“Neyin izini sürdüğünü bilmiyordu aslında. Karanlıktaki sözün mü, sessizlikten yankılanan ışığın mı? Yoksa bir başka korkunç mucizenin mi?”
12 Mart’ta Berlin’e gelen Aslı Erdoğan’ın okuma gününe gittik.
“Kırmızı Pelerinli Kent” adlı kitabı geçen ay almancaya çevrildi -”Die Stadt mit der roten Pelerine“; buna bağlı olarak Frankfurt kitap fuarında yer aldıktan sonra, Almanya’nın değişik şehirlerinde okuma günlerine katılıyor. Haberleri izleyebildiğim kadarıyla hayli ilgi çekmiş ve övgüler almış . Bu ilginin hakedilmiş olduğunu düşünüyorum. “Mucizevi Mandarin“, “Kabuk Adam” ile karşılaşmış olanlar, bir anda içlerini kavrayan, içlerinde bir şeylere dokunan bir yazarla karşı karşıya olduklarını hissetmişlerdir. Bilgisayar mühendisliğini ve CERN’deki fizik kariyerini bir anda terk eden, her şeyi geride bırakmak için yola koyulan biri Aslı Erdoğan. Sanıyorum yazdıklarının çoğunluğunda bu kopuş anının izlerini görmekteyiz bir şekilde. Onu alıp bilmediği, dünyanın en tehlikeli şehri kabul edilen Rio’ya savuran içindeki şiddet. Ve aynı zamanda dışındaki şiddet. Nedir bu karara sebep olan şey? Delilik, belki? Peki neyin deliliği? Kadının mı, dünyanın mı? İki kelime ile anlatılacak olsa bence Aslı Erdoğan’ın ana meselesi “beden ve şiddet“tir. Kendisi de değindi bu noktaya. Ancak aşırı duyarlı ruhların fark ettiği ve hesaplaşmaya giriştiği ölümcül yolculuğu başlatan, bir zorunluluktur adeta. Özellikle, Kırmızı Pelerinli Kent‘te, artık başka şansı, çaresi, oluru kalmadığı bir noktada yazmaza başlandığını hissederiz sürekli.
*******
Kitabından bölümler okudu ve kendisine sorulan soruları cevapladı Aslı Erdoğan. Yağmurlu ve soğuk bir Berlin akşamıydı. Okunan ilk bölümü kaçırmıştık vardığımızda, odayı kaplamış olan sessizliği yararak, ikinci bölümün başlangıcında yerlerimize yerleştik. Almanca tercümanın okuyuşu Aslı Erdoğan’ın kendi okumasından daha etkileyiciydi açıkcası, romandaki şiirselliği doğrudan hissetmeyi sağlayan bir ton ve vurgularla okudu çünkü. Daha sonra kitabı yeniden okudum. “Kırmızı Pelerinli Kent” bir hesaplaşma kitabı. İçeriyle ve dışarıyla hesaplaşmanın. Kendisiyle. Rio’yla. Dünyayla. Yaşamla.Ve ölümle. “Kentin gözü kör şiddetine karşı mevzilerini belirlemeye karar verdiği gün yazmaya başladı. Ne başkaları ne de kendisi için; sadece yazmak zorunda olduğu için yazıyordu. Bir yarayı kaşırcasına kabulk kabuk soyuyordu Rio gerçeğini ve iç kanamalı bir hastanın kustuğu kara kan, cümlelerine damlıyordu.“
Bu hesaplaşmanın, dünyayla bu şekilde karşılaşmanın izlerini, yalnızca sözcüklerde değil Aslı Erdoğan’ın yüzündeki ifadelerde de bulmak mümkün. Daha önce birkaç fotoğrafını görmüştüm gazetelerde, oradan aklımda kalanlara benzemiyordu pek. Sesinde, bakışlarında, yüzünde ve duruşunda hissedilen bir “arıza” vardı sanki, etkisini ve anlamını kusursuz olmayışına borçlu olan bir güzellik. Hoştu. Farklı profıllerden bambaşka anlamlar kazanıyordu. Sert ve mesafeli ifade ile, adeta korunaksız, çekingen, içe dönük ifade aynı anda farkedilebilir gibiydi, doğru bir noktadan. Hayli sessiz bir ortam vardı. Huşu içinde dinliyordu herkes. Aslı Erdoğan’sa bu huşu içinde iyice kendi sessizliğine bürünmüştü. Rahatsız etmemek için fotoğraf çekme düşüncemi doğru düzgün gerçekleştiremedim. Bahsettiğim arızanın fotoğrafını çekmek mümkün müydü onu da bilmiyorum. Çektiklerimin çoğu kötüydü, hiç değilse bu kalsın diye ayırdım bir kaçını yine de.
*****
” ‘Döneceğim. Rio ile hesaplaşmamı bitirir bitirmez. Şimdi kaçarsam ona sonsuza dek esir düşmüş olurum. Beni anlayabiliyor musun anne?’ Sessizlik…”
“Kırmızı Pelerinli Kent”, “kırmızı pelerinli kent” adlı kitabın içinde yazılan başka bir kitabın adıdır aslında. Ortada tek bir kitap varolarak görünse de, içinde aynı adlı başka bir kitabı daha taşımaktadır. Bununla birlikte varolan iki kitaptan söz edemeyiz. Kitap içinde yazılan aynı adlı başka bir kitabın mevcudiyeti, “kurmacanın kurmacası”nı, “roman içinde roman”ı kullanma biçimi bakımından ilginç bir örnek sergiliyor. “Kırmızı Pelerinli Kent“te böylece “o’onun hikayesi”, “ben’in hikayesi” olarak üstüste bindirilir, ancak asla bir özdeşlik ya da kapanım sözkonus değildir yine de. Aslı Erdoğan bu kitabında kanımca “üstkurmaca” tekniğinin oldukca yalın ve önemli bir kullanımını gerçekleştiriyor. Ö’yü anlatan Özgür ve Özgür’ü anlatan Anlatıcı. Hepsi yazı ve yaşam arasındaki can alıcı gidiş gelişleri değerlendirme olanakları sağlıyor. Ayrıca “otobiyografi” ile “kurmaca” yazın arasındaki belirsiz sınırlarda, yazara, orada varolmaksızın hikayeyi kendi hikayesine dönüştürme imkanları sağlıyor bu teknik. Kitabın teknik bir incelemesini amaçlamıyorum, dolayısıyla yalnızca bu noktaya değinmekle yetineceğim.
Erdoğan’ın ‘sözcük ekonomisi‘nde dikkat çekici yanlar da var ayrıca. Bir yerde, “az sözcükle çok şey anlatan yazar” dendiğini hatırlıyorum, çok yerinde bir açıklama kesinlikle. Şairlere özgü bir şeyler vardır sözcük kullanımında, hep fazladan bir şey hissetmenize sebep olacak bir boyut sözkonusudur. “Hayatın Sessizliğinde” adlı bir kitabı daha çıkmış, okumadım. Ama buradaki ‘sessizlik’ ifadesinin altını çizmek gerek. Erdoğan’ın metinlerinde hep hissedeceğiniz bir şeydir bu. Bütün o sözcükler, cümleler, paragraflar yığınını kuşatan bir şeydir, sessizlik. Sanıyorum, çenesini eline dayamış, uzun parmakarıyla ağzını kapamış duruşunda da ilk aklımıza gelen şeylerden biri olacaktır sessizlik. Sessizliği giyinmiş gibidir Erdoğan.
” ‘İçimdeki şiddet ve dışarıdaki şiddet…Aralarındaki sınır taşları teker teker yerinden sökülüyor. Yaşam ile yazı, karşı karşıya durmuş, karnından konuşan iki vantrilok gibi. Biri sürekli ötekinin sesini bastırmaya çalışıyor. Artık hangisinin sözlerini duyduğuma emin değilim. Çıldırmak böyle bir şey olsa gerek.‘ “
******
Erdoğan’ın yazısının doruk noktası Kırmızı Pelerinli Kent‘tir.
Hem giriştiği hesaplaşma hem de bu hesaplaşmayı yazma biçimi bakımından uç bir noktaya varmış sayılır. Serüven peşindeki kırılgan ve ürkek kız, “bağırsakları deşilmişcesine yere serilmiş, ölüm düşüncesinde bile avuntu bulamıyor” olduğu bir hesaplaşma anında, yazının, yaşamın ve ölümün ilişkisini yeniden kurgular. Orpheus mitini yeniden yorumlamaya girişmiştir Aslı Erdoğan burada. Konuşmasının bir kaç yerinde kitabın bu mitle olan bağlantısına da değindi. Son anda arkasına dönüp bakan Orpheus’un karşılaştığı sır ölümdür, nihayetinde. Kendi ölümlülüğü. Kırmızı Pelerinli Kent, eğer böyle ise, “Ölüler Ülkesinde Bir Yolcu“nun anılarıdır. Yüzünü ve sesini çarpıtan o yolculuğu anlatır bize yazar. İçeriden dışarıya doğru, ya da hep içeriye, biraz daha içeriye, karanlığın yüreğine doğru ilerler ve anlattıkları bu yolculuğun hikayesidir.
On yıl önce, “Alman okurlara, türkiyeden bir genç kadının Rio’ya dair bunalımlı hikayesini okutamayız” diye geri çevrilen yerdeydi ve masanın gerisinde, varoluşuna sinmiş o çekingenlik ve uzaklıkla birlikte kendinen oldukça emin bir tavırla söylüyordu bunları. On yıl önce o yayınevine genç bir yazar olarak verdiği cevabın arkasındaydı yine; “Thomas Mann’ın kitabı ne kadar Venedikle ilgisiliyse, benim kitabımda o kadar Rio ile ilgilidir“. Türkiyeden bir genç kadının rio’daki benlik parcalanmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, varolmak sancısıyla ‘mutsuzluğun çelik zırhına‘ kendini çarpmasını ve ölümle yüzleşmesini ‘ilginç‘ bulmayan zihniyetin, bunları kendi kültürüne ait meseleler olarak algılaması, bunu ancak “batılı yazarlar”ın hakkıyla yapabileceğini düşünmesi ve “doğu”luya dikkate değer olması için ‘kendi köyünü anlatan’ biri olmayı dayatması sözkonusudur. Bu yaklaşım elbette sadece dışarıda karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Nitekin aynı şeyi Türkiyede de yaşadığını anlattı. Erdoğan’in kendisinden beklenen “kadınlık rolü“nü üstlenmediği gibi, “kadın yazar rolünü“ üstlenmekle ilgili olarak da bir itirazi oldugu anlaşılıyor.
Aslı Erdoğan sanıyorum biraz sıkılarak ve sesinde beliren bir titreklikle cevapladı yaşamı ve kitabı hakkındaki soruları. Yaşamı ve yazdıkları arasındaki bağlantı üzerine gelen soruları, aradaki olayların benzerliklerine işaret ederek cevapladı; ancak asla bunun bir otobiyografi gibi olmadığını da açıkca belli etti. Tıpkı kitabının bir yerinde belirttiği Özgür’ün Ö. ile olan ilişkisinde olduğu gibi. Bütün bu olaylar “kendi başından geçmiş olsa da“, gerçekte yine de kendisinin “yaşamadığı” bir başka kadına, Özgür’e ait bir öyküdür Kırmızı Pelerinli Kent.
Aslı Erdoğan’ın “otobiyografik” nitelikli bir yazar olduğu söylenebilir, bununla birlikte asla tamamen kendi-olmayan kurgulanmış bir alanda hareket ettiğinin de farkındadır. Anlatıcı her zaman dışar/ı/dadır, ve anlatısını ancak dışarda kalmak pahasına anlatabilir. Bu iceriye ulaşmanın bir yoludur elbette. Yazar metnin her yerindedir, dolayısıyla hiçbiri yerinde. “Madam Bovary benim” demişti Flubert, anlamsız tartışmaları sonlandırmak için; bunu biraz bükersek Kırmızı Pelerinli Kent‘te ya da diğer kitaplarındaki her şey de ancak o kadar aslı erdoğandır diyebiliriz. Aslı Erdoğan çevresinde dolanıp durduğu uğultulu bir boşluğun, ya da asla sözcüklerin kapatamadığı bir uçurumun eşiğinde yazmakta olduğunun gayet farkında olan bir yazardır. Kişiliğindeki ve metinlerideki sessizliği bu bakımdan oldukca anlamlı görünüyor.
Ben aslında yazarın kendi ürettiği metne dair sürekli konuşmaya ve açıklamaya zorlanmasını saçma buluyorum. Daha sorulmadan “burda bunu şurda şunu” dedim, “şunu denedim“, “orda aslında şu var” gibi beyanlara girişen yazarları da katlanılmaz. Kardeşim yazmışsın işte, demişsin zaten diyeceğini, bırak da okuyalım. Ama okur da teşnedir genelde bu beyanlara. Hep o noktadan sorar sorularını. Tamam, yeri gelir düşünceni belirtirsin sen de, aklında olanı, amacını, yapmayı denediğin şeyi ifade edersin, ama artık senden çıkmış bir metnin anlamını belirleme kudretine sahipmiş gibi davranma. Kendi kitabının kötü eleştirmeni ya da yorumcusu olma. Aslı Erdoğan kesinlikle bunlara rağbet etmeyen bir yazar. Yabancı, kendi dilinin dışında bir okur kitlesinin karşısında bu yanıyla zor bir sınavdı verdiği. Sorulara tam bir sınır üzerinde verdi cevaplarını.
*****
Bazı insanlarda -özellikle kadınlarda belki de- otuz yaş eşiğinden söz etmek saçma olmasa gerek. Herşeyi geride bırakıp giden, gitmek isteyen bu kadınların kendi içlerinden dünyayı kateden ölümcül bir yolculuğa giriştiklerini, karanlık bir sesle konuşmaya başladıklarını, bitmeyen bir sancıyla kıvrandıklarını söyleyebiliriz. Kırmızı Pelerinli Kent, bu eşikten geçmenin romanı. Başlangıçta bunun bir hesaplaşma romanı olduğunu söylemiştim - ancak yazarak sağ çıkılan bir varoluşsal hesaplaşmadır bu. Belkide kitabın insanı çarpan yanı buradan geliyor -herşeyden kaçan, ama kaçarken kaçtığı herşeyi de beraberinde sürükleyen ve ölümden bile teselli bulamayan kadının sessiz çığlığı yankılanıyor sözcüklerde.
“Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam= Ölüm. Ölüm= Ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.” (126)
******
İçeri girerken şarap verilmişti, okuma sonrası bir sohbet molası verildi, kalanları da o sıra içtik, allah razı olsun. Güzel şaraptı, ya da oradaki o atmosfer yeterince mayalandırıyordu ortamı. Havada uçuşan sözcükler, heryanı kuşatmış olan sessizlik, ve içimizde dönen dünya. Aslı Erdoğan ile bir kaç kelime konuşmayı istedim ama bunu yapmadım nedense. Dönüşte girdiğimiz meyhane-ocakbaşı-restoran karışımı yerde Müslüm babadan, böyle “yaşamaktan bıktım be usta” calıyordu.
Etiketler: Aslı Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent




Mart 21, 2008, 8:26 pm üzerinde |
Yahu usta, sarabi icmissin, sonra Asli hanimla konusmuyorsun, hic olmadi hic
Ben Erdogan’in Kabuk Adam’ini okudum 1 yil kadar once; tarzini kendime yakin bulmakla birlikte, fazla “narsistik” oldugunu dusundum. Yasanilan tepkinin hep otekine yuklenmesi; oradaki yerli karakterle aslinda hicbir zaman dogru durust ilisememesi ve mesafe koymasina ragmen, tum kurtulusu ona yuklemesi, o vahsi, varolmayan hayata yuklemesi kadinsi fazntazileri asamadigin bir ornegi gibi geldi bana…
Kirmizi Pelerinli Kent’i ise ancak birkac sayfa okuyabildim, sonra araya birsey girmis olmali ki, devam edemedim ama firsat bulunca okuyacagim insallah.
Bir de senin fotolar, yazarin yuz ifadelerini yakalayabilme bakimindan basarili olmuslar.
Muslum babayla icesim var ne zamandir ya.. Burdakiler cok derin, pop falan takiliyor; rakiyi bile Sezen Aksu ile falan iciyorlar, yuh! Nerdesiniz ey meyhaneler, ‘cool’ olmayan muhabbetler vs. Ozledim valla sen boyle diyince.
Mart 23, 2008, 5:19 pm üzerinde |
bahsettigin “narsistik” noktayla iyi bir yeri yakaliyorsun tolga….narkissus mitiyle olan iliskisine de bi bakmak gerekir alsinda….ifadelelerine göre “öteki”ni ve “ötekilik”i sorun eden bir yazar kendisi….yasami ve yazisiyla bildik “kadinsilik”tan uzak durmaya calistigini, uzak durdugunu söyleyebiliriz fakat öte yandan yazisindaki “narsistik” boyut ve “kadinsilik” yönünden baska bir tür okumaya gidilmesi de mümkündür…..
oralarda kiyida kösede vardir bir meyhane falan belki…iyice bak….pek sevimli olmayabiliyorlar fakat idare edeceksin artik…..sezen aksuyla bu minvalde raki icmek olmaz bak, adaba aykiri…kücük burjuva zaaflari bunlar….
Mart 24, 2008, 9:12 am üzerinde |
Daha önce hiç okumaya bile girişmemiştim ama bu yazıdan sonra ciddi ciddi merak ettim ben. E birde yazarın atom fiziği geçmişi de merakıımı katalize etti
Mart 25, 2008, 3:21 pm üzerinde |
radikalde yazardı şimdi yazar mı bilmem o bırakmadan ben gazete okuma işine son vermiştim.sonra imkanısz aşk denen o zavallı romanla sansasyonlar yaratmışlardı ayh o denyo h.öztorakla..komik..edebiyatı bok etmenin türkçe çevirisiydi.ama güzel kadın allah için.ve sırf bu sebepten kabuk adamı okusam mı diye düşünmeye devam ediyorum..emin olamıyorum.
Mart 25, 2008, 11:29 pm üzerinde |
“askin bir gözü fazlaaaaaa…askin bir gözü fazlaaaaa..”
Mucizevi Mandarin`in,hani o kendi icimize yaptigimiz yolculugun adi olan o yalnizlik anlatiminin,siirden ve kitaptan uzak hayatlar yasadigim su günlerde,hala aklimda kalan sözüydü..Demek asli erdogan berlin deydi haaa..
Önceleri,henüz daha Asli Erdogan edebiyat piyasasinin magazini haline dönüsmeden önce yani,her asli erdogan okumalarimda,onunla tanisacagim anin hayalini kurar,kendimi “ben kabuk adam” diyerek tanitacagim anin o “büyü”lü haliyleokumalarima ara verir, ve o büyülü kuantum haller yaramaz kücük bir cocuk gibi omuzlarima tirmanirdi..”aslinda” ile baslayan her cümle ise ,”hicbir sey `aslinda ve hatta astarinda`degil aslnda,asli erdogan disinda..” diye devam ederdi..Simdi hepsi “di” li gecmis zaman kipi..Ama sanki bazi seyler haytima ikinci kez geri dönüyor..Ama nedense hep trajedi olarak..Tipki ismet özel `in “acinin omuzlanisi” siirindeki Markut gibi..Öyle girdi o siir hayatima yillarsonra,öyle girdi,öylee..”Markuuutttttt,torbani sarkit..”..
senin ismet özel ile ilgili bölümüne o siiri ekleyecegim..Eger asli erdogan berlinde okumalrina devam ederse,”kabuk adam Manheim`da” de ona e mi?..
Mart 26, 2008, 2:52 pm üzerinde |
banu, bi oku bakalim, nasil bulacaksin….fizikciliginin görünürde bir etkisi yok gibi yazdiklarinda….ama belkide vardir….bir ropörtajinda demiski, “cern”de kendimi büyük bir makinanin vidasi gibi hissederdim”….bir vida olmadigini anlamak icin kacmis herseyi birakip…yeterli bir neden…
passive, bildigim kadariyla sonrasinda gazete yazmamis…ayni zamanlarda birakmis olmalisiniz….öztoprak”in denyoluguna ise denecek bir sey yok…tam da öyle…yilin edebiyat lalesi kendisine verildi mi acaba….asli erdogan o sürecin magduru aslinda….o kadar etkilenmesi beklenmezdi ama bitirmek üzere oldugu bir hikaye kitabi o sürecte sekteye ugramis…gizlenmek ihtiyaci duymus belli ki….anlamadigim sey denyolugu bu kadar belli olan birinde asli ablamizin ne buldugu…
“askin bi gözü fazla”, ondan belki de….kazigi yemeden anlayamiyor insan gördügünün ne oldugunu……
zeki, vall bi fotograf cektirip sana göndermedigime üzüldüm simdi…bildigim kadariyla leipzig”e, farankfurt”a ve stuttgart”a ugrayacakti…sonuncusundan emin degilim…gelir o buralara yine…o zaman kabul adam ile tanisma firsati olur….edebiyat piyasasinin magazini olmaktan pek memnun görünmüyor asli erdogan, dedigim gibi…ama edebiyatin bir “piyasasi” oldugundan ve carklarin buna göre döndügünden gayaette farkinda….bir yer de “yazar olarak yapmaniz gerekenlerle, yazma cabaniz birbiriyle tamamen celisebilir” gibi bir seyler demis….biricisi ikincisini tüketen, yiyip bitiren bir sey ne de olsa….neyse…asli erdogan ile tanisip iki kelam etmeyen kendime teessüf ediyorum, yine…yabaniyim ne yapayim, tabiatim geregi….
Ekim 7, 2008, 9:59 pm üzerinde |
çıplak kentin ödünç pelerini
meskensiz hali ayın zaman yanık yüzlü bir efsane önce çamura buluyor gövdemi sonra kaburgamı suç ortağı yapıyor kendine o silkeliyor tozlarını benim ellerim kirleniyor
gövdemi birleştiremeyeceği parçalara bölüyor sihirbazın biri bir çocuk bile yok herkes susuyor modası böyle çabuk geçmeseydi keşke çıplaklığın temiz kaldırımlarına kırmızı çarpılar koydum çırılçıplak yatıyorum bir kentin kurtarılmış yüzünde sırtımı onun pelerini örtüyor
yüzümü güneş yanığı kristalize aşk bitti kahramanım artık bir su damlası yuvarlanıyor avucumda neden daha evvel gelmedim ki bu tehlikeli karnavala bu havai fişekler bu cıngıllar
şu uçuşan rangârenk fırçalar senyor oliveira siyah beyaz bir bayrağı tam ortasından deliyor
burası sizin gri ülkeniz ….
kitapta ben en çok senyor oliveirayı sevmiş idim
Ekim 14, 2008, 4:22 am üzerinde |
[...] ve asli erdogan hakkinda guzel bir yazi okumak, yazarimizin birkac fotografini gormek isteyenleri buraya [...]
Ocak 5, 2009, 2:10 am üzerinde |
bence abartmamak lazım