidir küfür. Neyse…

blog yazarligini ne kadar ciddiye aliyorsun, cok önemli mi senin icin

blog yazmak deil ama yazmak önemlii. bloga yazmıyorum yalnızca. daha doğrusu kendi kendime yazmak okumak daha güzel. yani bir yerlerde yazı yayınlandığı falan düşünülmesinde. blog yazmak baya eğlenceli. gerçi beni sinirlenidridği de çok oluyor ama. şimdi durduk zaten

neden durdurdun, eski yazilari okuyorduk hic degilse

onlar gene okunabiliyor. tam olarak kaldıramadım. yani beceremedim nedense şaşırdım bunu yapamamama daa. sonra öyle bıraktım. ha hiç yazmamak deil bu yazıcam gene

kapanmis görünmesini istiyorsun belki

görünmesini degil. görmeyi istiyorum

özel mi sebepleri mi var

bi gece uyuyamadım dön dön dön. Sonra bilgisayarı açtım. allah ne verdiyse bi yazdıklarıma baktım bi okuduklarıma bi yaşadıklarıma sonra insanlara sonra aynaya baktım. dedim ulan niye bu kadar farklısınız birbirinizden….

bakanla görüsmeden kaynaklanmistir o, toparlanamadin ondan sonra

ablam der ki kafamızı karıştıranlara lanet olsun pass! bu sözü süreklii kafamda tekrarlarım. bakanla bakmayan…onun bi suçu yok. suç sistemde velilerde anayasada. Ahahahahah….önüne gelene bok atar işte insan böyle. ben de atıcam kardeşim allah allah…

bana da geliyor bazen….cikis var mi diye sormus banu, saniyorum dünyanin pek aydinlik bir yer olmadigini kast ederk, var mi cikis?…

çıkış ımmm ummmm…mıhff….arka kapıdan çıkalım.

Ya da acil durumlarda cami kiriniz

ha onuda kıralım. ama bulunduğumuz yer penceresiz. çıkış var bittabii. banu buraya geldiğinde göstericem ona benn

gelecek mi?

inşallah. Planlıyor. türkiye dışına gitcek ama burası ikincisi

umarim olur?ne güzel valla, cikisa dair uzun uzun konusursunuz, bulursaniz bizede haber edin haa…

dimi muhteşem olur….bigün bakmışsınız berlinde kanalın kenarında da çıkışı konuşuyoruz…kimse kimseyle çatışmıyor meselaa

benim oralara gelmem olasi degil ama sizin buralara gelmeniz mümkün

evet…mümkün ve de muhtemel… :?

son olarak sen kimi kurban sectin kendine

ahahahaa…tabiiiykii bağğğnuuğ. ama şindi blogu da koment off yapmışken neyse banuiçin seve seve

cok tecekkür ederim sevgili pass, cok güzel bi sohbet oldu

ha bi dakka ben burdan sevenlerime hedaye yollamak istiyorum. halk yane. işte bu resmi yazının baiına koymanızı istiyorummm.okuyanlarda bunu alıp masaüstü yapsın isitorum. ypmayanların topuklarından vurulmasını istiyorum.istiyorum da istiyorumm

bu resmi görünce dada aklima geldi soracaktim bak unuttumusum!

long live dadaaa!

dada ruhu var sende!?

Evt…bende farkettim. tzarayı severim

bazen gidip onlarin yazdiklarini okumak iyi geliyor ruha degil mi?

evet

kendine iyi bak sevgili pass, görüsmek üzere.sevgiler

siz de iyi bakın..iyi akşamlar…

 

 

 

 

berlin’de sonbahar

Ekim 12, 2007

Işığı kapayınca ağaçlar üzerinde mor-mavi bir berlin gökyüzü görüyorum. Yüksek ağaçlarla biraz ilerde birleşen bir gökyüzü. Bu uzantıda üç kırmızı ışıktan en üstteki yanıp sönüyor. Sonsa evin tüm camlarına bakıyorum. Halensee köprüsü ve cevresi apaydınlık. Bu duvarlar arasında dünyaya karşı ne denli korunmuşluğunu algılıyorum. Bazı günler bana çok kısa gelen yaşam, zaman zaman çok uzun. Bütün yaşamlarını bir kaç yıl içinde bütünleyen bir canlı da olabilirdik, diyorum. Artık nerede olsam, kentlerimle, kentlilerimle ve Anadolu’nun boş bozkırlarıyla birlikteyim.

[ eski bahçe-eski sevgi, tezer özlü ]

berlin’de sonbahar, bütün temizleme uğraşlarına inat caddeleri dolduran sarılı kırmızılı kahverengili yapraklarla ve her sabah daha da koyu bir griliğe bürünen gökyüzüyle varlığınızı ne yapsanız tedirgin eder. varoluşun yitikliğinden gelen bir şey yüzünüze değer ve bir el biraz daha göğsünüzü sıkar sanki. tam da bu nedenle tezer’in sesini duyabilirsiniz bir anda. eğer her şehrin kendisine yakışan bir yazarı varsa, tezer özlü berlin’e yakışır diyebiliriz hemen. bu sonbahar bunu daha iyi anlıyorum. onun kırılganlığı ve öfkesi, yalnızlığı ve hüznü bu şehrin her yerinden ve her anından duyumsanabilir. ayaklarımı yaprakların içinde sürüyerek yürüyor ve sık sık tezer özlü’yü yazdıklarıyla hatırlıyorum şu sıralar. onun hep gitmek istemiş olmasını, hep çok uzaklara gitmek arzusunu ve gitmelerini hissediyorum iliklerimde. cocukluğun soğuk gecelerinden eski sevgiye ve oradan yaşamın ucuna giden yolculuğu duyuyorum bazen. onun kafka’yı, pavese’yi, svevo’yu sevmesini ve onların peşinde yaşamın ucuna yolculuk yapmasını ve berlin’de her şeyi terk edebileceğini ama ağaçları terk edemeyeceğini düşündüğünü söylemesini, sanki bir şey değiyor içime gri berlin göğünün altında, duyumsuyorum. bende düşüp ardına onun peşinden gitmek istiyorum, belki orada o eski gemiyi görebilirim, ve eski sevginin ne olduğunu bulabilirim yeniden. ve unutmuyorum, ikisi aynı ve fakat bambaşka iki kitaptır yine de, daha çok birbirinin devamı ve tamamlayacısı olan iki kitap: bir intiharın izinden gitmek yaşamın ucuna yolculuktur nihayetinde apaçık anlıyorum bunu.aynı kitabı bir dilden başka bir dile çevirmemiş, her çevirinin bir yeniden yazma girişimi olmasının ötesinde kitabını yeniden yazmıştır tezer. hüzünlü, ve fakat öfkelidir de.bu yüzden diyorum, keşke ona “edebiyatın gamlı prensesi” denmeseydi, ki en çok bu prenses lafına kırılırdı sanki.

Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor. Bir an balkona çıkıyorum. Güneşin berlin yapıları gerisinde nasıl batmaya uğraştığını görüyorum. İnsanlar arabalarını park ediyor. Renkli, yeni arabalarını. Park ediyorlar ya da hareket ediyorlar. Yaşlandıkça insanlarla aramdaki uçurum büyüyor. Arabalardaki, uçaklardaki, resmi dairelerdeki, otobüslerdeki, dükkanlardaki, caddelerdeki insanlarla aramdaki uçurum. Eşyalarla da öyle. Bazı günler elime bir et parçası alamıyorum. Ya da o bütün bir cesedi andıran tavuklar. Kızartabiliyorum, ama yiyemiyorum.

Yolculuklara dönüyorum.Kentlerden sakladığım resimlere

Duramam

(….)

[ yaşamın ucuna yolculuk, tezer özlü ]

‘elveda gorz’

Ekim 9, 2007

HakanErgün9Önce haberi Tolga‘da okudum. Sonra internette tarayınca başka yazılarla da karşılaştım. Aklıma ilk gelen Albert Camus’nün, “felsefenin önemli tek bir sorunu vardır:İntihar” değişi oldu. İşte bir düşünür daha soruna belirli bir cevap vermiş diyesim geldi. Müstear adıyla André Gorz karısıyla birlikte ve dahası karısının acılarına son vermek üzere intihar etmişlerdi. Böyle bir intihar, geri kalanların algı düzeneklerini şok edecek niteliktedir. 20. yüzyıl düşünürlerinde böyle gitmeyi tercih edenler, saymaya kalksak oldukça fazla. Ölüm meselesi, düşüncenin sınır durumlarından birini oluşturduğundan üzerinde konuşmak zor ve belki olanaksız. Ölüm her tür simgeselleştirmeye direnir ve boşa çıkarır. Hakkında konuşulamayan hakkında susmalı bu yüzden. Geriye kalan ölümün simgeseleştirilmiş biçimidir ve konuşulabilir, üzerinde düşünülebilir olan odur: Ölümün estetize edilişi ya da etik bir mesele olarak ölüm. Gorz, ölüm anında karısının yanında olmak, onu yalnız bırakmamak istemişti belki; ya da belki de onun ölümünden sonra kendi yalnızlığından kurtulmak, kendini yalnız bırakmamak istemişti aynı zamanda. Birlikte ölmek, ölmeyi seçmek, birlikte ölmeye karar vermek hayli zorlu ifadeler olarak görünüyor. Heidegger, basit ama etkileyici bir şey söyler: “Herkes yalnız ölür” der. Her tür simgeselleştirmenin ötesinde ölüm yegane gerçek‘tir diye eklemeliyiz buna. Buradan bakınca ‘birlikte ölmek’ denilen durum üzerine belki bi daha düşünmek icab etmektedir. Ölümün estetize edilişi ya da etiği üzerine bi kez daha. Öte yandan insanın yaşamına son verme kararı belki de tek ‘özgür‘ ve ‘iradi‘ kararıdır. Burada adeta son bir simgeseleştirme girişimiyle bütün Simgesel Düzen iptal edilmektedir -herşeye Hayır.

Düşünür Gorz’un çalışmaları ve yaklaşımının anlaşılmasında, onu “radikal özerklik filozofu” olarak değerlendiren Ahmet İnsel’in yazısı okunabilir.