Archive for the ‘a-politik’ Category

hadi bakalım milletinizin keyfini çıkarın, kendin(iz)miş gibi

Haziran 22, 2008

Türkiye, Hirvatistan maçını da kıl payı kazanınca, dünyanın her yerinde sanıyorum türk insanının vaziyeti az cok yine şuna benzer bir hal almıştır. Berlin de sabaha kadar süren patlamalar, bağırış çağırış, araba datdatları ve hengame içinde kutlandı bu “zafer”! Zaten günlerdir evlerde, sokaklarda, arabalarda ve insanların üstbaşlarında kırmızı beyaz bayraklarla donatılmış, süregididen “milli hezeyan”ın işaretleriyle soluk alıp veriyoruz. Kaçaçak yer yok! Olur ya bu hırs ile finale kalan bir türkiyeyi düşünmek bile istemiyorum. Türkiyedeki gibi daha kurşun ile yaralanmış ya da öldürülmüş kimse yok gerçi, ama bu hezeyandan sakınmak için kitlesel maç izlenme yerlerinden geçmek yerine yolu uzatmaktan başka çare kalmıyor. Milletin coşkusu, sevinci tamam da, o coşkuya kaynaklık eden ve dahası o coşku aracılığıyla da kendisini vareden ideolojik motifleri görüp hissedince durum değişiyor.

İşi “hangi takım tutulur”u gerekçelendirmeye vardırmadan, milli takımı “milli” olduğu için tutmadığımı söylemek isterim yekten. Bu milliliğin aşırılığını ayrıca belirtmeye gerek var mıdır bilmiyorum. Ona karşı rakiplerini tutmayı da teklif etmiyorum kimseye. Gerekçelendirme işi pek bi sevimsiz noktalara varacaktır kaçınılmaz olarak. Sonuçta bu bahiste içiniz ferah bir şekilde destekleyebileceğiniz bir takım yoktur aslında. “Endüstiriyel futbol”a bir de “milli ruh” eklenince, orada futbol adına konuşacağınız şeylerin boyutları değişiyor ister istemez. Maçları izlerken heyecanlanmamak elde değil, kabul; oyun olarak futbol, ideolojik eklemlenmelerinin tamamından sonra yine de geriye başka bir şey olarak kalmaktadır ve bu onu basit formüllere indirgeyemeyeceğimizi gösterir. Futbolu, ideolojik eklemlenme durumlarından dolayı, bir iki formülle yadsıyan “sol düşünce” konuyu yanlış bir şekilde basitleştirmektedir kanımca. İyi futbol güzel bir şeydir. Sonuca göre bir coşku patlaması, bir sevinç taşkınlığı yaşanması da anlaşılırdır, ama o coşkunun motifleri işin rengini değiştiriyor dediğim gibi. Bizdeki patlamanın öteki boyutlarına bir kaç noktadan Orhan Tekelioğlu çok güzel değinmiş mesela (bkz. efenim). Türkiye maçlarında heyecanlanmaktan daha cok geriliyorum olmamın, sokaklarda yürürken sürekli yolu uzatmamın sebepleri başlıca bu ideolojik motiflerin dayanılmaz ağırlığıdır! (Elbette futbol-milliyetcilik ilişkisi Türkiyenin icad ettiği bir şey değil. İstenirse her ülkenin futbol dolayımındaki milliyetcilik seceresi ortaya dökülebilir rahatlıkla. Ama mesele bu değil şimdi).

Diyorlar ki, “yahu kacak seninki de iş mi, milli takımı milli olduğu için tutmayacaksan, o zaman hiç bir takımı tutmak mümkün olmayacaktır?” Elbette. Herkes başkasının milli takımını tutsa belki bir parça işin rengi değişir gibi olacaktır ama gene aynı noktada durulmuş olunur sonuçta. Bu sebepten diyorum zaten, “hangi takım tutulmaya değerdir”i konuşmadan önce -milli özdeşleşmelerin sağlanmasında futbolun yeri gibi- üzerinden geçilmesi gereken başka şeyler var diye. Bunun yanı sıra “bizim” milli futbolun durumu konusunda Orhan Pamuk tamamen haklıdır: yabancı düşmanlığından, aşırı doz milliyetcilikten, fatih terim gibi ultra sevimsiz-milliyetci bir teknik direktörden meydana gelen bir milli takım ve türk’ün varlığını dünyaya kanıtlamasıyla mutlu olmaya ve o mutlulukla ne yapacağını bilemez hale gelmeye teşne tarihsel bir kompleksin taşıyıcısı kitleler.

Zizek, milliyetcilik meselesini, Millet-Şey‘in boşluğunu doldurmak üzere işlev gören milliyetcilik ideolojisindeki fantazmatik ögeden hareketle analiz eder. Bu fantazmatik öge, tam da fantazi olarak indirgenemezliğiyle, özdeşlik ve farklılık zincirini oluşturulmasında asli ögedir -”Milli Şey, topluluğun üyeleri ona inandıkları sürece vardır”. Bu bakımdan, milliyetcilik, jouissance‘ın(Keyfin) toplumsal alana yayıldığı ayrıcalıklı bir alan sunar. Maçlarda Milli Dava olarak bu keyfin örgütlenmesi ve düzenlenişinin özel versiyonlarını ( ya da nasıl özel bir hal aldığını) görmekteyizdir. Yani, belirli bir an için oluşan bir milli özdeşleşme durumu sözkonusu olmaktadır futbol dolayımında. Türkiyede çok uzun bir tarihe sahip tarihsel komplekslerle her şeyi bir Milli Dava‘ya dönüştürme eğiliminin baskınlığı da hatırlandığında, Orhan Pamuk’un söylediği şeyin çoktandır zaten öyle olduğunu anlamamız kolaylaşır. Futboldaki milliyetcilik hadisesinin sadece milli takımdan ibaret bir hadise olmadığı da malumdur. Ortalama tribün hali budur zaten. İş bi de millileşince çığırından çıkmaktadır yalnızca.

Orhan Tekelioğlu’nun andığım yazısından iki satırı aktarmak isterim burada;

Mesele ne Pamuk ne de Terim aslında, mesele şampiyonanın adında gizli. Adında ‘Avrupa’ geçen şampiyona Türkiye’nin bilinçdışına, Batılılaşma tarihine, komplekslerine, fantezi ve korkularına istese de istemese de göndermede bulunuyor. Kazanılan her maçtan sonra ‘Avrupa, Avrupa duy sesimizi!’ diye bağıran insanların kafasındaki Avrupa ne menem bir şeydir ki zaten?“.

„Avrupa duy sesimizi“ bir yakarış mıdır, yoksa bir diklenme mi, o da karışmış aslında birbirine. Diklenilir gibi yapılıyor ama aslında gürültünün daha çoğu yakarışı örtbas etmek için belkide. Son maçta başka bir tezahürat da fena halde dikkatimi çekti nedense. Buna tezahürattan çok slogan demek daha doğru olur sanıyorum. Hırvatistan maçının sonlarına doğru uzun bir süre tekrar edilen „Türkiye sizinle gurur duyuyor„ sloganı. Akla direk Susurluk meselesini getiriyor. O sürecin içinde derin devletin sahiplenilmesini ifade eden bir slogan olarak ortaya çıkmıştı bu. Orada, yani tribünlerde, bu sloganı atan herkesin aklında “Susurluk” olduğunu ve derin devleti doğrudan desteklemeyi amaçladıklarını düşünmemiz gerekmiyor; fakat durumun korkunçluğu da zaten böyle olmamasından kaynaklanıyor. Belirli bir söylem tam da bu şekilde doğallaştırılmış ve kendiliğinden bir şekilde dolaşıma sokulmuş olunuyor çünkü. Böylece, oyun olarak futboldan alınacak keyif, milli özdeşleşmenin kuruluşundaki jouissance tarafından derin bir şekilde çarpıtılıyor. „Bizim“ tribünlerde „tezahürat“la „slogan“ın yer değiştirmesi oldukca manalıdır bu bakımdan.

çarşı çarşıya karşı

Haziran 2, 2008

Rivayet odur ki, çokca kalabalık kitlelerin, Mehmet Ağar ile birlikte kolkola gezen Fatih Terim’e galeyan halinde imparator diye seslendiği zamanlarda, Çarşı grubu “imparatorluk değil tam demokrasi” pankartıyla karşılık vermiştir buna. İmparatorluk tartışmaları da düşünülürse, ilginçliklerle dolu olan “çarşı tarihi”nin en önemli efsanelerinden biri budur sanıyorum. Daha sonraları ise, yalnızca farklı ve karşıt sesler arasındaki ayrımlar derinleşmekle kalmayacak, “alayına karşı” olan çarşı ile temsilcileri arasında da sürekli kırılmalar meydana gelecektir. Homojen bir yapıya sahip olmayan ortam hiyerarşik bir tek sesliliğe kavuşturulmak istenecektir temsil edenlerce. “Alayına karşı olan çarşı” ile mesela “atatürk dışında herşeye karşı” olan çarşı arasındaki ideolojik ayrım, ikinci düşünce lehine bastırılacaktır.

Temsil krizinin aranacağı noktalardan birisi de bu olsa gerek. Farklı ve karşıt, dolayısıyla çatışan seslerin Çarşı adına konuştuğu bu çoklu ortamda, Çarşı, yuvarlak içindeki A’ya karşılık gelen reflekslerini giderek kaybetmiş, ya da kaybettirilmiş, ve sanki ortada homojen bir yapı varmış gibi sonunda onun adına konuşanların dediklerinden ibaret olması istenmiştir. O ideolojik çizgi karoğlan ecevit’e gönderilen sevgi mesajında açık ifadesini bulmaktadır bence; bugün “Çarşı artık bitti diyenlerin çizgisi” budur. Adına konuşanlar da elbette efsaneyi besleyen şeyler yapmışlardır, belki kendilerini efsanenin gerçek sahipleri olarak görmelerinin haklı sebepleri de vardır, fakat efsaneyi efsane yapan nihayetinde sahiplerine rağmen mevcudiyetidir.

Devamla, bütün ilginçliklerine rağmen sanki bir şeyler eksik olmaya başlamıştır. Eksiktende öte trübünlerdeki bu “asi ruh” kasten “resmi deoloji”ye eklemlenerek temsil edilir olmuştur bir yanıyla. Kapalı’nın ortasında konuşlanmış olan “resmi çarşı”nın ideolojik yaklaşımı bu minvaldedir. Ancak sorun bu ideolojik hadisenin de ötesinde çarşı’nın (adına konuşanlar nezdinde) güç ve çıkar ilişkileri ağındaki ilişkiler silsilesinde ortaya çıkmıştır. Alen Markaryan’ın kişisel niyetleri ve samimiyetinin olup olmaması konuyla alakalı değildir. Heterojen bir yapı olarak Çarşıya çok fazla anlam yüklendiği ve bu yükü kaldıramayacağı kabul edilmelidir elbette; bu noktada temsilciliğine soyunmuş olanlara yüklenmek anlamsız olacaktır. Ancak temsil krizindeki sorun başka yerdedir.

İmparatorluğa karşı olma refleksinin, mesela “Çarşı sinan engin’e karşı” ifadesinde anlamını bulması oldukça yerindedir; sonuçta adı Alaattin Çakıcıyla birlikte geçen biridir ve Çakıcının isminin kimlerle birlikte geçtiği de malumdur. Buna rağmen, temsilcileriyle temsil ettikleri arasındaki çelişki tam da bu nokta üzerinde patlak vermiştir. Açılan pankartın ardından Temsilciler Sinan Engin’e çiçekle giderek içerdeki refleksi tekzip etmiştir! Feridun Düzağaç’ın değişiyle Beşiktaş’ın ve Çarşı’nın iç-sesinin tekzip edilmesidir bu. Bugün ellerini temiz tutma kaygısında olanların, dolayısıyla çarşıyı bitirme kararı almalarına sebep olan olayları, ne olduğunu ve bunlar olurken çarşı adına ne yaptıklarını açıklamaları daha yerinde olurdu.

“Asi Ruh” yönetici-taraftar ilişkileri ağına yenik düşmüştür bir bakıma çoktan; bunda şaşırtıcı olan bir şey yoktur, Çarşı her ne kadar farklılılarıyla öne çıkmışsa da 12 eylül sonrası şekillenen “tribün kültürü”nden tümüyle farklı olamamıştır asla. Özelikle de resmi temsilcileri elinde. Çarşının markalaşması ve markanın da tescil sahiplerinin olması tam da Çarşı’yı Çarşı yapan ayrıksılığın tasfiyesi süreci olarak biçimlenmiştir. Temsilcilerinin elinde Çarşı homojen bir yapı olarak sunulmaya ve algılanmaya başlanmıştır -açıklamalarda farklı seslere yapılan vurguya rağmen. Temsilin meşruiyetinin her zaman bir sorun olarak mevcut olduğunu varsayabiliriz, ancak bunun su yüzüne çıkması ya da bir sorun olarak belirginleşmesi anılan olaylarla ortaya çıkmıştır. En azından “iki Çarşı” vardır bu olaylar nezdinde: Birincisi yaratıcılığı ve muhalifliği ile dikkat çeken Çarşı, ikincisi ise giderek güç ve çıkar ilşkileri ağında yer alan Çarşı. Temsil krizinin boyutları ve derinliği tribünlerde açılan “Satılmış Çarşı” pankartından da bellidir. Çarşı’nın iç kavgasının doruk noktalarından biridir bu. Bu kırılmanın geri dönüşü mümkün olmayacaktır.

Bunlardan dolayı Alen Markaryan’ın “Çarşı Grubunun feshi” hakkındaki okuyanın çiğerini dağlayan yazısı, bu süreçlerin geldiği son noktadır. Damardan girip devam eden yazı, mana vermekte zorlanacağımız imalar doludur; yüreğimizi dağlayarak sonlanırken, ne var ki geriye işin içinde başka işlerin olduğunu düşündüren soru işaretleri bırakıyor yalnızca: Dediler ki Çarşı Beşiktaş’ın önüne geçti, o halde gidiyoruz! Duygusallığın doruğunda, “kalbimiz”e fena halde seslenen bu veda yazısının tam da bu nedenle “aklımız”dan neyi bertaraf ettiğini ya da etmeye çalıştığını sormak kaçınılmaz oluyor. Böyle bir gerekçenin inandırıcılıktan ne kadar uzak oduğu açıktır. Olayı, kulüb içindeki “klik çatışmaları”yla, bunların Çarşıdaki yansımalarıyla, Çarşının resmi temsilcilerinin klüple girdikleri ilişkinin boyutlarıyla, daha genel olarak tribün kültürünün yapısıyla ve Çarşının kendi iç temsil kriziyle birlikte değerlendirmek, ortaya koymak daha yerinde olacaktır. Şurada belirtilen düşüncelerde bu yanına değiniliyor kısmen. Özellikle “Bu konuda istihbaratım var” diyen Haşmet Babaoğlu mesela anlatabilir neler olup bittiğini. Atlatılamayan travmanın önünde ardında ne olduğu açılabilir.

Tuhaf olan şey, bu fesih yazısında, temsil sorununun, temsilcilerin kendilerini feshetmeleriyle değil, bir bütün temsil edilen Çarşının feshedilmesi şekline büründürülerek çözülmek istenmesidir. Çarşı Kapalı tribünün ortasından ibarettir bu algıya göre. Kopma noktasında, temsilciler, sanki son bir hamleyle efsaneyi kendilerine ait kılmak istiyorlar. Belki de haklarıdır bilmiyorum. “Efsaneyi öldürerek yaşatmak” düşüncesini bir de böyle anlayabiliriz. Oysa “efsane” açısından sorun olan şeyin tam da bu sahiplenme girşimi olduğunu söylemek de mümkün. Adına konuşanlar gelinen noktada artık bünyedeki gerilimlerin taşıyıcısı olmak istemiyor olabilirler. Bu da en doğal haklarıdır elbette. Tamam “Gerçek Çarşı nedir?” gibi haybeden gerçeküstü bir mevzu yaratmaya gerek yoktur şimdi, ama neden Çarşı Kapalının ortasından ibaret olsun sorusunu da gözardı etmemek gerek. Şimdi Çarşı da yok, ya da Çarşı öldü, geriye çarşı kaldı belkide.

içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri

Mayıs 23, 2008

babil‘in genç yazarı, “dünyayı değiştirmek elimizde” başlıklı bir mim-dalgası başlatmıştı epeydir. bana da gelmişti o dalga, ne diyeceğimi tam kestiremediğimden bekletmiştim. evet, tabiki elimizde, bakınız dünyanın sorunlarına demek gayet olanaklıydı. fakat “kayıp ruhlar” öyle deyip geçemezler en apaçık hadiseleri bile. genç kardeşimiz sıkıntılarından bahsedip bunların aşılması anlamıyla bir bakıma eşitliyor dünyanın değiştirilmesi bahsini. bu haliyle elbette denecek fazla bir şey yok. açıkca anlaşılır bir yaklaşım. ama dünyayı değiştirme söylemi de bundan ibaret değil. marx’ın kızlarına verdiği, “her şeye kuşkuyla yaklaşın” öğüdünü tutarak, bu ifadeye kuşkuyla yaklaşabiliriz. mühim bir hesaplaşma sorunu vardır burada gerçekte.hem teorik.hem politik.hem…dışarıdaki kötülüklerden bahsederek meşrulaştırılamayacak kadar derine giden bir sorun. bu nedenle öncelikle bu ifadeyi bir soru formuna sokmak gerektir: dünyayı değiştirmek elimizde mi? bu türden bir soruya karşı girişilecek cevap verme çabaları muhtemelen, siyaset felsefesinin yapısal gerilimleriyle karşılaşmak ve bu gerilimlere karşı üretilen çözümlerle (liberalizm, marksizm, anarşizm vs.) hesaplaşmak durumunda kalacaktır. benim babil’den gelen mime verdiğim karşılık ilk olarak bu sorunu bildirmek olsun. ikinci olaraksa, ben kacakkova fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla yılgın biri olarak, bütün bunlar üzerinde çokca konuştuğumuz bir dostumun sözlerini ödünç alıp şerh düşeceğim:

ne bu dünyada yaşamak mümkün, ne de başka bir dünya“.

*mimi paslamaya gelince. özel olarak belirtmeyeyim, konuyla ilgilenenler olursa, burayla ya da asıl olarak mimle bağlantı kurarak yazsınlar düşüncelerini, oluversin…

düşmanım düşmansın düşman

Mayıs 15, 2008

modernizm ile postmodernizm arasındaki farkları belirtirken işaret edilen noktalardan biri, kesinlik ile kesinsizlik arasındaki farktır. “modernite” bir kesinlikler çağıysa, “postmodernite” bir kesizsizlik ya da belirsizlik durumudur. paradoksal bir şekilde bu ayrım aslında postmodernin neden modern içinde yer aldığını da gösterir; çünkü, tarihsel bir sınırda kesinlik bitip kesinsizlik başlamıyordur aslında. marx’ın, katı olan her şey buharlaşıyor dediği şeyde açıkca vardır kesinsizlik düşüncesi ve bu düşünce moderniteye aittir her şeyden önce. bununla birlikte, postmodern ile modern arasındaki fark olarak kesinsizlik ayrımını gözardı etmek olanaklı değildir yine de. bu kesinsizlik durumu bütün düşünce ve kavrayış biçimlerini etkilemektedir. kavramlar ve zihniyet yapılarını da. kelimeler ve taşıdıkları anlamların alt-üstoluşu, belirsizliğin içinde sürekli yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaları kaçınılmaz oluyor (modern ile postmodern arasındaki ilişki bağlamında, zygmunt bauman’ın, postmodernliği, “kendi için modernlik” olarak tanımlaması bu noktada önemli görünüyor). bunlara bağlı olarak, kesin ilkeler ve rayonel hakikatler olarak belirlenmiş bir şekilde düşünceyi ifade eden dil ile, elbette belirsizliği üstlenen, yani aşkın bir gösterenin yokluğu”nda(derrida) ve “yüzergezer göstergeler”(laclau/mouffeu) evreninde olan bitenleri yeniden değerlendirmek zorunda olan düşüncenin dili temel bir ayrıma sahiptir. modernitenin dili şüpheden arınmanın dilidir. postmodernitenin dili ise kuşkunun. bu durum ilkinin kabul edilir ve ikincisinin reddedilmesi gereken bir şey olarak anlaşılabileceği anlamına gelmiyor. keşke öyle olsaydı, ve fakat iyi ki de öyle değil! modernite içinden çıkıp gelen muhalif söylemlerin savunmacı refleksleri, genelde postmodern belirsizliği ideolojik bir bulanıklık olarak okumak ve yadsımak eğiliminde. yani dünyayı yeniden kesin formüllere dökme ve kendi konumlarını kabul edilir kılacak bir kesinliğe büründürme arayışı sözkonusu. oysa postmodern durum, kısaca, bir kesinsizlikler çağıdır. ve bunun içinden yol alınacaktır alınacaksa.

bunları kabaca belirtmemim nedeni, eleştirel günlük’te sorulan “kimdir düşman sahi?” sorusuna eklediğim yoruma bir açıklık sağlamaktır. “keşke siyah beyaz bir dünyada olsaydık” diye başlayan yazı, “düşman”ı belirleme çabasıyla devam ediyor ve sonunda, “hadi taa en başından başlayalım, kimdir sahi düşman sorusuyla bitiyor“. düşmanı tanımlamak konusunda bir kaygı var yazıda, baştaki soruya dönerek sonlanmasının sebebi bu. önemli olduğunu düşünüyorum bu kaygının. orada yazdıklarımı okuyunca, söyledikleirmin ifade bozukluklarıyla dolu olduğunu gördüm. onları bir düzelteyim, hadi başlamışken bir iki de ek yapayım derken baktım duramıyorum! bari iyice belirginleştireyim söylemek istediklerimi dedim. ne mümkün? bu yazı kısacası, düşman kimdir yazsıyla girilen diyalog girişimidir. yer yer kendi kendime konuşuyor gibi görünmeme bakılmaya!

yukarıdaki paragraf ile sözkonusu yazı arasında bağlantıyı kurmak için şuradan başlayacağım: kelimeleri ve kavramları eski apaçıklıklarına ulaştırmak olanaklı değildir, kafa karışıklığının ve kavram kargaşasının “ontolojik” bir temeli vardır. bu durum, önceki kavramsal kesinliklerin ve kafa netliklerinin tercih edilir olduğu anlamına gelmiyor. hatta asıl sorunun o netlik ve kesinlik sanısı olduğunu söylemek isterim. postmodernite denilen şey her şeyden önce bir “anlam ve inanç krizi” olarak ortaya çıkmıştır ve bunun dildeki yansısı apaçık kelimelerin ve kavramsal kesinliklerin altüst olmasıdır: özne, iktidar, merkez, hakikat, gerçek, toplum vs. bir ton liste çıkarabiliriz! bu altüst oluştan kendi kesinliğini sürdürerek çıkan bir kavram kalmadı. postmodern durum içinde, düşünce, belirsizliği ya da başka bir değişle kesinsizliği üstlenmek durumundadır. siyasal düzlemde, teorik düzlemde, ya da etik alanında düşünce kesinsizliğin yarattığı anaforlarla karşılaşmak durumundadır. (öte yandan”postmoderliğin hoşnutsuzlukları”nın ve postmodernliğe karşı hoşnutsuzlukların artık tamamen belirginleşmeye başladığını da saptayabiliriz geçerken. sorular soran ama cevap üretiminde yetersiz kalan postmodern düşünce, cevaplarının apaçıklığı ile öne çıkan modern düşüncenin ve onda temellenen öğretilerin yeniden seslerini gürleştirmeleriyle hırpalanıyor çoktandır. düşünce tarihinde analoji kurulacak pek çok dönem var böyle. bu gelen süreç ifadesini nasıl bulacak emin değilim, ama modernin geri dönüşünden daha çok post-post-modern bir yöne gidildiğini söylemek mümkün!).

kimdir düşman sahi? sorusu, bana bir yandan da foucault’nun iktidar sorusunu hatırlatıyor -aynı şekilde özne, hakikat vs.de hatırlanabilir. eskiden yani her şeyin apaçık görüldüğü ve anlaşıldığı, sonra bilenlerin bu görülüp apaçık anlaşılan şeyleri hala anlamayanlara anlatıp onları bilinçlendirdikleri zamanlarda, en az iktidarın ne olduğu, nerede olduğu kadar açık bir meseleydi düşmanın tanımlanması -iki sınıf, iki yol, iki irade, iki çizgi, iki bilinç, iki gerçek, iki hakikat vardı! işler kolaydı dolayısıyla. çizgiler bu kadar kesinken elbette, yapılması gereken fabrikaların, tarlaların, siyasi iktidarın, her şeyin “düşman”dan alınıp, “dostlar”ın olmasını sağlamaktı. sadece aydınlanmacılığın burjuva yorumunun değil, bu türden mualif yorumlarının sahip oldukları bu düşünce biçimi de aynı sorunla başbaşadır. foucault’dan sonra iktidar sorusunun nasıl değiştiği malum. aynı şey “düşman” bahsi içinde geçerlidir. düşman, halihazırda ve nihai anlamda bir sınır çekip işaret edebileceğimiz bir yerde değildir. evet belirli bir anda ve bağlamda, düşmanı belirleyebiliriz, ama bu düşman kimdir sorusunu kesin bir hükme bağlayacağımız anlamına gelmiyor. dahası belirli bir anda ve bağlamda bile, düşmanı belirleme konusu her zaman şüpheyle karşılanması gereken bir hamledir. çünkü sorun “düşman söyleminin yapısı”ndadır bizzat. bu türden bir hüküm girişimi, çizginin berisinde durmadan “düşman üretimini sistematikleştirmek”ten başka bir işe yaramamıştır. düşman kavramının içerdiği, tarihsel olarak da trajik sonuçlarıyla bildiğimiz tehlikeli anlam boyutlarını hatırlamak gerektir burada. kendini “düşman”a göre ve dahası “düşman”a karşı aldığı pozisyona göre tarifleyen her türden karşı-konumlanış, daha baştan itibaren “etik”-dışıdır. bu nedenle, kimdir düşman sorusu, “düşman söylemi”nin bu boyutu gözardı edildiği sürece sorulmamalıdır. mungan’in “imagine” şiirinin önemi bıurada ortaya çıkıyor knaımca. çünkü, herkesin en cok düşmanına benzediği bu dünyada, “ne eksik bizde ne de fazla”dır. düsman kimdir sorusuna cevap vermenin etik ve teorik boyutlarını göstermektedir bu. “düşman söylemi” en iyi halde bile, yani en kesin durumda bile şüpheyle karşılanması gerekir. her zaman taa en başa dönülecektir çünkü;

“kimdir düşman sahi?”

buna cevap vermenin biri kolay digeri zor iki yolu var! bu yollardan hangisini tercih ettiğinize göre “modern” ya da “postmodern” olacaksınızdır. kolay yol, düsmani “dışarı”da arayip hemencecik bulmaktır! çektiğin çizgiye göre, vatan düşmanlarını, devlet düşmanlarını, devrim düşmanlarını her zaman bulman kolaydır. işaret edersin, aha dersin düşman, sonra “ya şehit olursun ya gazi”. o sıra “iceri”de de düşmanlar vardır kesinlikle ama onların da “kökü dışarıda“dır. “düşmanının düşmanı” zaman zaman dostun olabilir, işin doğası gereği. düşman söylemiyle son derece tutarlıdır bu durum. zor olan yolda ise, düşman bir bakıma her yerdedir ve tam da bundan dolayı hiçbir yerde. görünür ve görünmez arasında bir yerdedir. “düşman söylemi”ni tehlikeli kılan tam da bu ara bölgedeki konumlanışı gözardı ediyor oluşudur. kıymeti kendinden menkul bir kesinlikle “dışarı”da ve “içeri”de düşman üretmek belirli bir varolma biçimine denk düşüyor. sorunun kaynaklarından birisi tam da bu varolma biçiminin talep ettiği ve her zaman sahip olduğunu varsaydığı kesinlik arzusudur. bundan dolayı belkide “düşman kimdir” sorusunu bırakmak ve “düşman söylemi”nden vazgeçmek gerektir. bu söylemin sorunu çünkü, düşmanın kim olduğu meselesi değildir gerçekte, kendine biçtiği anlamdır. düşüncenin görevi, kesinsizliğin azabını üstlenmekse, işe kendi “imagine”sinden başlamak zorundadır her seferinde.

onlar ermiş muradına…

Nisan 12, 2008

Cinsel farklılık simgeselleştirilmeye direnen bir Gerçek olduğu için, cinsel ilişki, eşimiz olan Öteki’nin bir özne olmadan önce bir Şey, bir “insandışı eş” olduğu asimetrik bir ilişkisizlik olarak kalmaya mahkumdur; bu haliyle, cinsel ilişki saf özneler arasındaki simetrik bir ilişkiye dönüştürülemez. Eşit özneler arasındaki sözleşmeye dayalı burjuva ilkesi, cinselliğe ancak sapkın -mazoşist- bir sözleşme biçimine bürünerek uyglanabilir; bu sözleşme de, tam da dengeli sözleşme biçiminin kendisi, bir tahakküm ilişkisi kurmaya hizmet eder.”

[Slavoj Zizek, Kırılgan Temas, "Şövalye Aşkı Ya da Şey olarak Kadın“, 143, Metis)

Zizek abi’nin dünya evine girişiyle alakalı fotoğraflar gerçek anlamda gerçeküstü! 2005 yılında olmuş bu nikah, yeni haberim oldu! Bilseydik gider geline beşibiyerde takardık. Adı “entelektüel manken” olarak geçen Analia Hounie gelin hanım. Eski manken deniyor ya, evleneceğim diye mi eski oldu, yoksa evlendikten sonra mı bırakmış mankenliği belli değil; evlenirken 26 yaşındaymış. Ne kadar akıllı, birikimli, entelektüel olduğu falan vurgulanmaya çalışılıyor bir kaç yerde. Lacan mı okumuş, psikanaliz eğitimi mi almış öyle bir şeyler. Hani “güzelliği” ile değil “aklı” ile avlamış Zizek’i güya, o minval. Gereksiz açıklamalar ve denklik arayışları.

Düğün fotoğraflarının hepsinde Zizek imgenizi karşılaştıracağınız bir şeyler var kesinlikle, asıl hadise bu. İnsanın oturup Zizek’e bi de burdan bakmaya kışkırtan fotoğraflar bunlar. En çarpıcı olanı da bence buraya aktardığım fotoğraf. Ben bu fotoğrafta Zizek’in kızı sağ eliyle belinden kavrayışına, içkiden mi, keyiften mi, yoksa tabiatı gereği mi artık bilemiyorum kaymış bakışına (yamuk bakmaktan kastı bu değildi tabi!), ama en çok yakasındaki gülün sağa yatmışlığına takıldım. Beyaz takımın üzerine yakada kırmızı gül, bir el çepte, öbüründe belinden kuşatılmış gelin hanım! Lacan olsaydı ne derdi acaba?! “Len Zizek, bizim teoriyle hava yapa yapa kaptın çıtırı, hadi bakem!” Yahu yok mu türkçede buna kafayı takan bir blogcu diye merakla arandım, ama pek bi şey çıkmadı. Zizek’e kızmış bir sürrealist kardeşimizle karşılaştım sonunda. Sanıyorum Zizek’in bizde ne kadar ciddiyetle okunduğunun işaretidir bu durum. Sürrealist kardeşimiz buradaki fotoğrafın 11 maddelik analizini yapmış, kareye yamuk bakmış, ki hem de nasıl, bu büyük evlilik töreninde Zizek’in entelektüel hayatının bitişini görmüş: “Zizek’in yüzü, okyanusta terkedilmiş ve hızla su almakta olan bir gemi figürüdür. Bu gemi ne post romantiklerin iddia ettiği gibi ‘Aşk Gemisi’, ne de yaşanmamış yasların edebi enkazı olan Titanik’tir. Zizek’in yüzünde batmakta olan gemi, sadece ve sadece Potemkin’dir. Yazık olan, fotoğrafı Eisenstein’ın çekmemiş olmasıdır“.

Bana da Zizek’in yüzünde bi kaygı var gibi geliyor! Belki de diyorum, o sıra objektife bakarken Lacan’ın “cinsel ilişki diye bir şey yoktur” sözü geçiyordur aklından. Bu evlilik “Zizek’in şovu“nun bir parçası olarak alınabilir aslında. Teorinin “sekülerleşme”sinin bir parçasıdır bu şovun unsurları sonuçta. Zizek’in önemiyse çoğu zaman kendisine rağmendir; çoğu zaman her iyi “teorisyen”de olduğu gibi. Zizek, bence, “klasik filozof” ile “zamanımızın teorisyeni” arasındaki farklılıkların saf bir temsilcisidir. Bu sevimli düğün fotoğraflarına bakerken, farkedeceğimiz noktlaradan birisi de budur kanımca.

örnek suçlar

Mart 27, 2008

Şu sıralar gündemi İlhan Selçuk oluşturuyor. Kışkırtıcı bir gündem, kabul. İnsanların yıllaryılı İlhan Selçuk okumuşluğuyla hesaplaşmaya girmesi, “kendi kendine psikanaliz”in bir parçası olabilir şimdi. Ama, “Nein, Danke!” (Yıldırım Türker‘in ve Hasan Bülent Kahraman‘ın yazılarına isteyen bakıversin). Bir “Üçüncü Sayfa” okuru olarak dikkatimi çeken başka bir haber var. Üniversitede görevli profesör annesinin boğazını bıçakla kesip öldürdükten sonra, “Yine kimin koynundaydın dedi, öldürdüm” demiş üniversiteli kız. Anlaşılan o ki anne-kız arasında sürekli bir gerilim var. Bir profesörün böyle bir cümle kuracak zihniyete sahip olmasından mı, üniversiteli kızın bunu bunca dert etmesinden mi, kesilen boynun neredeyse kafanın gövdeden ayrılacağı şekilde kesilmiş olmasından mı ürkmek gerek? Yoksa her şey olabildiğince basit ve anlaşılır mıdır? İnsanın aklına Max Aub’un „Örnek Suçlar“ adlı harika kitabı geliyor, yıllar boyunca toplanan “insan itirafları” kitabı. Benim üçüncü sayfa okuru olmam Aub’la karşılaşmamın öncesine gidiyor, ama bu kitabın ardından okuma biçimimin değiştiği kesin. Onu okurken ne kadarı hayal ne kadarı gerçek olaylardan bahsediyor hep düşünürdüm. „Sırtımdan aşağı, yakamdan içeri bir parça buz attı. Karşılık olarak yapabileceğim tek şey vardı: Ben de onun kanını dondurdum“, örneğinde olduğu gibi. Oysa üçünci sayfa habelerinin bunlarla dolu olduğu bir gerçek. Bu üniversiteli kızın profesör annesinin boğazını kesmesi ve buna sebep olarak ileri sürdüğü gerekçe, direk “Örnek Suçlar” kitabına dahil olacak nitelikte. Mahkemeye makyajını falan yapıp çıkmıması da bana Cem Mumcu’nun “Üçüncü Sayfa Güzeli“ni hatırlattı ister istemez. Cem Mumcu, her üçüncü sayfa güzelinin örnek bir suç teşkil eden eyleminin ardında bambaşka bir insan hikayesi olduğunu anlatır. Dünyanın grotesk gülünçlülüğünün ardında ve yanında yatan başka bir hikaye. Oğuz Atay’ın, “acıklı güldürü” dediği şey, belki.

büyübozumu bizi bozar mı?

Mart 12, 2008

kenan kalyon, bianet’teki yazısında, t.c’nin “güneş operasyonu”nu anlamak üzere satır aralarını okuma denemesi yapıyor. ani çekilmenin ardında yatan “sır perdesini” aralamak için söylenenlerden yola çıkarak söylenmemiş olanlara ulaşmaya çalışıyor. bir sırla perdelenen bu sürecin, etkisi sonra anlaşılacak toplumsal bir travma olduğuna işaret eden kalyon, büyü bozumu önerisiyle bitirmiş yazısını.

“Malum, büyü bozumu bir uykudan, bir esrimeden, kapılıp gittiğimiz bir süredurumdan uyanıştır. Gözbağlarından kurtulmadır. Aradaki perdeleri kaldırarak kendinizle ve gerçeklikle yüzleşmedir. Bunun kolay olmadığı aşikar. Ama zoru başaramazsak Kürt sorunu da Türk sorunu da gittikçe derinleşen bir etnik yarılma eşliğinde ağırlaşmaya devam edecek.”

ben aslında “bugünü anlayamamaktaki ısrar“dan yanayım kesilikle. her bakımdan. ama kalyon’un yazısına bir gönderme yapasım geldi yine de.

köpeksi

Şubat 26, 2008

iktidara verilebilecek gelmiş geçmiş en sağlam cevabı, bence köpeksilerin piri diyojen dile getirmiştir: gölge etme başka ihsan istemez.

(s)isteme karşı

Şubat 20, 2008

Elimize bir büyüteç alsak, bu modernizm projesinin iflas ettiğinin kanıtı olan insana dikkatle baksak, gözlerimizi kaçırıp kusmak isteriz. bu sözlerin yer aldığı  bir savunma stratejisi olarak (s)istemsizlik denemesine dair yazısıyla tolga, hayatın böyle olmaklığına karşı bir savunma denemesi şekillendiriyor. sistem/sizlik ile istem/sizlik arasındaki kelime oyunu, üstüste bindirme girişimi dikkat çekici. hani, diyorum kimimizin derdine (ya da duygularına) tercüman olacaktır, bu yettiniz gayrı feryadı.

gelecek uzun sürer

Ocak 10, 2008

Gelecek Uzun Sürer, gerçekten…..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun….sadece çoğunluk bunun farkında değilizdir….bizi kendi cehennemimizden habersiz kılan bu farkındalık yoksunluğudur….