Archive for the ‘arabesknağmeler’ Category

elipsis

Temmuz 18, 2008

…içimde bir burgaçla uyanıyorum apansız. uğultulu kelimeler, söylenmemiş sözcük yaraları, ve söylenmiş sözlerin kırık döküklüğü, ödünç alınıp geri verilememiş kitaplar üzüntüsü, silinmeyen bakış izleri, ten izleri, acılık. dönüp duruyor gece. dünüp duruyor sabahlar. ben neden böyleyim sorusuna cevaplar arayan aklım, karanlıklara karışıyor. bana adımla seslenen sesin, adımı varediyor boşlukta. ve adımla varoluyorum yeniden yitip gitmeden önce. aslında konuşacak çok şey var, diyoruz susmak için. kanayan onca söz içimizde cam kırıkları. konuşmanın imkansızlığı üzerinde duruyor oysa her şey. hep bir yanlışa varıyoruz. nasıl başlamı söze, bilmeksizin. susmadan önce. ve sonra. sessizliği örtünüyoruz. seni bulduğum her yerde biraz daha kayboluyorum. biraz daha özlüyorum sonra seni. eksik çıkıyorum bütün hesaplarda. sus diyorsun, susuyorum. anlıyorum bu susmak yazgısını. ben anlamak yorgunu, anlıyorum. karanlığı çünkü bulaştırmışım her yere. ellerim isli, yangınlardan kurtulmuş, bulaştırmışım. kir pas içinde dudaklarım. kabuk kabuk bu affedilmez. kötülük. herkes gibi ben de biliyorum. bir burgacın içinde uyanıyorum apansız, ağrılı uykulardan. sesin, uçurumları özleten bakışın biraz, karanlık merdiven başları soluğun, ağzından içtiğim suların sarhoşluğu, derinliklerinin yankısı, uçurum hep, uçurum. yokluğun dönüyor yongalar biriktirerek içimde. anlıyorum, geçilecek çöl benmişim, sonuna yolculuk edilen gece ben. bu beni sana bağlayan işte uçurum…

kar beyazdır ölüm

Şubat 7, 2008

kar yağdı! kar yağdı!
bütün mümkünlerin kıyısında yankılanıyor sesin.
karın yağışını duyuyorum, bakmadan. sonra kar kokusunu. uzak ve hep aynı yalnızlığın içinde. pencereyi açıyorum, iki yanından ardına kadar, içeriye soğuk havayla birlikte ölüm esiyor. karanlığın yüreği çarpıyor orada. bahar havasında vagonların penceresi açılır, içeriye ölüm esiyor. bilge karasu. bir hapishane hücresinin kirli duvarları ve küf kokularıyla belleğime yerleşmiş. bir hayali bir anıya dönüştürüyor zaman. bazen de bir anıyı bir hayale. sabahın erken soğuğu yüzüme çarpıyor. her yan beyaza kesmiş çoktan. kar her yanı kaplamış. iri taneleriyle ağır ağır yağıyor yine. yağdıkca ağırlaşıyor hüzün. aynıyı yenilemektir elimizden gelen.diyorum. acınası bir söz. yabancı bir dünyada büsbütün yabancılaştık her şeye. hepsi bundan ibaret. büsbütün yitirdik hiç olmadığımız şeyi. bembeyaz bir mutlaklık. derin bir soluk alıyorum. sonra daha derin. mutlak olan ölümdür nihayetinde. ve gerçek olan tek gerçek. demiştim ya, pencereyi açıyorum. şu mekanda ve şu zamanda. bütün zamanları ve mekanları üstüste bindiren yankı. trenler vagonlar pencereler. içeriye ölüm esiyor nerede bir pencere açılsa. bir kar yağsa diye bekliyorum karanlığın yüreğinde. ya da bekledim. her yan beyaza kesilse. bembeyaz. mutlak. biraz daha eksiliyorum nedensiz. biraz daha kelimelersiz. ellerin üşümüş diyorum zamanın bir yerinde. kimbilir zamanın bambaşka bir yerinde ne. hep aynı yere varıyorum. her şey ne tuhaf, anılar, düşler, düşündüklerimiz. yaşadığımız hayat. her yanı kaplayan beyazlık. işte bir mahkumun duvarlarını özlemesi kadar apaçık. bu dünyaya alışmak korkusu. karanlık bir kuyu gibi kayboluyor içimde kelimeler. kar yağdı! kar yağdı! diye yankılanıyor sesin, kar yağsın diyorum buram buram, ‘sırf unutmak için unutmak ey kış/ büyük yalnızlığını dünyanın‘, kar yağsın ve pencereleri ardına kadar açayım…..

*sondaki dizeler dıranas’ın

ortak kuşakları olmayanların ortaklığı

Eylül 5, 2007

alacakaranlıkkuşağıaşağıdaki yazıda iyi yetişememiş olmaya binaen 12 eylül’e atıf yapınca kuşak olmayan kuşağımızın bir ferdi olan Eleştirel Günlük’ten karşılık geldi. bu karşılığı okurken bende ertelediğim bir yazı düşüncesini yeniden hatırladım. meşhur kuşak değerlendirmeleri vardır hani. bir kuşak yazısı ya da düşüncesi vardı aklımda. düşünce gene var ama yazı ortada yok!olması da kolay görünmüyor. bizim kuşağı, ki aslında bizim kuşak diyebileceğimiz bir kuşak var mı o bile şüpheli, ama bizim kuşak diye bir şeyden bahsedeceksek bunu “alacakaranlık kuşağı” olarak tariflemek istiyordum. dahası bu biz‘im “kuşak-olmayan-kuşağımız“ı, alacakaranlıkkuşağı olmanın yanı sıra aynı zamanda “lanetli bir kuşak” olarak da işaretlemek gerektir. her bakımdan lanetlidir. dünya yok olmadan bitmeyecektir bu lanet! lanet dolayısıyla negatif terimlerle ele anılabilmektedir ancak. bu “negatiflik”se, 12 eylülün ötesinde, tüm bir pozitif dünyanın eksikliğine, boşluğuna, nedensizliğine tekabül eder. bu “alacakaranlık kuşağı” bahsine ilk olarak defter dergisinde, tuna erdem değinmişti (sayısını hatırlamıyorum, kapanmadan önceki bir sayısı). sağlam bir teorik yazıydı. kuşak ne demektir, neye kuşak denir (ya da denemez), kuşak demek nasıl bir saçmalıktır gibi meseleleri de vardı. biz olsak olsak alacakaranlık kuşağı oluruz.var’la yok’un o gri bölgesinde,önceyle sonranın o kayıp çizgisinde meydana gelen, asla “iyi cocuklar” olamayacak olan bir kuşak.bu nedenle ne geçmişi nostaljik bir övünçle hatırlamamız, ne de geleceği bi daha umut edilebilir olarak düşünmemiz olası değil. tarihi sürdürmek, tarihe onay vermek, anlam peşinde koşmak, değer yaratmak, değer denilen şeylerle başı hoş olmak, olası değil! her kuşağın sahip olduğu daha doğrusu sahip olduğunu zannettiği, “ah ne güzel çocuklardık biz, ne acılar çektik, ne çok direndik, yenildik, ama ne güzel günlerdi o günler” diye düşünebileceğimiz bir zemine ve bunu olanaklı kılan bir tarih bilincine sahip değiliz -tamam bu bir felaket gibi görünebilir ama asıl felaket diğerlerinin durumudur, şükürler olsun ki öyle cümleler kuracak durumda değiliz. yas tutmak ya da gurur duymak sözkonusu değil.biz olsa olsa bitmeyecek ve iflah olmayacak ve hiç bir düzlemde tarif edilmesi olanaklı olmayacak bir öfkenin taşıyıcılarıyız “özneler” olarak -ki bir bakıma özne olduğumuz bile her daim şaibeli olacak. ya da “biz”im ne olursa olsun öznelikle bir hesabımız olacak: post-post-travmatik özne.

“alacakaranlık kuşağı” diye bir vakıf kurmak denyoluğun daniskası olacaktır bizim için mesela…..

pencere tutsağı

Temmuz 15, 2007

 

“…Bırakma yeryüzü salına tünemiş pek kara kuşlar Örtsün bakışımı, Görmek acısı sürsün pencere tutsağının…….”

Bütün ikili anlam oyunlarından çıkıp gitmek, sonunda…. Yükseliş ve düşüş.Aydınlık ve karanlık.Bitiş ve başlangıç.Yaşam ve ölüm.Doğru ve yanlış.İyi ve kötü……Aynalar en yorgun yerinde kırılır her zaman, sırrı dağılırken sessizlikte…. Dağılan yüzümdü, oysa ayın karanlık suretinde. Suyu gördüm. Kör bir kuyudan yansıyan. Karanlık, suyu.Kör bir bakıştan nasıl yansıyabilirse gece. Bilgisizlik, nasıl bir yankısıysa gerçeğin….. Bütün gitmelerden gitmek. Artık. Nihayet. Dünyanın bütün arka bahçelerinden, sessizliğe….

Hayır, daha fazla anlatmaya çalışmak yersiz: ya sisifos’un mutlulugu ya nilgün marmara.

 

 


tom waits -matilda

Temmuz 1, 2007

gitmek ya da kalmak…..ya da ne gidebilmek ne de kalabilmek……hep uzakta olmak fakat…hep uzak olmak……uzağın açıklaması yoktur oysa…..uzağı sevmenin hiç……

sebepsiz

Haziran 10, 2007

Evi Nepal’de kalmış/ Slovakyalı bir salyangozdur ruhum

……işte, durduğun yerde duramıyorsun.Sebepsiz.Hiç bir yere ait değilsin ve belki hiçbir yerde….Yıkım diyorsun, vaadsiz ve umarsız….öncesiz ve sonrasız……sadece yıkım…..Gerekcesini yitirmiş bir ömür…..sürüyorsun peşin sıra, varlığının yükünü omuzlayarak…….sana güç veren hiçbirşey yok geçmişten ve gelecekten….ne geçmişi hiçliğinde kurtarabilirsin, ne de geleceği nedensizliğinden….şimdi, zamanın kayıp kıtası…..hükümsüzsün…..değerler hep bir karanlık boşluğa değiyor sende……hep eksik çıkıyorsun insanlardan bu yüzden…..hep eksilerek…..şimdinin gayya kuyusu, gecenin ucuna yolculuk….varoluşsal bir bunal’tı bile değil içindeki bulantı….varlığın varoluşunu sorun etmek bile, bir sebep değil yaşamak için….sen bir taş taşıyıcısısın, yalnızca bu….saçma’nın saçmalığının laneti……ne buraya nerden geldiğinin bir önemi var, ne de buranın neresi olduğunun….yazı yazgıyı sevmek içindir belki…..

başka bir şehir bulamazsın