Archive for the ‘abes'te iştigal’ Category

hadi bakalım milletinizin keyfini çıkarın, kendin(iz)miş gibi

Haziran 22, 2008

Türkiye, Hirvatistan maçını da kıl payı kazanınca, dünyanın her yerinde sanıyorum türk insanının vaziyeti az cok yine şuna benzer bir hal almıştır. Berlin de sabaha kadar süren patlamalar, bağırış çağırış, araba datdatları ve hengame içinde kutlandı bu “zafer”! Zaten günlerdir evlerde, sokaklarda, arabalarda ve insanların üstbaşlarında kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış, süregididen “milli hezeyan”ın işaretleriyle soluk alıp veriyoruz. Kaçaçak yer yok! Olur ya bu hırs ile finale kalan bir türkiyeyi düşünmek bile istemiyorum. Türkiyedeki gibi daha kurşun ile yaralanmış ya da öldürülmüş kimse yok gerçi, ama bu hezeyandan sakınmak için kitlesel maç izlenme yerlerinden geçmek yerine yolu uzatmaktan başka çare kalmıyor. Milletin coşkusu, sevinci tamam da, o coşkuya kaynaklık eden ve dahası o coşku aracılığıyla da kendisini vareden ideolojik motifleri görüp hissedince durum değişiyor.

İşi “hangi takım tutulur”u gerekçelendirmeye vardırmadan, milli takımı “milli” olduğu için tutmadığımı söylemek isterim yekten. Bu milliliğin aşırılığını ayrıca belirtmeye gerek var mıdır bilmiyorum. Ona karşı rakiplerini tutmayı da teklif etmiyorum kimseye. Gerekçelendirme işi pek bi sevimsiz noktalara varacaktır kaçınılmaz olarak. Sonuçta bu bahiste içiniz ferah bir şekilde destekleyebileceğiniz bir takım yoktur aslında. “Endüstiriyel futbol”a bir de “milli ruh” eklenince, orada futbol adına konuşacağınız şeylerin boyutları değişiyor ister istemez. Maçları izlerken heyecanlanmamak elde değil, kabul; oyun olarak futbol, ideolojik eklemlenmelerinin tamamından sonra yine de geriye başka bir şey olarak kalmaktadır ve bu onu basit formüllere indirgeyemeyeceğimizi gösterir. Futbolu, ideolojik eklemlenme durumlarından dolayı, bir iki formülle yadsıyan “sol düşünce” konuyu yanlış bir şekilde basitleştirmektedir kanımca. İyi futbol güzel bir şeydir. Sonuca göre bir coşku patlaması, bir sevinç taşkınlığı yaşanması da anlaşılırdır, ama o coşkunun motifleri işin rengini değiştiriyor dediğim gibi. Bizdeki patlamanın öteki boyutlarına bir kaç noktadan Orhan Tekelioğlu çok güzel değinmiş mesela (bkz. efenim). Türkiye maçlarında heyecanlanmaktan daha cok geriliyorum olmamın, sokaklarda yürürken sürekli yolu uzatmamın sebepleri başlıca bu ideolojik motiflerin dayanılmaz ağırlığıdır! (Elbette futbol-milliyetcilik ilişkisi Türkiyenin icad ettiği bir şey değil. İstenirse her ülkenin futbol dolayımındaki milliyetcilik seceresi ortaya dökülebilir rahatlıkla. Ama mesele bu değil şimdi).

Diyorlar ki, “yahu kacak seninki de iş mi, milli takımı milli olduğu için tutmayacaksan, o zaman hiç bir takımı tutmak mümkün olmayacaktır?” Elbette. Herkes başkasının milli takımını tutsa belki bir parça işin rengi değişir gibi olacaktır ama gene aynı noktada durulmuş olunur sonuçta. Bu sebepten diyorum zaten, “hangi takım tutulmaya değerdir”i konuşmadan önce -milli özdeşleşmelerin sağlanmasında futbolun yeri gibi- üzerinden geçilmesi gereken başka şeyler var diye. Bunun yanı sıra “bizim” milli futbolun durumu konusunda Orhan Pamuk tamamen haklıdır: yabancı düşmanlığından, aşırı doz milliyetcilikten, fatih terim gibi ultra sevimsiz-milliyetci bir teknik direktörden meydana gelen bir milli takım ve türk’ün varlığını dünyaya kanıtlamasıyla mutlu olmaya ve o mutlulukla ne yapacağını bilemez hale gelmeye teşne tarihsel bir kompleksin taşıyıcısı kitleler.

Zizek, milliyetcilik meselesini, Millet-Şey‘in boşluğunu doldurmak üzere işlev gören milliyetcilik ideolojisindeki fantazmatik ögeden hareketle analiz eder. Bu fantazmatik öge, tam da fantazi olarak indirgenemezliğiyle, özdeşlik ve farklılık zincirini oluşturulmasında asli ögedir -”Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır”. Bu bakımdan, milliyetcilik, jouissance‘ın(Keyfin) toplumsal alana yayıldığı ayrıcalıklı bir alan sunar. Maçlarda Milli Dava olarak bu keyfin örgütlenmesi ve düzenlenişinin özel versiyonlarını ( ya da nasıl özel bir hal aldığını) görmekteyizdir. Yani, belirli bir an için oluşan bir milli özdeşleşme durumu sözkonusu olmaktadır futbol dolayımında. Türkiyede çok uzun bir tarihe sahip tarihsel komplekslerle her şeyi bir Milli Dava‘ya dönüştürme eğiliminin baskınlığı da hatırlandığında, Orhan Pamuk’un söylediği şeyin çoktandır zaten öyle olduğunu anlamamız kolaylaşır. Futboldaki milliyetcilik hadisesinin sadece milli takımdan ibaret bir hadise olmadığı da malumdur. Ortalama tribün hali budur zaten. İş bi de millileşince çığırından çıkmaktadır yalnızca.

Orhan Tekelioğlu’nun andığım yazısından iki satırı aktarmak isterim burada;

Mesele ne Pamuk ne de Terim aslında, mesele şampiyonanın adında gizli. Adında ‘Avrupa’ geçen şampiyona Türkiye’nin bilinçdışına, Batılılaşma tarihine, komplekslerine, fantezi ve korkularına istese de istemese de göndermede bulunuyor. Kazanılan her maçtan sonra ‘Avrupa, Avrupa duy sesimizi!’ diye bağıran insanların kafasındaki Avrupa ne menem bir şeydir ki zaten?“.

„Avrupa duy sesimizi“ bir yakarış mıdır, yoksa bir diklenme mi, o da karışmış aslında birbirine. Diklenilir gibi yapılıyor ama aslında gürültünün daha çoğu yakarışı örtbas etmek için belkide. Son maçta başka bir tezahürat da fena halde dikkatimi çekti nedense. Buna tezahürattan çok slogan demek daha doğru olur sanıyorum. Hırvatistan maçının sonlarına doğru uzun bir süre tekrar edilen „Türkiye sizinle gurur duyuyor„ sloganı. Akla direk Susurluk meselesini getiriyor. O sürecin içinde derin devletin sahiplenilmesini ifade eden bir slogan olarak ortaya çıkmıştı bu. Orada, yani tribünlerde, bu sloganı atan herkesin aklında “Susurluk” olduğunu ve derin devleti doğrudan desteklemeyi amaçladıklarını düşünmemiz gerekmiyor; fakat durumun korkunçluğu da zaten böyle olmamasından kaynaklanıyor. Belirli bir söylem tam da bu şekilde doğallaştırılmış ve kendiliğinden bir şekilde dolaşıma sokulmuş olunuyor çünkü. Böylece, oyun olarak futboldan alınacak keyif, milli özdeşleşmenin kuruluşundaki jouissance tarafından derin bir şekilde çarpıtılıyor. „Bizim“ tribünlerde „tezahürat“la „slogan“ın yer değiştirmesi oldukca manalıdır bu bakımdan.

çarşı çarşıya karşı

Haziran 2, 2008

Rivayet odur ki, çokca kalabalık kitlelerin, Mehmet Ağar ile birlikte kolkola gezen Fatih Terim’e galeyan halinde imparator diye seslendiği zamanlarda, Çarşı grubu “imparatorluk değil tam demokrasi” pankartıyla karşılık vermiştir buna. İmparatorluk tartışmaları da düşünülürse, ilginçliklerle dolu olan “çarşı tarihi”nin en önemli efsanelerinden biri budur sanıyorum. Daha sonraları ise, yalnızca farklı ve karşıt sesler arasındaki ayrımlar derinleşmekle kalmayacak, “alayına karşı” olan çarşı ile temsilcileri arasında da sürekli kırılmalar meydana gelecektir. Homojen bir yapıya sahip olmayan ortam hiyerarşik bir tek sesliliğe kavuşturulmak istenecektir temsil edenlerce. “Alayına karşı olan çarşı” ile mesela “atatürk dışında herşeye karşı” olan çarşı arasındaki ideolojik ayrım, ikinci düşünce lehine bastırılacaktır.

Temsil krizinin aranacağı noktalardan birisi de bu olsa gerek. Farklı ve karşıt, dolayısıyla çatışan seslerin Çarşı adına konuştuğu bu çoklu ortamda, Çarşı, yuvarlak içindeki A’ya karşılık gelen reflekslerini giderek kaybetmiş, ya da kaybettirilmiş, ve sanki ortada homojen bir yapı varmış gibi sonunda onun adına konuşanların dediklerinden ibaret olması istenmiştir. O ideolojik çizgi karoğlan ecevit’e gönderilen sevgi mesajında açık ifadesini bulmaktadır bence; bugün “Çarşı artık bitti diyenlerin çizgisi” budur. Adına konuşanlar da elbette efsaneyi besleyen şeyler yapmışlardır, belki kendilerini efsanenin gerçek sahipleri olarak görmelerinin haklı sebepleri de vardır, fakat efsaneyi efsane yapan nihayetinde sahiplerine rağmen mevcudiyetidir.

Devamla, bütün ilginçliklerine rağmen sanki bir şeyler eksik olmaya başlamıştır. Eksiktende öte trübünlerdeki bu “asi ruh” kasten “resmi deoloji”ye eklemlenerek temsil edilir olmuştur bir yanıyla. Kapalı’nın ortasında konuşlanmış olan “resmi çarşı”nın ideolojik yaklaşımı bu minvaldedir. Ancak sorun bu ideolojik hadisenin de ötesinde çarşı’nın (adına konuşanlar nezdinde) güç ve çıkar ilişkileri ağındaki ilişkiler silsilesinde ortaya çıkmıştır. Alen Markaryan’ın kişisel niyetleri ve samimiyetinin olup olmaması konuyla alakalı değildir. Heterojen bir yapı olarak Çarşıya çok fazla anlam yüklendiği ve bu yükü kaldıramayacağı kabul edilmelidir elbette; bu noktada temsilciliğine soyunmuş olanlara yüklenmek anlamsız olacaktır. Ancak temsil krizindeki sorun başka yerdedir.

İmparatorluğa karşı olma refleksinin, mesela “Çarşı sinan engin’e karşı” ifadesinde anlamını bulması oldukça yerindedir; sonuçta adı Alaattin Çakıcıyla birlikte geçen biridir ve Çakıcının isminin kimlerle birlikte geçtiği de malumdur. Buna rağmen, temsilcileriyle temsil ettikleri arasındaki çelişki tam da bu nokta üzerinde patlak vermiştir. Açılan pankartın ardından Temsilciler Sinan Engin’e çiçekle giderek içerdeki refleksi tekzip etmiştir! Feridun Düzağaç’ın değişiyle Beşiktaş’ın ve Çarşı’nın iç-sesinin tekzip edilmesidir bu. Bugün ellerini temiz tutma kaygısında olanların, dolayısıyla çarşıyı bitirme kararı almalarına sebep olan olayları, ne olduğunu ve bunlar olurken çarşı adına ne yaptıklarını açıklamaları daha yerinde olurdu.

“Asi Ruh” yönetici-taraftar ilişkileri ağına yenik düşmüştür bir bakıma çoktan; bunda şaşırtıcı olan bir şey yoktur, Çarşı her ne kadar farklılılarıyla öne çıkmışsa da 12 eylül sonrası şekillenen “tribün kültürü”nden tümüyle farklı olamamıştır asla. Özelikle de resmi temsilcileri elinde. Çarşının markalaşması ve markanın da tescil sahiplerinin olması tam da Çarşı’yı Çarşı yapan ayrıksılığın tasfiyesi süreci olarak biçimlenmiştir. Temsilcilerinin elinde Çarşı homojen bir yapı olarak sunulmaya ve algılanmaya başlanmıştır -açıklamalarda farklı seslere yapılan vurguya rağmen. Temsilin meşruiyetinin her zaman bir sorun olarak mevcut olduğunu varsayabiliriz, ancak bunun su yüzüne çıkması ya da bir sorun olarak belirginleşmesi anılan olaylarla ortaya çıkmıştır. En azından “iki Çarşı” vardır bu olaylar nezdinde: Birincisi yaratıcılığı ve muhalifliği ile dikkat çeken Çarşı, ikincisi ise giderek güç ve çıkar ilşkileri ağında yer alan Çarşı. Temsil krizinin boyutları ve derinliği tribünlerde açılan “Satılmış Çarşı” pankartından da bellidir. Çarşı’nın iç kavgasının doruk noktalarından biridir bu. Bu kırılmanın geri dönüşü mümkün olmayacaktır.

Bunlardan dolayı Alen Markaryan’ın “Çarşı Grubunun feshi” hakkındaki okuyanın çiğerini dağlayan yazısı, bu süreçlerin geldiği son noktadır. Damardan girip devam eden yazı, mana vermekte zorlanacağımız imalar doludur; yüreğimizi dağlayarak sonlanırken, ne var ki geriye işin içinde başka işlerin olduğunu düşündüren soru işaretleri bırakıyor yalnızca: Dediler ki Çarşı Beşiktaş’ın önüne geçti, o halde gidiyoruz! Duygusallığın doruğunda, “kalbimiz”e fena halde seslenen bu veda yazısının tam da bu nedenle “aklımız”dan neyi bertaraf ettiğini ya da etmeye çalıştığını sormak kaçınılmaz oluyor. Böyle bir gerekçenin inandırıcılıktan ne kadar uzak oduğu açıktır. Olayı, kulüb içindeki “klik çatışmaları”yla, bunların Çarşıdaki yansımalarıyla, Çarşının resmi temsilcilerinin klüple girdikleri ilişkinin boyutlarıyla, daha genel olarak tribün kültürünün yapısıyla ve Çarşının kendi iç temsil kriziyle birlikte değerlendirmek, ortaya koymak daha yerinde olacaktır. Şurada belirtilen düşüncelerde bu yanına değiniliyor kısmen. Özellikle “Bu konuda istihbaratım var” diyen Haşmet Babaoğlu mesela anlatabilir neler olup bittiğini. Atlatılamayan travmanın önünde ardında ne olduğu açılabilir.

Tuhaf olan şey, bu fesih yazısında, temsil sorununun, temsilcilerin kendilerini feshetmeleriyle değil, bir bütün temsil edilen Çarşının feshedilmesi şekline büründürülerek çözülmek istenmesidir. Çarşı Kapalı tribünün ortasından ibarettir bu algıya göre. Kopma noktasında, temsilciler, sanki son bir hamleyle efsaneyi kendilerine ait kılmak istiyorlar. Belki de haklarıdır bilmiyorum. “Efsaneyi öldürerek yaşatmak” düşüncesini bir de böyle anlayabiliriz. Oysa “efsane” açısından sorun olan şeyin tam da bu sahiplenme girşimi olduğunu söylemek de mümkün. Adına konuşanlar gelinen noktada artık bünyedeki gerilimlerin taşıyıcısı olmak istemiyor olabilirler. Bu da en doğal haklarıdır elbette. Tamam “Gerçek Çarşı nedir?” gibi haybeden gerçeküstü bir mevzu yaratmaya gerek yoktur şimdi, ama neden Çarşı Kapalının ortasından ibaret olsun sorusunu da gözardı etmemek gerek. Şimdi Çarşı da yok, ya da Çarşı öldü, geriye çarşı kaldı belkide.

içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri

Mayıs 23, 2008

babil‘in genç yazarı, “dünyayı değiştirmek elimizde” başlıklı bir mim-dalgası başlatmıştı epeydir. bana da gelmişti o dalga, ne diyeceğimi tam kestiremediğimden bekletmiştim. evet, tabiki elimizde, bakınız dünyanın sorunlarına demek gayet olanaklıydı. fakat “kayıp ruhlar” öyle deyip geçemezler en apaçık hadiseleri bile. genç kardeşimiz sıkıntılarından bahsedip bunların aşılması anlamıyla bir bakıma eşitliyor dünyanın değiştirilmesi bahsini. bu haliyle elbette denecek fazla bir şey yok. açıkca anlaşılır bir yaklaşım. ama dünyayı değiştirme söylemi de bundan ibaret değil. marx’ın kızlarına verdiği, “her şeye kuşkuyla yaklaşın” öğüdünü tutarak, bu ifadeye kuşkuyla yaklaşabiliriz. mühim bir hesaplaşma sorunu vardır burada gerçekte.hem teorik.hem politik.hem…dışarıdaki kötülüklerden bahsederek meşrulaştırılamayacak kadar derine giden bir sorun. bu nedenle öncelikle bu ifadeyi bir soru formuna sokmak gerektir: dünyayı değiştirmek elimizde mi? bu türden bir soruya karşı girişilecek cevap verme çabaları muhtemelen, siyaset felsefesinin yapısal gerilimleriyle karşılaşmak ve bu gerilimlere karşı üretilen çözümlerle (liberalizm, marksizm, anarşizm vs.) hesaplaşmak durumunda kalacaktır. benim babil’den gelen mime verdiğim karşılık ilk olarak bu sorunu bildirmek olsun. ikinci olaraksa, ben kacakkova fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla yılgın biri olarak, bütün bunlar üzerinde çokca konuştuğumuz bir dostumun sözlerini ödünç alıp şerh düşeceğim:

ne bu dünyada yaşamak mümkün, ne de başka bir dünya“.

*mimi paslamaya gelince. özel olarak belirtmeyeyim, konuyla ilgilenenler olursa, burayla ya da asıl olarak mimle bağlantı kurarak yazsınlar düşüncelerini, oluversin…

alman sinemasından….

Kasım 10, 2007

Alman sineması bildiğim bir şey değil. Geçtiğimiz haftalarda peşpeşe alman sinema rotekakadufilmleri izleyince başlık kendiliğinden böyle oluverdi. Dolayısıyla bahsi geçen filmlerin alman sinemasındaki yeriyle ilgili herhangi bir fikre sahip değilim. Kursta her çeşit milletten insan var, farklı kültürlerden ve tarihlerden gelen, farklı yaşlarda, farklı inançlarda insanlar. Mısırlı, İranlı, Yugoslav, Srilankalı, Amerikalı, Polonyalı, Afrikalı, Kürt ve bunların kendi içlerinde birbirne benzemeyen bireyleri-o bakımdan özellikle politik ve tarihsel içerikli filmlerin sonrasında ilginç tartışmalar ortaya çıktığı oluyor. Tabii bunun kolay olduğunu söyleyemem, yetersiz almancalarımızla ne kadar olabilirse artık.

Özellikle benzer temalı üç film var, işaret etmek istediğim. Filmlerin ortak teması Doğu Almanya’yı ve sosyalist yönetimin egemen olduğu zamanları anlatmalarıdır. Çok önceleri Good by Lenin‘i de izlemiştik, onu da buraya dahil edebilirim tema dolayısıyla. Temalarının genel benzerlikleriyle birlikte farklı yönetmelerin elinden çıkan ve farklı perspektiflerle farklı yönlerden meseleyi ortaya koyan filmler bunlar. Yirminci yüzyıl sosyalist devrimlerle başlamıştı, yüzyılın sonu ise bu devrimlerle kurulan iktidarların kaybedilmesi ve sosyalist toplumların dağılması ile şekillendi. Görkemli bir açılış ve trajik bir kapanış! Öyleki orada tarihin bir kapısının kapandığından söz etmek gerektir. Sosyalizm kendi varolma biçimiyle çok kökten bazı tarihsel kavramların sonunu getirdi. Lyotard postmodern durumu tanımlarken, insanların inandıkları şeylere artık inanama hallerine işaret eder. Şu durumda sosyalist devrim süreçlerinin bizzat postmodernin temelindeki kaynaklardan biri olduğunu tespit edebiliriz.

Olan bitenin, bir fikrin yenilgisi ve başarısızlığı olmanın da ştesinde, ’sosyalizm fikri’ne dair derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmış olduğunu belirtebiliriz. Hayal kırıklığı, burada travmatik bir yüzleşme anıdır. Geriye dönüşü mümkün olmayan bir bilinç ortaya çıkar tarvmatik yüzleşmelerde, o travmatik gerçeklikten kaçışı artık olanaklı olmayacak bir sonuçtur bu bilinç -geçmişin ve geleceğin yutulduğu bir karadelik gibidir bu bilinç. Her tür bilginin artık işe yaramaz kaldığı o an, her tür mantıksal sürekliliği iptal edecek ve her sözü daha söylenmeden geçersizleştirecektir. İdeolojinin ve her türden bilincin kurucu ögesi fantazi ise, onun kendi içinden yarılması ve kendini iptal edecek şekilde parçalanmasına sebep olan ögesi de travmadır –burada lacanci ve özellikle de zizekci terminolojiyle oynamıyorum, kelimelerin daha basit düzeydeki anlamlarıyla oynuyorum. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve sosyalist rejimlerdeki çöküş, bu bakımdan dikkat çekici bir tarihsel döneme denk düştüğünden, bu tür filmlerin kendine has bir önemi olduğunu söylemek mümkün. Ancak yalnızca bu değil, bu filmlerin sahip oldukları sinema atmosferleri onları ayrıca izlemeye değer kılıyor kanımca.

Filmlerin hikayelerinden ayrı ayrı bahsetmeyeceğim. Bununla birlikte Der rote Kakadu‘nun dramatik, Sonnenalle‘nin ironik, Das Leben de Anderen‘in trajik ve gerilim yüklü bir politik film olduğunu belirtmek faydalı olabilir. Hepsinde sosyalizme yönelik hayal kırıklığı, toplumsal yapıda meydana gelen olumsuzluklar, iktidarın paronayaklık düzeyinin aldığı biçim, baskı ve kontrol mekanizması, bürokratik yapı vs. çeşitli yönlerden gösteriliyor. Nasıl olmuştur da birbirini dürbünle gözetleyen bir insan tipi ortaya çıkabilmiştir. Sosyalizmin nasıl bir hal aldığını, toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini, bu şeklin bireyleri nasıl etkidiğini, korkunun, inancın ve hayal kırıklığının nasıl içiçe geçtiğini çeşitli noktalardan gösteriyor filmler: Devlet, iktidar, aşk, sanat ve politika, bürokrasi, özgürlük ve ihanet, yaşam, ölüm, sorumluluk, görev, aidiyet, umut, umutsuzluk vb. bu filmler boyunca irdelenebilecek, üzerinde konuşulabilecek kavramları oluşturuyor.

Bu filmleri arka arkaya izleyince, sosyalizmin hali pür mealine dair bir tablo çıkıyor ortaya. Duvarın yükselmesinin bir kaç ay öncesinden başlayarak yetmişli yıllara,sonnenalle rock‘n roll, caz ve alternatif kültürlerin ortaya çıktığı süreçlerdeki kültürel etkilenmelere ve oradan seksenlerin ortalarından başlayrak duvarın yıkılmasına kadar olan dönemler, farklı yönetmenlerin farklı bakış açılarıyla seriliyor.Bir noktadan bakınca, hepsinin kesişiminden, neler olup bittiğine dair belirli anlamda bütünlüklü bir tablonun ortaya çıktığını söylemek mümkün yinede. Sosyalizm nasıl bir hal almıştır ve bu hal ile insanlar nasıl yaşamışlardır, neler yaşamışlardır? Öyleki burada mesele bir gizli polis teşkilatı (stasi) meselesi değil toplumun polisleştirilmesi, herkesin herşeyden korktuğu, birbirinin ihbarcısı olduğu, başkalarının yaşamının sürekli kontrol altında tutulduğu, korkmayanların başlarının belada olduğu, tektip-tekboyutlu-tekbakıslı bir tür Büyük Birader toplumunun ortaya çıkmış olmasıdır sözkonusu olan.

George Orwel’ın Büyük biraderini hatırlatmaktadır her şey -ki orwel’ın belirli bir yönetimi/sistemi eleştirmekten ziyade genel bir sistem eleştirsinin alegorisini yaptığını düşündüğümüzde, bu hatırlama da şaşılacak bir şey yoktur. Şaşılası olmasa da insanın sormaktan kaçınamayacağı şey, sosyalizmin nasıl olup da bu alegoriyle bu kadar açık bir şekilde bir şekilde örtüşebilmiş olduğudur. Bu örtüşmenin nerelere dayandığı, kişilere bağlanabilecek bir yanılgı olmasının ötesinde hem düşünsel hem de maddi temellerinin nasıl irdeleneceği, başka bir dünyanın mümkünlüğünü budayan bu tarihsellikten nasıl ilerlenebileceği bugünkü dünyanın politik eleştirisi yapmak isteyenlerin durmadan önünü kesen hadiselerden biridir. Bu bakımdan, „başkalarının hayatı“ adlı filmin, hikayesine, 1984 yılından başlaması tesadüf olmasa gerek. Büyük Birader Seni İzliyor‘un aldığı sosyalist biçimidir gördüğümüz.

Bir parantez açarak Orwel’in kitabının elbette zamanımızda pek çok farklı sebeplerle hatırlanabilir olduğunu belirtmek isterim hemen. Teknolojinin gelişmesine paralel bir süreçtir bu. Nitekin Tansel, türkiye’de ki savaş durumu ve yükselen faşizm dalgası bağlamında bu metafora gönderme yapmış. Beyin yıkama, kontrol ve manipülasyon üzerine kurulu olan 1984, 2zirminci yüzyıl iktidar pratiklerinin ve politik tarihinin alegorisi olarak etkili bir politik roman örneğidir. Kontrol ve manğpülasyon imkanları artmış olmakla birlikte bir yandan da biliyoruz ki, iktidar ne yaparsa yapsın, aslında mutlak bir hakimiyet kuramıyor asla. Asla tam bir iktidar olma konumunda bulamıyor kendini. Bu durum, paranoyanın kaynağını oluşturuyor ve iktidarın kendini yetersiz hitsetmesine, kendinden emin olamamasına sebep oluyor. İktidarı durmadan başkalarının hayatına yönlendiren etken buradadır.

Başkalarının yaşamı, iktidar için her zaman açık bir tehdittir. Kontrol edilmeli, denetlenmeli, ve yönlendirilmelidir. Bu tehdide sosyalist iktidarın verdiği cevap kabaca, başkalarının yaşamının toptan denetimidir. Sistemin güvenliği için her tür yol meşrudur. Sosyalist iktidar, böylece, olabilecek en pervasız halliyle kendi konumunu tarihsel olarak meşrulaştıran ve mantıksallaştıran bir söylem aracılığıyla ‘başkalarının hayatı‘nı istediği gibi gözetleyip denetleyebilmekte, gerekli gördüğünde istediği gibi müdahale etmekten çekinmemektedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, hakikat ile sahte iklikilerine indirgenen dünya, burada iktidarın kendi dışındaki herşeyi dekadans olarak gören bakışıyla biçim almaya zorlanır. „Devrimci irade“, neyin ne olduğunu belirleme konusunda en ufak bir taviz vermez. Bu belirlemelerin ihlal edilmesi, hatta akıldan bile geçirilmesi suçtur. “Devrimci irade” hakikat zemininde tarih için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır zaten. Bir anlamda burada Hegelci „mutlak bilinç“ anlamındaki Tin, bu devrimci irade kılığında tarih sahnesine çıkmıştır. Elbette mutlak tin’in bu açılması/gerçekleşmesi karşısında herhangi bir itiraz kabul edilemzdir. Olan bitenlerin bu söylemin ortaya koyduğu bağlamda meydana gelmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir fikir ve onun tarihsel pratiğini görmüş olmaktayızdır burada. Sosyalizm bu mudur, böyle olması gerekli midir, bu kaçınılmaz mıdır soruları elbette tartışma konusu olarak kalıyor, ama olan bitenlerin bu minval üzere döndüğü açık.

baskalarının yasamı

Sosyalist iktidar, “denetim toplumu” ve “disiplin toplumu” kavramları ile karşılaştırıldığında, hedeflerinin aşırılığı ve pervasizlığının ölcüsüzlüğüyle dikkat çekecektir. Bu haliyle bakılırsa modern disiplin ve denetim toplumları bakımından sosyalist iktidarın hayli ilkel bir iktidar güdüsüyle hareket ettiği söylenebilir. Sosyalizm, totaliter rejim olmanın mantığını kurmuş, ve bunu su sızdırmaz bir söylemle nüfus alanında egemen kılmıştır. İnsanlar kendi ianançları bu söylemle örtüştüğünden dolayı sistem karşısında savunmasız kalmışlar ve felaketlerine karşılık bulamamışlardır. Oysa insanların, örneğin kapitalizme karşı kazandıkları haklar vardır, seslerini duyurabilecekleri insanlar vardır, çığlık atmanın anlamı ve olanağı vardır, sisteme karşı‘ kişinin kendini konumlandrıabileceği saçma da olsa bir konum vardır; sosyalist iktidar ise bulunduğu her yerde tam da bu imkanları yok etmiş ve su sızdırmaz söylemiyle insanların çığlığını boğmuştur. Sosyalist iktidarın bu pervasızlığında, „kurtuluşun dili“ni kullanmasının kesin bir rolu olduğu açık. Bu noktada sosyalistler ideolojik anlamda gayet stabil ve açık görünürler, oysa çoktan anlaşıldığı gibi sosyalizmde aslında bu kesin ideolojik söyleminin perdeleği bir varlık alanında politik olarak kurulmuş ve kendini varkılabilmiştir.

Burada şu ünlü „sahte“ ile „gerçek“, „yapay“ ile „hakiki“ arasındaki karşıtlık meselesine gelmiş bulunmaktayızdır yine. Burada sorun olan şeyin terimlerin kendileri değil, karşıtlık ve farklılık mantığının kendisi olduğunu söyleyebilirim ben kendi adıma. Sosyalist iktidar, modern düşünceye içkin bir zorunlulukla, başkalarının hayatının sürekli kontrol altında tutulması üzerine kurulu bir iktidar anlayışı olarak ortaya çıkar. Görünürlüğü ve görünmezliği belirli bir söylemsel evrende sağlayan bir düzenek sözkonusudur burada. Ama zaten inançta (ideolojik düzlemde) böyle bir şeydir; neyi görmeniz ve neyi görmemeniz ekseninde işler, daha trajiği ise neyi görünür kılmaya neyi görünmezleştirmeye çalışacağınızı belirleyen bir düzenek sunar size -sunmak öte dayatir demek belki daha dogru. Bu düzeneğe uymakta zorlanırsanız ya da bilerek uymazsanız, sonuçta zaten bilinen bir düşman retoriğine direk eklenirsiniz ve orada işiniz bitiktir.

Bu tür filmlerin sonunda, hikayelerin tek yanlı ve tarflı olarak yansıtılıp yansıtılamdığı sorusu ister istemez gündeme gelmektedir. Sosyalizmin tamamen bu olumsuzluklardan ibaret miydi? Tamamen kötü ve yanlış anlaşılmış, felaketten ibaret bir düşünce miydi? Sonnenalle’de, diğer iki filmden kısmen farklı bir konum alıyor gibidir bu noktada; ironik bir tonda da olsa, her şeye rağmen “biz böyle iyiyidik” der gibidir. Ben açıkcası bu filmlerde kesin bir soyalizm karşıtlığının istismar edildiğini düşünmüyorum, ama bir tarihsel fikrin ve pratiğin olumsuzluklarını vurgulayan boyutları olunca bu sonuç çıkıyor ortaya ister istemez. Pek çok kötü hikaye anlatıldı, pek çok olumsuz örnekler sergilendi sosyalizme dair. Sosyalizmi savunmak isteyenlerle onu karalamak isteyenler, birbirlerine kör kalan noktalardan birbirlerine vurmaya çalışmaktadırlar genelde, bu zemine saplanıp kalmak gerekmiyor bugün neyseki. Bu filmler daha inceltilmiş bir şekilde eleştirellikle meseleye yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Sosyalizmin yarattığı hayal kırıklığını göstermeleri, ya da daha doğru bir değişle belirli bir inançla onun tarihsel gerçekleşme biçimini değerlendirme olanağı sunmaları bakımından da dikkate değer bulunabilirler.

Ne olması, nasıl olması gerektiği, neden böyle olmuş olduğu üzerinde durmak daha farklı bir tartışma alanı -böyle bir dert ve gerek var ise neden olmasın; bu filmlerde ise belirli bir mesafeden ya da belirli bir bakıştan ne olmuş olduğunu görmekteyizdir bir bakıma. Öte yandan, gören gözün, neyi nasıl gördüğü, elbette her zaman tartışmalıdır. Ve neyin nasıl gösterildiği -heleki böylesi netameli tarihsel vakalarda. Zizek’in sorusu her zaman sorulmaya değer, „Bu sahne hangi bakış için sahneleniyor? Hangi anlatıyı desteklemesi isteniyor?“. Filmlerin perspektifilerini bu bağlamda sorunsalaştırmak, ‘durumu‘ gösterme biçimlerinde ki yaklaşımlarını irdelemek, daha yakından izlemek, eleştirmek ve itiraz etmek mümkün ve gerektir. Ben o bakışı bir bakıma atladım bu yazıda. Sosyalizmin kendisine baktim. Zizek’in sorusunun yani sira bizzat orada ‘bakış’ ve ‘anlatı’ denilen şeylerin kendilerinin de sorunsallaştırılmasini unutmamak gerektir.

*Yazıyı yayımlamak üzereyken serhan ada’nın “paslı orak, kırık çekiç” başlıklı zizek, lenin, ekim devrimi gibi kelimelerin geçtiği yazısını okudum. Hoş bir yazı, „kıvılcımı gören var mı?“ sorusuyla bitiyor. İlgilisine duyurulur….

linux maceram

Ağustos 31, 2007

lınuxBir linux hevesidir sardı beni. Benim kadar bilgisayardan bu kadar az anlayan ama buna rağmen linuxİa heves eden var mıdır bilmiyorum ! Varsa tebrik ederim. Hal böyle olunca, kaç gündür boz yap, kur kaldır, yükle çıkar tam bir kilitlenme halinde linuxla ilgileniyorum. Tam halloldu derken, yeni bir sorun yaratıyorum. Sorunlar daha çok benim bilmezliğimden geliyor elbette. Yakında bilgisayarımın üzerinde dumanlar çıkarsa şaşırmam. Valla, “baba her şey hazır windowsta ne diye uğraşıyon” diyenler haklılar. Ama benim tabiatım bozuk biraz. Gençliğim 12 eylül zamanlarına denk geliyor. Haliyle iyi yetişemedik. Bünye arızalandı bi kez. Belki genlerimde vardır bir terslik. Doğuştan geliyor mesele, bilmiyorum! En civcivli noktasına geldim bu linux’un. Her şey karardı! Fakat bu vartayı da atlattık mı tamamdır sanıyorum. Pek bi sevimli linux ortamı. Ben sevdim. Er geç yaparım ben bunu….

Spinoza demişken…..

Ağustos 21, 2007

Spinoza’yı aşk başlıklı bir yazının içinde anmışken, rahmetli Ulus Baker’in “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği” yazısını anmadan olmaz. Baker burada, Etika‘nın 3. bölümünde yer alan 41 nolu önermesini yorumlamaktadır; “Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir…” Bir derste yapılan bir değerlendirme havası vardır yazının uslubunda. Okuması güzeldir. Önerme ilginçtir. Yorumun gelişimi şaşırtıcıdır. Aşkın inançla, emekle, zorunlulukla, ideolojiyle, cinsellikle, bedenle ilgilerine spinoza merkezinde temas eden bir yorumdur. Açıkladıklarının yanı sıra, tartışılagelen ve daha tartışılabilecek olan noktalara dair veriler sunmaktadır yine.

ah, mine’l aşk

Ağustos 21, 2007

Nasılsa sağda solda aşk yazıları çoğaldı şu aralar ! Bu yazilarda cesitli aşk tanımları ortaya çıkıyor. Bu tanımları ortaya koyan metinlerde, aşka dair çeşitli vecheler serimleniyor. Özgürlük olarak aşk,bir tarifsizlik olarak aşk, içimizdeki sonsuzluğun bir gereği olarak aşk, kozmik bir dengesizlik olarak ask, bir hasret, bir arzu, bir tutku olarak olarak aşk, kutsala açılan, ya da kutsalı ihlal eden aşk, tüm bir yalnızlığa, eksikliğe, boşluğa karşılık gelen ve varoluşsal bulantıdan bizi kurtaracak ücüncü bir yol olarak aşk. Her biri oldukca etkili bir dil ile ortaya konulmus bu yazıların. Bir zemin, bir tutamak, bir güç, bir arayış, bir varolmaklık savunusu ve arayışı sanki bu ifadeler. Bu yanıyla tamamıyla meşru.

Aşk, ruhsuz dünyanın (ruhu) son sığınağı, kaybedilmemesi gereken son kalesi, son direnç noktası sanki. Belki de öyle gerçekten. Her biri aşka hakkını vermeye çalışan yazılar, kabul. Aşkın neliğine dair analitik açıklamar sunan yönleri de var kimi yazıların. Biraz cekingen bir şekilde ideoloji olarak aşktan da bahsedildi, oradan sürüp gelen ve muhtemelen devam edecek olan bir tartışma sözkonusu; ki en soğuk, insanlarin yüzünün buruşmasına ve hatta tepkisine sebep olacak olan tanımlama burada ortaya çıkıyor. Herkesin, aşk konusunda, sanıyorum en son duymak isteyecekleri şeylerden birisi budur. İdeoloji olarak aşk mı, ıyyyy !

Bunun pek sevimli, hazmedilir bir yaklaşım olmadığını kabul ederim kendi adıma; aşk söylemleri, giderek idealize olan bir ‘aşk düşüncesi‘ni bunca tartışmasız kılmışken, bunda ısrar etmek kolay değil. Ama Tansel’in başlatığı bu tartışmanın hakkıyla sürdürülmesi gerek. Aşkın ideoloji ile bağlantısını anlamak, aşk söylemlerinin ne söylediğini, neyi farklılaştırdığını, hangi fark üzerine kurulduğunu, neyi biçimlendirdiğini düşünmeye çalışmak hiç değilse ‘teorik‘ olarak gereklidir.

Aşk yazıları çoğalınca aklıma “Bir Aşk Söyleminden Parçalar” geliverdi: Roland Barthes. Bir göstergebilimciden, üstelik ruhsuz oldukları ve tikelliği yok ettikleri varsayılan yapısalcı kökenli bir akademisyenden (Althusser, deli gibi aşık olduğu karısını boğmuştu!) aşka dair bir şeyler okumak da cazip görünmeyecek olsa gerek. “Ben hastayım, her yerde dili görüyorum” diyen Barthes’in bir aşk söyleminden bahsetmesi, tamam romantik duyarlığımıza seslenmeyecktir fazla, ama bakılmaya değerdir kanısındayım.

Bu çalışması aslında Barthes’ten sözetmek için isabetli ve yerinde bir seçim değil, ama olsun. Başka bir zaman daha geniş bir Barthes sunumu yapılabilir. Bu çalışmasında “aşkın öznesi“ni ortaya koymak çabasında Barthes, tam da bu bakımdan önemli görnüyor. “Bu aşk öznesini oluşturmak için, değişik kökenlerden parçaları ‘bir araya’ getirdik. Kimi düzenli bir okumadan, Goethe’nin Werther’inin okunmasından geliyor. Kimi ısrarlı okumalardan (Platon’un Şölen’i, Zen, ruhçözümleyim, kimi Gizemciler, Nietzsche, Alman lied’leri). Kimi rastlantısal okumalardan geliyor. Kimi dost konuşmalarından. Kimi de kendi yaşamımdan“.

Kısacası söylem parçalarını toplayıp bir araya getirip ‘aşkın öznesi‘ni açıklamak, ortaya çıkarmak ve dahası şekillendirmek girişimidir bu. Bana yukarda belirttiğim ideoloji meselesi bağlamında bu kitabın başlığında ilginç gelen nokta, açıktır ki aşkın bir ‘söylem‘ olarak ele alınmasıdır. ‘Bir aşk söylemi‘nden bahsetmenin anlamı nedir? Söylem nedir? Öyle görünüyor ki, aşkı ideolojiden daha çok bir söylem olarak anlamak daha uygundur teorik bağlamda.Elbette söylem, ideoloji ile aynı şey demek değildir; bununla birlikte, söylem analiziyle ideoloji arasında kesinlikle bir ilişki vardır.

Aşk, tanımlamakla bitmiyor. Her tür tanımlamanın ötesinde kalan bir dirence sahip ‘aşk’ denilen şey. Aşk söylemleri, en radikal halinde bile bu aşk halini düzenlemeye, sınırlandırmaya, sınıflandırmaya yöneliyor ister istemez. “Kendinde” ve kendiliğinden olmasıyla anlam kazanan bir şey, “kendi için” olarak ancak koşulabiliyor ve düşünülebiliyor. “Aşk köpekliktir” denilmiş, Spinoza yaşasaydı, “Köpek kavramı havlamaz” diye bir şey eklerdi buna.

Aşk ve devrimin yanyana kullanılması bana tesadüfi gelmiyor kesinlikle. Bunlar nihayetinde (bence) bütün insani tuzakların inceltilmiş bir biçimini ortaya koyuyorlar. Sömürülmeye ve dolayısıyla kendi vaadettiklerinin ötesinde sonuçlanmaya pek bi elverişliler.

Son bir şey, Barthes’in kitabına dair: Keşke, Tahsin Yücel hoca kitabı çevirirken bu kadar fazla cevirmeseydi ! İdea Yayınlarının kitapları gibi olmuş nerdeyse kitap, insan okuduğunu anlamakta zorlanıyor.

kalem suresi

Temmuz 3, 2007

Yazmak?Çizmek? Ya da her ikisi?Ya da…?…….. burada döngüyü tamamlamanın ve dolayısıyla düşünce tarihi açısından belirli bi sonuca varmanın yolu, belkide yapıt ve dünya bahsini yeniden açmaktır. Yapıt ve dünya kavramlarının içinden yürütülecek bir tartışmanın genişliğinde kaybolmamak için en iyisi odaklanmaktır, örneğin Heidegger’e. Bütün bir Heideggerci külliyatla uğraşmak da kolay değil, dolayısıyla orada da odaklanmalı ve geç dönem Heidegger’in konumunu özgülleştiren noktaya bakmalıyız.

Sanat Yapıtının Kökeni‘ninde öne çıkan yaklaşıma bu bakımdan işaret edilebilir, yani dünyayı bir yapıt olarak okumak. Şiir ya da resim olsun, Heidegger’in dediğini dikkate alacak olursak, sanat yapıtı “bir yapıt olarak dünya kurmak demektir“….yapıt, çünkü, buradaki varsayımı sürdürecek olursak, “yeryüzün yeryüzü olmasını sağlar“. Bu varsayımın kalkış yaptığı nokta açıktır ki, Heidegger’in takıntılı temelarından biri olduğunu söyleyebileceğimiz, Dil‘dir. Diğer bir kaynak da yapısalcılıktır bu takıntının 20.yüzyıl düşüncesinde etkili olmasını sağlayan. Postyapısalcı düşünürler bu iki kaynakla girdikleri hesaplaşma ve özelliklede dil meselesi üzerinden kendilerini ortaya koymuşlardır. Yapıt ve dünya bahsi noktasında kurguların yönünü değiştiren bir etki sözkonusudur burada. Öyle ki yalnızca belirli bir alana ilişkin teorik çerçevenin değil tüm bir kavrayış ve düşünüş biçiminin değişmesine etki etmiştir.

Şiir ya da resim olsun, evet, bir yapıt olarak dünyanın dünya olmasını sağlayan, hakikati hakikat yapan, özneyi ve nesneyi konumlandıran, dünyanın hakikatini ortaya koyan odur. Akif Tek, bu sorunsalın içinden değerlendirdiğini sandığım yazısında, yazı ve resim, kelime ve çizgi arasındaki farkı farklılaştırıyor (/siliyor) “bir dil çabası olarak sanat” yazısında. Bu silme ya da iptal işleminin sonrasında, “kelime ve çizgiden önce bir şey var mıdır?” diye sormak anlamsızlaşır. Kelimeler ve Şeyler (Foucault) arasındaki ilişkinin nasıl bir öncelik sonralık ilşkisine tabi olduğunu soruşturmak değil, burada ilişkiselliğin sökülmesi sözkonusudur -benim bu değerlendirmemde bir aşırılık ya da yanlışlık varsa, bunun Atif Tek’in düşüncelerine ait olmadığını belirmeliyim hemen.

Ontolojik alana dilde bir sınır çekiliyorsa, kelimeden önce bir gercek düzlemi ya da dildışı bir varoluş kavrayışı aramanın karşılığı kalmaz. Varsayımsal ve gizemli bir dil dışını varsaydığımızda bile, dil ile dil-dışı aşkınlık arasındaki ilişkinin niteliği belirlenemezdir çünkü. Dilin kendisinin tutarlılığını asla bilemeyiz ve kesinleyemeyiz. Aşkın ya da (indirgenmiş) aşkın, dil içi dolayımda yer alan göstergelerdir sonuçta. Tolga’nın belirttiği gibi “Bu dil dogasi geregi kendi varsayimlarini ve yasaklarini icinde barindirmak zorundaysa eger, dille askin arasindaki ilintiden emin olunamaz”. Aralarındaki ilişkinin kesinliğini, hakikat değerini tartışmadan önce söylenmesi gereken, Lacancı konumda belirtilen hem öznenin hem de nesnenin eksik, tutarsız ve bütünden uzak oluşlarıdır -yalnız benim buradaki yaklaşımımın tolga’nın Simgesel Düzenin Tutarsızlığına Dair’de belirttiği yaklaşımıyla nasıl bir ilişkisi ve çelişkisi olduğunu da tartışmaya açık olarak bırakıyorum.

Lacan, özne ve nesnenin ve aralarındaki ilişkiselliğin Kartezyen kavranışına karşı koymanın kaynaklarından biridir. Dil/dil-dışı ayrımını geleneksel düşüncedeki formuyla iptal etmenin bir yolu da Wittgenstein’ın dil yaklaşımından yararlanmaktır. Yapıt ve dünya bahsini, “dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır” noktasından almak, bizi daha farklı sonuçlara doğru taşıyacaktır sanıyorum.

Heidegger’in, dikkatini dil konusuna yoğunlaştırdığında, sanat yapıtı ile ampirik ya da sıradan gerçeklik arasındaki bağı kesintiye uğrattığını görürüz. Yapıt, temsili hakikatin taleplerine hiç bir şekilde tabii değildir. Aksine, “bir yapıt olmak bir dünya kurmak demektir” ; ki dünyanın hakikatinden bahsettiğimizde gözardı edemeyeceğimiz kategorik bir noktadır bu. Şiir(kelime) ya da Resim(çizgi) artık yalnıyca hakikatin taşıyıcısı açığa çıkarıcısı değildir, yapıtsallık hakikati hakikat olarak ortaya koyar. Meselenin başka bağlamlarda sürdürülmesini sağlaması bakımından okunabilir bir yazı da Altı Üstü Tasarım adlı sitede var; tasarım konulu yazı “dilden önce bir beden yoktur” diye başlıyor. Böylece, “tasarım olarak dünya” sözünü anımsayıp sözkonusu tartışmanın önemli simalarından biri olarak anılabilecek Schopenhauer‘ı da hatırlayarak (konuyu olmasa bile) yazıyı bitirebilirim.

kaleme ve satır satır yazdıklarına ve çizgi çizgi çizdiklerine and olsun.

amin !

yeraltından notlar

Haziran 25, 2007

[ Siz, Beyfendiler, belkide çıldırdığımı düşünüyorsunuz.İzin verin de kendimi savunayım. İnsanın her şeyden önce yaratıcı bir hayvan olduğunu kabul ediyorum. Evet, onun yazgısında, bir amaca doğru bilnçli olarak koşmak, mühendislikle iştigal etmek vardır: yani, ezeli ve ebedi olarak, biteviye yeni yollar inşa etmek, nereye götürürlerse götürsünler yollar inşa etmek....İnsan, yollar yapmayı sever, bu su götürmez. Ama, amacına ulaşmak ve inşa ettiği yapıyı tamamlamaktan içgüdüsel olarak duyduğu korku olmasın bunun sebebi? Nerden biliyorsunuz, belki de o muazzam yapıyı yalnızca uzaktan seviyor ve yakından bakmak ile istemiyordur. Belki de onu yalnızca inşa etmek istiyor, ama içinde yaşamak istemiyordur. ]

Yeraltından Notlar, Dostyevski

hakikatın yokluğuna dair…..

Haziran 22, 2007

 

“…….hakikat adlı boşluğu sürekli bir şeylerle kapatıp, doldurmaya çalışıyoruz.Bu da bizi hiç durmadan yeni simülakrlar üretmeye itiyor.Dolayısıyla giderek yapaylaşan bir gerçeklik yaratıyoruz. Bu öylesine yapay bir dünya ki, karşısına herhangi bir şey ya da alternatif idealle çıkabilmek mümkün değil. Burada ayna ya da negatif de yok.”

(…….)

 

“Böylelikle simülakrın hakikati değil, hakikatin yokluğunu gizlediğini anlıyoruz.”

 

Gerçeğin Sınırlarında Dolanmak, Jean Baudrillard

Oldukça kapsamlı olan ve Oğuz Adanır gibi önemli bir Baudrillard okuru tarafından çevirisi yapılmış olan bu metin, bence gerçek, gerçeklik, bilgi, hakikat, yanılsama, simülasyon ve benzeri gibi kavramlar etrafında dönen tartışmalarda özgül bir konumu/yaklaşımı ortaya koymaktadır. Baudrilllard’ın tüm metinlerinde izi sürülebilecek kuramsal tez‘leri burada keskinleştirilmiş haliyle bulunmaktadır.

Aşağıda modernizm postu serince….. başlıklı aforizmalarda öne sürdüğüm bazı argümanların geldiği kaynaktan birisi de Baudrillard olduğundan, bu yazıya özellikle işaret etmek istiyorum. Bu tür yaklaşımlarda bir iddialılık sözkonusu olduğu konusunda Tolga’ya katılıyorum. İddialılığı ölçüsünde tedirgin edici bir kaotikliğe meydan verdiği ve kavramsal alanda boşluklar bırakmayı göze alarak hareket ettiği de doğrudur bu tür yaklaşımların. Ama gerekli olanda budur zannımca.

“Hakikatten yoksun bir dünyada, gerçeklik onun yerini alsın diye uydurulmuş bir şeyse, bu arada da “gerçek” dünyanın varlığı hemen her yerde sorgulanmaya başlanmışsa, sonuç olarak, hakikatten yoksun bir evrene (bu içinde yaşadığımız dünya oluyor) daha yakın durduğumuz söylenemez mi?Hiç kuşkusuz çözümden giderek uzaklaşıyor, buna karşın soruna daha bir yakınlaşıyoruz.”

Dolayısıyla Baudrillard’ın (ya da benzer şekilde aşırılığı üstlenen diğer yazarların) açık ya da örtük bütün yazma girişimlerinin teorik bir sorumluluğu üstlenmek girişimi olduğunu düşünüyorum. Hakikatin yokluğu düşüncesiyle alınan konum, kavrama yüklenen tüm bir anlam katmanlarıyla hesaplaşma girişimi olduğundan, teorik düzlemde bir kesintiye yol açmakta ve bu anlamıyla bile esaslı bir zorluğu üstlenmektedir. Bense açıkcası yazdıklarımın kolaycılıkla ilişkisini düşünmüyorum.

Hakikatin yokluğuna ilişkin bir referans ya da tartışma Baudrillard’da bulduğumda, elbette bunu işleme sokuyorum hemen. Ama bildirdiğim sonuçlarda ve bunlara gelirken yürütülen tarışmalarda kolay olan bir şey yok. Aksine bu ve benzer nitelikte metinlerde görüleceği üzere düşünmenin sorumluluğu olanca ağırlığı ile üstlenilmektedir ve kavramların geleneksel içeriklerine yapılan müdahalelerde teorik düzlemin gereklerine uyulmaktadır -elbette bu bir (öyle denebilirse) kuramsal felaket durumu içinde yapılmaya çalışılmaktadır.

Burada kavramlarla birlikte, onların işlev kazandığı geleneksel teorik düzleme de müdahele edildiğinden dolayı, ortaya konulan önermeler uç-örnekler olarak görülebilecektir. Ama beilrtmiş olduğum gibi zaten verili bir teorik bütünsellikten hareket etmiyorum, bir teorik bütünselliğe varma kaygısı da gütmüyorum. Her seferinde bir yere gidiliyor ya da bir yerden dönülüyor.

Modernizm postu serince…. o zeminde ortaya aşırı-uç müdahaleler çıkıyor. Orada belirttiğim hakikat yoktur, gerçek yoktur, otantiklik yoktur gibi uç varsayımların dayandığı kaynak, Baudrillard’ın bu tür metinlerinde (özellikle link verdiğim yazıda) gördüğümüz hakikatin yokluğu/boşluğu biçiminde ifade edilen kuramsal tartışmalardır. Bu zeminden bakılırsa, tartışmak istediğim şeyin kendisi daha iyi anlaşılacaktır. Birbirimize “yamuk bakmak” hakkımız olduğu gibi, bakışı düzeltmek adına kendimize göre (bir kez daha) yamultmak/ya da yamulmak hakkımız da vardır.

Elbette Baudrillard tek kaynak değildir ve kavramlarla ilgili daha geniş ya da derin tartışma düzeylerine ulaşmak için başka kaynaklara bakmak, onlarla ilişkilendirerek ya da çarpıştırarak devam etmek gerekir.Ben özellikle, örneğin buradaki gerçek ve hakikat bahsi açısından, Lacan’ın önemli olduğunu düşünüyorum. Bir tür Lacan/Baudrillard eklemlenmesinden/ya da karşılaştırmasından sonuçlar almayı denemek ilginç bulgular doğurabilir. Bir “eksiklik yeri olarak gerçek” düşüncesiyle, “yokluk ya da boşluk olarak hakikat” fikri arasında ne tür geçişkenlikler sağlanabileceği önemli görünüyor.

Bu tür müdahaleleri ve arayışları yeterli zaman ve gerekli yoğunlaşma olanakları buldukça denemek, konunun ilgilileri açısından ilgi cekeci olacaktır kanısındayım. Sonuçta önemli olan bu türden sorunları, tartışmaları, arayışları değerlendirebilmemiz.