duygular, düşünceler vs.

by

Bir kaçı mülteci, büyük çoğunluğu ise ‘evlilik yoluyla’ buraya gelmiş olan, kimisi de anne babasının ya da dedelerinin alman olduğunu kanıtlayıp alman vatandaşlığını alan rus ve polonyalılardan oluşan, velhasılı farklı sebeplerle buraya gelmiş olan kişilerden mürekkep almanca sınıfımızda dersler genelde sessiz sedasız geçer -proust kadar olmasa da passiveapathetic gibi tek cümleyle işi bitreyim derken dimağım çöktü neredeyse! Bir kaç kişiyi saymazsak, sınıfa gelip gidenlerde maksat, bürokrasiyle sorun yaşamamak adına, imza verip orada görünmektir. Yine de ilginç canlanmaların olduğu zamanlar oluyor. Bunlardan birini bir kaç gün evvel, kurs kitabımızın das Emotion/die Gefüle (“duygular”) başlıklı yeni bölümünde yaşadık. Ulus Baker’in spinosizm’e dair bir yazısını (bkz.kullanışlı bir felsefe: spinozacılık) okumaktaydım o sıra. Duygulanışlar ile fikirler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorum‘u, sınıftaki “duygular” üzerine konuşmalar boyunca aklımda sürüp giden meselelere eşlik etti.

“Unutmayalım: Her duygulanış bir fikre sahip olmayı varsaymaktadır. Başka bir deyişle Spinoza bize, sevmek için sevilecek bir şeyin fikrinin, ister bir imge olarak, isterse kavram olarak bizde bulunması gerektiğini anlamak istemektedir. Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir… Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam, ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir –üzgünüm…“

Elbette, insan duygularını ifade eden kelimelere gelindiğinde (sevmek, nefret etmek, kızmak, sevinmek, üzülmek, merhamet, acımak, kıskançlık, korku, sahiplenme, ait olma, bağlanma, güven, güzensizlik, hüzün, melankoli, kaygı, tasa vs.), sınıfımızdaki canlanmanın anlaşılır bir boyutu var: onca farklı kültürlerden, inanışlardan ve tarihlerden gelen insanların değişik düşünce ve değer yargılarıyla bu tür konularda duyuş ve düşünüş farkları üzerinden tartışmaları kaçınılmaz görünüyor. Ben bile kulak kabarttım, kim ne diyor diye! İlginç sonuçlar ve farklılıklar çıktı ortaya. Bir kaç istisna hariç duyguları ifade eden kelimeler, birebir tercüme edilebiliyorlar birbirlerine; bununla birlikte tercümede birbirine denk düşen terimlerin içeriklerinden herkesin aynı şeyi algılamadığı da gayet açık. Birbirimize şaşırdığımız oldu.

Birkaç değerlendirme ekseni çıkarırsam sanıyorum daha belirgin olarak ilerleyebilirim bu konuda. Elbette sınıftaki konuşmalarda bu eksenler sözkonusu değildi. Ben onların örtük olarak, o farklılıkların daha da gerisinde akmakta olan meseleler olarak devrede olduklarını kurguluyorum. Bunlardan ilki, belirttiğim gibi duyguları ifade eden kelimeleri nasıl anladığımıza ilişkindi. Mesela hüznün, acının, kıskançlığın, korkunun, acının, acımanın, sevmenin vs. pozitif ya da negatif olup olmadıklarını ifade etmeye çalıştığımızda, epey bir başka şekillerde düşünüldüğü ortaya çıktı. Korkunun negatif, sevmenin pozitif bir şey olduğu konusunda sanki aynı düşünülüyormuş gibi bir hava esti, ama neyseki ordaydım! “Korku”nun hiç de negatif bir şey olmayabileceğini söyledim tabiiki! Aynı şekilde “sevme”nin pozitifliğinden de kuşkulu olduğumu ekledim bitirirken! (“Ich bin im Zweilfel darüber, ob die Liebe ein positives Gefühl ist!“) Duygulanışları edinme deneyimimiz değil sadece, onlara dair bir şekilde içselleştirdiğimiz değer örüntüleri de, onların pozitif ya da negatif olarak anlaşılmasını da belirliyor durumdadır.

Diğer bir eksenimiz ise düşünce ve duyguların bağlantısı meselesine ilişkindi. Yani duygu ve düşüncelerimiz arasında nasıl bir ilişki olduğu meselesi. Her nasılsa, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikri bir çırpıda hakim oldu ortama; hocanın, duyguları düşüncelerden ayırmak nasıl mümkün olacak türündeki soruları biraz kuşku uyandırır gibi olduysa da hava değişmedi. Bu havayı sanıyorum, modernizmin ana akımının kırılmış olmasının bir işareti olarak alabiliriz. Düşüncelerin, fikirlerin önemi, demekki artık o minvalde. “Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor. Modernden postmoderne geçişte bu farklılaşmanın boyutlarına ayrıca bi bakmak gerekiyor sanırım. Erkeklerle kadınlar arasında da bir farklılık vardı bu noktada gerçi. Kadınlar duyguların öncelikliği konusunda daha ısrarcı görünüyorlardı (sanki!).

Muhtemelen erkek soyunun en katanılmaz mahluku olarak görünmüşümdür: Duygusuz budala. Ama yine de duygularla düşünceleri birbirinden ayırabilecek, birbirlerine göre herhangi birini daha önemli kılabilecek bir ayrımı kimse ortaya koyamadı. En etkili açıklama Bosnalı hoş kadından geldi; birini gördüğüm zaman aşık olup olmayacağımı düşünüp karar vermem, herşey kendiliğinden, nasıl hissediyorsam öyle olur dedi. Bu argüman biçiminin felsefi hali oldukça yaygın ve eskidir, gücünü de kabul etmek gerek. En azından “Romantik Düşünce”yi hatırlayabiliriz, ki buna birazdan doğallık-yapaylık meselesiyle geleceğim yeniden. Buna göre fikir/ler ya da düşünce/ler (ya da ‘düşünme’ler) her zaman sadece bir şey üzerine düşünmedir. Korktuğumda durup düşünmem. Sevdiğimde, cinsel arzumda, kıskandığımda, sevindiğimde bunları üzerinde düşünerek kıskanıyor ya da seviyor değilimdir. Açık olsa gerek, burada kendiliğinden, refleksif, anlık tepkilerin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.

Bir diğer eksen bu şekilde ortaya çıkıyor; duyguların doğallığına karşı düşüncenin yapaylığı üzerinden işleyen ayrım. Aslında insanlar iki şekilde bu “doğal” ve “yapay” ayrımını kullanıyorlar ve hadisenin bu boyutu elbette sınıfta yarım yamalak almancalarımızla yürütülen tartışmanın çok ötesinde. Doğallık-yapaylık ayrımı, bir yandan duyguların doğal olanı ve yapay olanı şeklinde işliyor; daha açık olarak “doğal duygular” ve “yapay duygular” şeklinde. İkinci olaraksa yukarda belirtiğim gibi duyguların doğal düşüncenin ise yapay olduğu şeklinde. Bu haliyle bile, duygu-düşünce, doğal-yapay, gerçek-sahte ikilemleri üzerinden süregelen ezeli ikilikler meselesinin içine düşüldüğü açık olsa gerek. Buraya ruh-beden ikiliğini eklesek ayrıca, mesele iyice toparlanmış olur. Kartezyen düşünce sonuç olarak bu ikilemlerin “mevcudiyet metafiği” dahilinde bir çözümünü sunar.

Postmodern düşüncede bu metafiziğe verilen cevapların ve yürütülen soruşturmaların dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Foucault’nun, Baudrillard’ın, Lacan’ın, Deleuze’un ve en temelde de Derrida’nın soruşturmalarının izlenmesi gerekir. “Konuşmanın”/”Söz”ün doğal, “yazı”nınsa yapay olduğunu ileri süren metafizikten daha kabul edilebilir bir yaklaşımla karşı karşıya değiliz burada. Bunlara yapısalcılık sonrası feminist kuramcıları da dahil etmek gerekir. Ben şimdilik o kanaldan ilerlemeyeceğim, daha çok sınıfta mesleyi konuşurlen aklımdan geçenleri almancamın yetersizliğiyle anlatmam mümkün omadığından burada demiş olayım, diyorum. Her biri doğal-yapay ayrımını yerinden eden (ve neden/nasıl burada bir sorun olduğunu deşifre eden) yaklaşımlardır.

‘Doğal’ ve ‘yapay’ duygular ayrımı kabaca şöyle yapılıyor olsa gerek: Korkma, sevinme, imrenme, sevme, paylaşma, cinsel arzu, öfke gibi (daha çok pozitif olarak algılanan) duygular “doğal”; buna karşılık kıskanma, sahiplenme, şiddet, şevhet, hırs, nefret, kin, saldırganlık gibi (daha çok negatif olarak algılanan) duygular ise “yapay”dır. Bu “doğal” ile “yapay” ayrımının oldukça (kelimenin her boyutunda) yapay olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı düşünce duygu ayrımında, ilkini yapaylığa ikincisini doğallığa eşitleyen yaklaşımda olduğu gibi. Şevhet ya da tutku, mesela cinsel isteğe göre, ille bir karşılaştırma yapılacaksa, daha doğaldır -yukarda yapılanın aksine. Ancak bu ayrımın bu şekilde konulmasının saçmalığını anlatmaya çalıştığım için, bunda ısrar etmek istemem.

Genel olarak “normal” olanlar doğallıkla eşitlenmetedir diye, buna karşı “sapkın” olanların daha doğal olduğunu söylemek saçma olacaktır. Çünkü mesele burada neyin daha doğal olduğu değil, doğallığın biizak kendisidir. Aynı şekilde mesela, kıskançlık ya da sahiplenmenin, imrenmeye göre daha doğaldır olduğunu söyleyebiliriz. Bir başkası, diyelim “yabancılaşma eleştirisi“ni katıksız bir şekilde üstlenmiş birisiyse, buradaki kelimelerin bazılarını o tarafa, bazılarını da bu tarafa (doğal-yapay ya da daha doğal-daha az doğal) alacaktır. Asıl sorun olan ayrımın kendisi bırakılınca, geriye neyin doğal neyin yapay olduğunu tayin edecek öçüyi belirleme kalıyor. Bu da tabi zurnanın zırt dediği yer. Çünkü soru budur: bu bahsedilen doğallık-yapaylık neye göredir?

Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.

Şu ünlü Roussaucu romantik/doğalcı düşünceyi hatırlamamak elde değil: Toplum tarafından yozlaştırılmış olan doğal insanın merhameti. İnsan özünde doğal bir varlık olarak iyidir, ama sistem ya da toplum onu kötü yapar. Bu tür yaklaşımlarda, sözkonusu ayrımın bizat yapay olduğu, düşünceyi yapaylıkla, duyguları doğallıkla eşitlemenin üçbinyıllık düşüncenin başat yaklaşımlarından biri olduğunu ve Derrida’nın modern düşüncenin eleştirmeni Rousseau’yu yapısöküme almasının buradan kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. “Anlam”a karşı “sezgi”nin öne çıkarılmasında, yine benzer bir metafizik döngünün işleme sokulmasına karşı da dikkatli olmak gerek. Elbette, düşünceler ve duygular aynı şey değiller, keza anlam ile sezgi de aynı şey değil, ancak bu özdeşsizliği, birini “doğal” diğerini “yapay”, birini “gerçek” diğerini “sahte” olacak şekilde kurgulamak, bugünün dünyasında böyle bir düşünce ve eleştiri yürütmek yerinde görünmüyor -eleştirel düşüncenin bu ayrımlardan hareket edebileceğini düşünmek tuzağa düşmek anlamına geliyor daha çok.

Burada bir kez daha “yapay zeka” hadisesinin sınırına geliyoruz kanımca. Matrix filmi vesilesiyle etrafından geçmiştik bu tür bahislerin. “Uzaylı Odessya”, “Yapay Zeka”, “Animatrix” türünde filmlerle de bunları yeniden düşünmek mümkün.Yapay zeka tartışmalarının, felsefenin ana meselelerini üstlenerek, ağır bir sorunu dile getirdiği biliniyor.

Ancak dağıtmadan sınıfımıza döneyim ben yeniden.
Korku, pozitif mi yoksa negatif mi bir duygudur? Kıskançlık, zamanımıza ait bir yabancılaşma biçimi olarak beliren bir sahip olma güdüsü müdür, yoksa kültürler ötesi bir hissediş midir? Biz “doğulu”lar mesela böyle bir konunun bizde direk cinayet meselesi odluğunu söyledik, Polanyalı (bize göre biraz daha “batı”da kalan richard ise memleketinde kıskançlık krizinin birkaç şişe voktayla birkaç haftalık uykusuz ve depresif yalnızlığa denk düştüğünü anlattı. Güldük sınıfça. Merhamet, peki? Ya da cesaret? Ya da kaygı? Ya da Endişe? Melankoli? Elbette filozofların altından kalkamadığı meseleleri biz faniler halledecek değidildik ya, kendimizce kavrayışımızı dillendirmeye çalıştık. Sonra da bu temayla bağlantılı olarak bu filmi, Kurt Wimmer’ın Equilibrium‘unu izletti hocamız sağolsun. Etkileyici bir film kesinlikle. Zizek’in, bir andorid olmadığımdan nasıl emin olabilirim sorusunu hatırladım filmde. Meselenin candamarı. Aslında yazıya başlarken aklımda olan şey bu filmden bahsetmekti, ama toparlayamadım lafı, daha yeni adını anıyorum, hay allah…..

bi dahaki sefere artık.

About these ads

Etiketler: , , , , , ,

16 Yanıt to “duygular, düşünceler vs.”

  1. tolga Says:

    Bu dogal / yapay ayrimindan ben de bikmis bulunuyorum. Cevremde bir suru kiside “dogaya geri donus ozlemi” var. Bu da su anin mekanik sikici toplumunda bir kacis ozlemine denk dusuyor ki, bu anlamda olumlu olarak da algilanabilir. Ama aslinda genel egilime bakarsak,bu dogaya / dogal olana donus denen sey, yabancilasmanin dorugundaki bir topluma entegre olabilmenin ideolojik bir ayagina, destegine de cok rahat donusebiliyor. Yapayin varligina muhtac birey, gelip gidip dogaldan bahsederken, bence “yapay”dan asla ayrilamayacaginin, ondan kurtulamayacaginin da farkinda gizliden gizliye (ben bireyin agziyla dedigine inanMAyanlardanim)… Bir de, ornegin organik sebze, meyve, fairtrade kahve, turistik yesil mekanlar orneginde oldugu gibi “dogal” olan direkt o yapay toplumun turistik metasina donusunce bu dogal, yapay ayrimi iyice tatsizlasiyor. Halbuki dogal olan kulturel; kulturel olan da dogal olandir. Insan, dogadan ayri acaip bir canli degildir zaten; bugun kulturu, sanayiiyi, muzigi dogadan ayri nasil dusunebiliriz? Onlar doganin farkli acilimlaridir.

    Sorun gidip gelip, bu ayrimi ortaya koyan humanist mantikta takilip kaliyor iste.

    Bu arada Kaccakkova usta, filmden bahsedecektim diyince bayagi guldum dogrusu.. Ha bir de dedigin filmler haricinde android/insan mevzuundaki filmlerin babasi herhalde Blade Runner‘dir..

    Bu guzel tecrube aktarimi icin sagolasin..

  2. Lilith Says:

    “Ich bin in Zweifel, dass die Liebe ein positives Gefühl ist.” daha dogru gibi…Orda kullandigin “als” ingilizcedeki “than” gibi karsilastirmada kullanilan -dan, -dan anlamina gelir.

  3. Elestirel Gunluk Says:

    Amacladigin yere varamamana ragmen guzel bir yazi olmus. Zevkle okudum.

    Bu Almanca dil dersi miydi? Ne guzel dersmis oyle. Insanin orda olasi geliyor…

  4. Lilith Says:

    Ha bu arada yaziya iliskin yorum yapmayip sadece almanca ile ilgili yazmama iliskin bir not: Yetkin ya da en azindan hatiri sayilir seviyede bilgim olmadigi konularda yorum yapmayi dogru bulmadigimdandir…Yoksa yazilarini takip ediyorum…Tolganinkileri de…Mesela Tolga’nin kisa filmiyle ilgili yorum yapmadim cunku sinema denilen seyle cok fazla bir iliskim yok…

  5. kacakkova Says:

    eyvallah…….

    blade runner”i eklemek lazimdi kesinlikle tolga…ama artik “android olmadigimdan nasil emin olurum” sorusuna bakerken yapilir bu ekleme…..dogaya kacis özlemi, kendi basina olumlu olarak anlasilabilir dedigin gibi, verili hayattan memnuniyetsizligin bir isaretidir belkide….öte yandan bu düsünce, kimi istisnalar haric ne olup bittiginin farkinda degil……
    saf bir kacilacak doga yoktur….doga orada huzuru, iyiligi ve sahiciligi bulacagin bir kendilik alani degildir….vs…..

    dogal-yapay ayrimi düsünceyi yapilandiran temel ikiliklerden biri…..

    lilith sagolasin almanca yardim icin…yaptigin düzeltme dogru gibi geliyor bana!……karsilastirma cümlesinde kullaniliyor “als” haklisin…..degistiriyorum simdi…..fikir belirtme konusuna gelince….illede hatiri sayilir bilgi gerekmiyor bana kalirsa….elbette bir sey demek istedigin sürece…..dersin ve her zaman dediginin hatiri sayilir bilgi olarak…..

    elestirel günlük, bu almanca dersi evet ama böyle her zaman canli degil……cok agir ilerliyoruz, siniftakilerin dili bilme seviyeleri ve burada yasama süreleri dengesiz…..bir kac böyle bir canlilik yakaladigimiz oldu…..

  6. felix Says:

    lilith millete yanlis ögretme. dogrusu sayfa sahibinin yazdigi “im zweifel sein über etwas” yanlis olan gefül kelimesi dogrusu gefühl dür. ve aradaki dass in yerine ob olsa daha güzel olur boyle daha bi süpheci durur cümle sahibi. ich bin im zweifel darüber, ob …..

  7. kacakkova Says:

    felix selam ve teşekkür,

    bu “….darüber, ob……” kısmını da ekleyince daha schön oldu valla…..ama sen eğer bugün gördüysen, o gördüğün lilith’in uyarıysıyla düzeltilmiş hali zaten……
    ben dass’lı yazmamıştım……şöyleydi benimki, “ich bin im Zweifel über die Liebe als ein positive Gefühl”……valla sınıfta böyle söyleyince anladı sanıyorum herkes….hoca da herhangi bir şekilde düzeltmedi, konuşan kişi sıkılmasın diye müdahale etmiyor genelde, önemli bir şeyse sonradan uyarıyor…..

    teşekkürler……benim ifadeyi daha da kuşkulu yapacak başka öneri varsa beklerim…..

  8. Lilith Says:

    Felix evet senin ki dogru…zaten almancayi daha iyi bilenlere yanlis ogretemem, bilmeyenler ise zaten anlamaz, dolayisiyla sadece kacakkova arkadasi yaniltmis oldum -))

    Daha kuskulu soyle olabilir: Ich bin im Zweifel daruber, ob die Liebe ein Gefuhl ist. -)))

  9. tolga Says:

    Kacakkova arkadas,

    Bu android hikayesine gelisini dort gozle bekleriz. Zizek’ten once Lacan’in bir seminerinde direkt android olarak olmasa da farkli bir ornekle verdigini hatirliyorum. Zaten “bilincdisinin oznesi” bizzat o soru ile basliyor: Eger ruya goruyorsam, ruyanin kendisinden ciktigimin nasil farkina varirim? Ruyada bir yaratik goruyorum, oyleyse o yaratigin kendisinin aslinda beni ruyada gormediginden emin olabilirim?

    Iste bu sorulardaki ve yine android sorusundaki “suphe”, psikanalizin sujesini, oznesini temellendiren sorudur. Lacan’in oznesini, kartezyen ozneden ayiran sorudur. Kartezyen ozne, dusunur ve oradan varligini ispatlar; ama dusunmenin once gelisi, sonradan da varolmayi neden olusu ayakta tutan nedir? Bildigim kadariyla bu Descartes icin Tanri’dan baskasi degildir. Yani psikanalizde Buyuk Oteki.

    Lacanci psikanalizin eni sonu geldigi yerde “Buyuk Oteki yoktur”; Kartezyen Ozne mentalitesine karsi sordugu da bu anlamda anlamlidir: “Buyuk Otekinin, su benim dusunmemle varolmami saglayan Otekinin, beni kandirmadigini nerden biliyorum peki?”

    Lacanci ozne tanimindaki mentalite sadece buyuk Oteki’nin kandirisini, aldatmasini goz onunde bulundurmakla da kalmaz; daha onemlisi Buyuk Oteki’nin kendisinin de bu ozne tarafindan kandirilmasi soz konusudur.

    Ornegin, Zizek artik isimlerini hic hatirlayamadigim bir kitabinda 13 sayisi ve oteller arasinda bu “Oteki’ni kandirma” isiyle ilgili guzel bir ornek de verir. Otel odasi no’su olarak 13 yoktur, direkt 12’den sonra 14 gelir; aslina bakarsak 14 no’lu oda basbayagi “gercek”te 13’tur ama sirf onu 14’le damgalayarak Oteki’nden gelen ugursuzlugu engelledigimize kendimizi inandiriz.

    Lafin kisasi: Lacanci ozne ile o bahsettigin android olup / olmadigima dair suphenin varligi arasinda cimento ile beton arasinda oldugu gibi bir ilgi var bilindigi uzere. Buradaki suphe ile Kartezyen suphe arasindaki farka soyle bir dokunmak istedim.

    Dedigim gibi, yazini dort yuz dort gozle bekleriz.

  10. thelosthighway Says:

    Duygular ve düşünceler arasındaki ilişkinin ‘spinoist yorumu‘ aslında Platoncu alem tasavvurundan mülhemdir ve ona çok şey borçludur. Platon’un idealar teorisi ve “anımsama” öğretisi üzerine temellenen bir yorumdur bu.

    Olguların, olayların farklı kültürlerde farklı duygu ve düşüncelere yol açması igiye değer bir konu. Halkların, toplumların geçmiş tecrübeleri, tarihleri, acıları, sevinçleri var ve bunlar ortak bir bilinç oluşturuyor ister istemez. Mesela Almanların bilincini kontrol eden dünya savaşlarından veya Japonların ikinci dünya savaşında yaşadığı acı tecrübelerin bir şekilde bilinçlerindeki etkilerinden bir şekilde söz etmek mümkün. Acı denince hepimiz aynı acıyı anlamıyoruz. Bir şekilde “acı” denen bir şey var. Fakat onun algılanışı kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebiliyor.

    Duygu ve düşünceler arasında ortaya çıkan ayrımı ben akıl ile kalp’in arasının ayrılmasına bağlıyorum. Yani mesela “gönül” diyoruz, “fikir” diyoruz. Gönülden fikre, fikirden gönüle (belki oradan da “zikr”e”. Dervişin fikri neyse zikri de odur derler ya) bir bağ var. Biz o bağı kopardık sanıyorum. Şimdi aklımız kalbimizi, kalbimiz de aklımızı zehirleyip duruyor. Herşeyin suçlusunu modernizm olarak görmek kolaycılık gibi geliyor bana bazen. Bu bağın kopmasında en çok suçlu olan biziz bana göre. Lakin senin ileri sürdüğün şu tez bana biraz şüpheli gibi göründü:

    [“Anlam”dan duyulan rahatsızlık, durmadan derinleşen anlam yitimi içinde herhalde tutulacak dal olarak duyguların öne çıkmasını sağlıyor. Bu da ortalama bir kavrayış için, duyguların düşüncelerden daha önemli olduğu fikrini doğuruyor.]

    Modern bireyler olarak anlamdan duyduğumuz rahatsızlığı bizi duygulara tutunmaya götürmüyor kanımca. Duygular cephesinde daha ciddi sorunlar var zira. Bana kalırsa duyguları yönlendiren, onlara bir temel teşkil eden düşüncelerdir. Düşüncelerin temelinde de bilgi vardır. Şöyle basit bir örnek sanırıö yol almamı sağlayacak: Faraza, ölümün ne olduğunu bilmeyen birisi bir ölüm olayı karşısında duygulanamaz. Belki belli belirsiz tuhaf bir şeyler hissedebilir. Ama ölümle ilgili bilgiye sahip olmadığı için ölüm karşısında beklenen duygular (en azından ortalama duygular) onda hasıl olmayacaktır. Ölümle ilgili bir fikri olmadığı için gönlünde ölüme dair bir kıpırtı da beklenemez sonuçta.

    Diğer bir sorun da duygular, düşünceler, ani refleksler, tutkular, arzular gibi konuların birbirine karıştırılmasında ortaya çıkıyor. Mesela “bosnalı hoş kadın” bu meseleleri birbirine karşıtırmış göünüyor çoğumuzda olduğu gibi. Bir örnek vereyim. Evli barklı, mutlu, yuvasına düşkün bir adam varsayalım. Herhangi bir bir ortamda hoş bir kadının o adamı cezbetme ihtimali her ortama girip çıkan ve bu konuda sabit bir takım düşünceleri olmayan bir adamdan daha düşük olacaktır. Hoş kadınlarla tanışma ihtimalinizin düşük olduğu mekanlarda yaşamayı tercih etmişseniz hoş kadınlarla tanışmazsınız ve tutkularınız, duygularınız, dşünceleriniz arasından daha az gidip gelirsiniz. (O zaman da başka problemler ortaya çıkar ama bunlar şimdilik mevzu bahis değil.) Belli başlı konularda düşünceleriniz yoksa, neyi ne kadar istediğiniz belli değilse, bunları belirlememişseniz tutkularınız, duygularınız, düşünceleriniz birbirine karışır. Duygular / tutkular düşüncelerinize yön verir. Bu durumda neyin ne olduğu da birbirine karışır.

    Aynı zamanda ileri sürdüğün şu tez üzerinde de etraflıca düşündün mü bilmiyorum ama bana daha sağlam dayanaklara ihtiyacın var gibi geldi:

    [Düşünmeye fırsat bulamayacanız kadar kısa bir sürede verdiğiniz tepkiler, duygularınızın gerçekliğini garati eder gibidir.Düşünülüp tasarlanmadan, planlanmadan, karar verilmeden, kısacası beklenilmeden meydana geldiği belirtilir duyguların. Burada böyle düşünülmesine kaynaklık eden şey, düşünceden anlaşılan şeyin yanlış olmasıdır; daha temelde ise sanıyorum doğal-yapay ayrımıdır bizzat. Yani bu tartışmayı geriye doğru götürdüğümüzde bu arkaik hadiseyle karşılaşırız.]

    Düşünmeye fırsat bulamadan verilen tepkiler duyguların gerçekliğini değil doğallığını gösterir üstat. Buradan doğal-yapay ayrımına yapmış olduğun geçiş de ilginç. Yani mesela üzerinde çalışarak ani durumlarda verebileceğim tepkileri değiştirebilirim diye düşünüyorum. Tepki, içerdiği doğallığın yanısıra biraz da öğrenilen bir şeydir. Çocuğun sobadan elini çekmeyi zamanla öğrenmesi gibi. Çocukta “ısı”ya dair bir bilinç yoktur. O yüzden elini uzatır ve çeker. Verdiği tepki doğaldır. Elini uzatması da doğaldır, çekmesi de. Burada duygu ile tepkiyi ve arasındaki ilişkiyi iyice belirmek gerekir.

    Modern insanın duyguları, düşünceleri, arzuları, tutkuları, tepkileri bağlamında bir doğallık yapaylık tartışmasını sürdürmek için daha teferruatlı ve sağlam dayanaklara ihtiyacımız olduğunu ve doğru tanımlar yapmadan doğallık-yapalık tartışmasına mesafe katedemeyeceğimizi düşünüyorum.

    (Abi ben bunları yazarken en az 10 kez telefonla konuştum, ütüne üstlük yan taraftaki ofiste tadilat var 2 gündür, anamızı ağlattılar gürültüden. Burada noktayı koyuyorum. Tolga’ya bir kaç bişi diyip noktayı şimdilik koymak istiyorum. Düşün yazının daha yarısını anca okudum. Akşam evde bir dikiş daha atarım üstüne ben.)

    Tolga kardeş, “Descartesin cini” ve oradan varlık’ın Tanrı’ya bağlanışı önemli bir mesele bence. Meseleyi Descartes kadar büyük bir hinlikle gelip taa oralara kadar dayayan az adam vardır valla.

    Otel odalarıyla ilgili Zizek’in örneği Losthighway Oteli’ndeki 27 numarayı aklıma getirdi. Sanırım orda da numaralarla ilgili bir hinlik vardı, ayrıntıyı hatırlayamadım şimdi.

  11. thelosthighway Says:

    Bu arada yazıyı bitirmeden haldır huldur yorum okuduğum da cümle aleme deşifre oldu. İtirad edin hadi yazılardan önce yorumları okuduğunuzu siz de!!!

  12. kacakkova Says:

    sevgili tolga,

    cok sagol valla, o yaziyi yazmaya firsat bulunca senin bu ekledigin yorumdan cok yararlanacagim diye düsünüyorum. zizek”in sorusu ve cevap verme girisimlerinden hareketle bu meseleye deginmeyi düsünüyordum.sen oldukca derli toplu bir cerceve sunmussun benim icin. zizek”in kendisinin yazarken oldukca eglendigini sandigim, “android oldugunu bilen özne paradoksu” diye bir degerlendirmesi var.equilibrum filminde aklima bu yazi sürekli geldi. yazmak icin firsat bulup bi o yaziyi okuyacagim.senin bu yorum gercekten süper oldu…….

    **********

    kayip dervis usta,

    eyvallah bu uzun ve dikkatli yorum icin. saniyorum devam edecegin noktalar olacak, ama buraya kadar olanlara bir kac degini yapsam iyi olur diye düsünüyorum.

    ilk olarak burada benim sorun ettigim sey duygu-düsünce ikiligi ve onun gerisinde oldugunu varsaydigim dogal-yapay ayriminin bicimsel ve dolayisiyla islemsel yapisi.bu ikiligin kurulusu “bati düsüncesi” diyecegimiz alanin tarihsel degisimlerine ragmen temelde ayni kalan yapisal bir özelligini veriyor bize.”mevcudiyet metafizigi”ni tespit edecegimiz her yerde, farkli bir formlada olsa benzer bir ikiligin karsimiza ciktigini görebiliriz, ama bu yazi kapsaminda sözkonusu olan (özel olarak kast edildigi anlamda) bati düsüncesidir…..

    ahmet inam”in bir aralar dillendridigi bir “gönül felsefesi” ya da “kalb felsefesi” vardi.senin akil ile kalp ayrilmasi üzerinden söylediklerin o söylenenleri düsündürdü. bvunlarin nasil tanimlandiklari ve birbileriyle olan iliskilerinin nasil tasavvur edildigi, elbette baska baska sekillerde irdelenebilir. ben daha cok en son sinifimizda karsilastigim duygu-düsünce ikiliginin anlami üzerine ciziktirdim. aceleye geldigini, durup üzerinde yeniden calisilmadigini da itiraf ederim.öyle olsaydi belkide kimi ifadeleri bambaska sekilde dile getirmeyi düsünebilirdim.dolayisiyla getirdigin yorum ve elestirilere itiraz etmekten daha cok kendi ifadelerime biraz müdahale etmek istiyorum bu vesileyle.

    yorumladigin her iki alintida da söylemek istedigim sey duygularin düsüncelerden daha dogal oldugu düsüncesinin elestiriydi.ilk alintida “önemli” sözü ikincisinde ise “gercekligi” kelimesinin yerine “dogal” ve “dogalligi” kelimelerini koymak isterim aslinda.bunlari tercih etmemin sebebi, mesela sinifimizdaki konusmalarda, insanlar, “duygular benim icin düsüncelerden daha önemlidir” dediklerinde, ya da “ben duygularin düsüncelerden daha gercek olduklarina inaniyorum” dediklerinde, kast ettikleri seyin ardinda burada tartismaya calistigim dogallik fikrinin bulunmasiydi. en azindan ben öyle düssünüyorum.gündelik dilde olaganlasmis, kaniksanmis bu ifadelerin gerisinde bazi ciddi felsefi meselelrin, tartismalarin oldugunu belirtmek istemistim. burada sadece duzguların doğallıgı noktasında değil, düşünme’den anlaşılan şeyin kendisinde de bir sorun var. benim önermem özetle şudur: durup üzerinde düsünmemis olsamda, düsünce devrededir. bosnali hos kadinin “asik oldugumda durup düsünmem, birdenbire olur” dediginde kastettigi sey malumdur.bu dedigine itirazim da yok, yalniz bu söyledikleri kendi basina durmuyor, “duygular benim icin daha önemlidir” ya da “duygular dogaldir” gibi bir düsüncenin icinde isliyor.

    düsünce, her zaman bir önceye ya da bir sonraya bagliymis gibi durabilir(öyledir de), ama daha temel bir sey var ki, o da sudur:düsünce, bizzat ontolojik düzeydeki dolaysiz varolusu kesintiye ugratan seydir. buradan gitmeyi deneyince tepkiler, duygular, düsünceler üzerinde bilincin ve bilincdisinin yerini belirlemek önemli görüyor. ama böyle bir konuyu ha deyince toparlamak olacak is degil.

    anlamin kaybindan sonra duygulara tutundugumuz iddiasi icin, elimde kendi cikarsamalarimdan baska aslinda herhangi bir sosyolojik verim yok.sadece böyle bir bilincin sanildigindan daha yaygin oldugu kanisindayim yine de.bu sadece kapitalist sisteme ait bir sey de degil elbette.muhaliflerinin düsüncelerini bicimlendiren temelllerden biri de bu.romantik düsünce örnegini verdim. modern düsünceye, aydinlanmaciliga ilk önemli elestiriler ordan geliyor. rousseau”nun düsüncelerinin önemli oldugunu kabul etmek gerek. firsat bulmusken, yazidaki romantik düsünce elestirisinin negatifligine de bir sinir cekeyim.bunu az önce yaziya göz atarken fark ettim.romantik düsünce, aslinda ilk kirilmalari meydana getiriyor, bu bakimdan öylesine gecistirilemez aslinda.derrida”da gecistirmek yerine rousseau ile carpismaya giriyor bilindigi kadariyla.

    spinoza konusunda ise, platoncu magara idesiyle olan benzerligin sadece bir benzerlik oldugunu söyleyecegim.burada kullanilan spinoist yorum ayridir, kabul. bununla birlikte “bati düsüncesi”nde spinoza, “dogu düsüncesi”nde ibn-i arabi, mesela platoncu magara düsüncesine benzer sekilde iddialara sahipler ama her ikisininde, apayri degerlendirilmesi gerektigi kanisindayim. birincisi “rasyonellik” ikincisi “mistik” yönde, hem platon”u, hem Rendekar”i asiyorlar kanimca.

    simdilik bitireyim üstat.sen ikinci dikisi bi gec, sonra devam ederiz yine.
    bu arada ben de itiraf ederim ki, zaman zaman yazilardan önce yorumlari okumuslugum olmustur.

  13. thelosthighway Says:

    Ahmed İnam’dan haberim var üstat. Ama yorum yaparken aklıma gelen o değildi. Benzer şeyler demişim ben de evet, haklısın. Biraz daha açmak gerekecek. Ama başka sefer inşallah.

    Usta “düsünce, bizzat ontolojik düzeydeki dolaysiz varolusu kesintiye ugratan seydir” diyorsun. Valla aklıma Epiktetos geldi. Onun şu sözleri işi daha da karmaşıklaştırıyor: “Her şey Tanrının zihninde yüzmektedir.” (ya da buna benzer bir şey) Dolayısıyla bizler ve tüm evren tanrı’nın düşünceleriyiz. Gel de çık şimdi işin içinden. Valla ne Epiktetos kalır, ne Spinoza ne de Descartes amca :)

    Üstat belirtmeliyim ki çok baba bir makale kaleme almışsın. Ve olağanüstü bir incelik ve titizlikle, korkusuzca, teklemeden meselelerin özüne nüfuz etmişsin. Hayranlığımı bildirmeden edemedim. Hele şu tesbitin beni çok etkiledi:

    [Sanıyorum, “doğal” ile “yapay” ayrımına bu düzeyde kaynaklık eden şey, ilkinin kendiğilinden insan doğasına içkin bir kaynak olarak algılanması ikincisinin ise, öğrenilmiş, bir bakıma düşünülerek, yani düşünceyle hazırlanmış ve bize taşınmış olduğu şeklindeki bir kanaattir. Açıktır ki, bir şeyin doğalliğından kast edilen onun gerçek, sahici, otantik bir şey olmasıdır, öte yandan yapaylığından kast edilen de yine onun gerçek olmayan, sahte, sonradan icad edilmiş ve düşünce ürünü olmasıdır.Buna bakılırsa insanın bir doğal bir de yapay hayatı içiçe geçmiş durumda birlikte süregitmektedir. Birincisi kaybedilen sahiciliği, ikincisi ise yabancılaşmışlığımızın tezahürünü gösterir.]

    Bugün bir dergide Alev Alatlı ile yapılmış bir röportajda bir şey dikkatimi çekti. Senin de Rousseau’nun “yozlaştırılmış doğal insanın merhameti” şeklinde yaptığın alıntı benzer şeyleri tekrar düşünmeme sebep oldu. Alatlı, türk aydının yabancılaştığını, kendi meseleleri üzerine kafa patlatmak yerine batı pozitivizminin taşeronluğunu yaptığını, batıda yozlaşan insanın ve medeniyetin bize birşey sunamayacağını, içimizdeki eşsiz merhamet duygusuyla bu yozlaşmaya bir dur diyebileceğimizi ileri sürüyordu. Herne kadar “biz”, “siz” “onlar” ayrımında milliyetçi, ulusalcı bir fon belirgin bir şekilde tezahür etse de Alatlı’nın sözlerinde ciddiye almamız gereken hususlar olduğunu düşünüyorum. Alatlı, türk aydının sorunları sahiplenmediğini, hayaller, illüzyonlar dünyasında yaşadığını ileri sürerek Rus aydını ile türk aydınını karşılaştırıyor. Rusya’da SSCB döneminde yaşanan süreçten ötürü farklı şekillerde bunalıma giren, toplumsal meseleler yüzünden umutsuzluğa düçar olan yaklaşık 2500 aydının intihar ettiğini, türk aydının ise bırakın meselelerimizi sahiplenmeyi olup biten karşısında en ufak bir acı bile çekmeden, kayfı duymadan pozitivizm taşeronluğu yaptığını söylüyordu Alatlı. Doğal-yapay olanın izini burada da sürebiliriz diye düşünüyorum.

    Üstat “anlam” ile “sezgi” ilişkisinde ortaya çıkabilecek metefiziksel döngü meselesi Gazali sonrası İslam felsefesinin içine düştüğü sıkıntıların başında geliyor. Mesela, İbn Sinacı İşrak (aydınlanma) düşüncesi benzer bir metafizik döngüyü ihtiva ediyor. Peripatetik (meşşai) unsurların İslam tasavvufu ile eklemlenmesi ve işaret ettiğin gibi İbn Arabi’ye dek uzanan ve günümüze kadar tevarüs edilen sezgiye, marifete dayalı işraki düşünce bir çok İslam düşünürü tarafından kritik edilmiş. (Önümüzdeki günlerde çağdaş İslam düşünürlerinden birisi olan ve “İslam aklı” üzerinde titiz eserler veren Muhammaed Arkoun İstanbul’a geliyor. Bu önemli konulara bir konferans verecek) Mesela Razi, Tusi gibi Gazali sonrası İbn sinacı sentezci ekol böylesi bir döngüde hareket eder. Kur’an tefsirlerinde sık sık Aristo’ya yapılan atıflar ilgi çekicidir. Hele hele Razi, yazmış olduğu tefsirde yerkürenin şekli (yuvarlak mı düz mü) ile ilgili Aristocu görüşü bir ayeti tefsir ederken kullanıyor ki tam da bu metafizik döngünün ne denli tehlikeli ulaştığını gösteriyor. Kısacası sözünü ettiğin mesele, İslam düşüncesinin geçmişte ve günümüzde yaşadığı en önemli meselelerinden birisini oluşturuyor. [Konuyla ilgilenenler Muhammed Abid Cabiri'nin "Arap Aklı'nın Oluşumu" (Aslında İslam aklını kasdediyor ama milliyetçi bir saplantı kendisini ele veriyor), "İslam Siyasi Aklı" adlı kitapları önerebilirim.]

    Son olarak konudan epey sapmış olacağım ama Platon’un mağara hikayesi ile İbn Arabi’nin tasavvuf düşüncesi arasındaki ilişkiye dair bir kaç kelam edeyim istiyorum. Bilgi eksikliği olursa affola. Burada varoluş meselesini Platoncu mağara örneğinden ziyade “südur teorisi” ile açıklamak daha uygun düşer. Mesela, Aristocu ay altı- ay üstü evren tasavvurundan hareketle Farabi şöyle bir benzetme yapar: İlk Sebep (İlk Varlık, Bir Olan) güneş gibidir. Güneşin ışığı ve ısısı ona en yakın bölgeler en güçlüdür. Aşağılara indikçe ışık ve ısı etkisini yitirir. En yakında melekler ve gezegenler vardır. Daha sonra dünya vardır. İnsan, hayvanlar, bitkiler ve taşlar-madenler vardır. Nasıl ki güneş ışıkları denizin derinliklerine inildikçe etkisini azaltır, varlık da böyledir. En yakındaki melekler ve en uzaktaki cansız varlıklar arasında bir keyfiyet farkı mevcuttur. Bu varlık anlayışı işraki, tasavvufi düşüncede “Nur Metafiziği” olarak isimlendirilir. Mesela Nur (Allah), karanlık bölge (Berzah) gibi kavramlarla açıklanır varoluş. İbn Arabi, Sühreverdi, Molla Sadra çizgisi pek çok açıdan Aristotelyen düşünceye, Yeni Platoncu anlayışa (Plotinos), İbn Sinacı İşrak anlayışına pek çok şey borçludur.

    Baba, son olarak, haddi daha fazla aşmadan, Equilibrium ile ilgili yazını hararetle beklediğimi bildirir selam ederim. (Araya Blade Runner filan da serpiştirirsin artık)

    ————-
    Affına sığınırak bir kaç faideli link vereyim:

    Muhammed Arkoun’un bir makalesi için: http://www.corilaf.gazi.edu.tr/turkce/dergi/icerik/sayi4/6cfazli.pdf

    Muhammed Abid Cabiri’nin kitapları için:

    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=599

    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=63628

    Südur Teorisi için: http://www.felsefelik.com/felsefedunyasi/33-2001/33-091.pdf)

    İbn Arabi, Sühreverdi, Molla Sadra’nın Varlık ile ilgili görüşleri için: http://www.ibnularabi.com/ma011.pdf

  14. kacakkova Says:

    eyvallah kayıp derviş,

    demek ki equilibrum üzerinden devam edeceğiz bu bahse……

    alev alatlı’yı “or’da kimse var mı” serisiyle tanımış, yalçın küçük (vb.lerine) karşı yazdığı “aydın despotizmi” kitabına hak vermiş olmama rağmen, nedense yıldızımın barışık olmadığı kalemlerden biri olarak belirtmem gerek……dilinin milliyetçi, yer yer şoven bir tona bürünmesinden öte bir şeyler var sanki bu uyuşmalığımızda, ama tam üzeriinde düşünmüş değilim…..sıklıkla kullandıgını bildiğim “türk düşüncesi”, “türk düşünce dünyası” vs. tamlamalarında bile vardır bu milliyetci damar….

    her neyse, senin aktardığın düşüncesinde haklı olduğunu düşünüyorum yine de….alatlı’nın kastetiği aydın cevresi, tam olarak pozitivizmin taşeronluğunu yapıyor kesinlikle….bunun nedeni sorumluluktan kacması, hayal alameinde yaşaması mıdır, bence değil…..bu noktada ayrılıyoruz alatlı ile……aksine o gürüha sorarsan bizat sorumlluk gereği yaptığını söyleyecektir her ne yapıyorsa…..ben aydın olmaya cok özel bir anlam da yüklemiyorum aslında, edward said’in ruhu şad olsun, “sürgün-marjinal-yabancı” olmak dışında entelektüel’in işlevi bellidir….. aydın denilen zevatın üstlendiği işlevlerden biridir bu taşeronluk da……gramsci’nin “organik aydın” tanımlamasından beri, bu insanların sorumluluğunun bu olduğunu biliyoruz…

    verdiğin linklere henüz bakma fırsatım olmadı……südur teorisini bilmiyorum, üzerinde duracağım……aslında iyi bir islam felsefesi ve düşüncesi okumasına yönelmek de icab eder ama şimdilik olanaklı görünmüyor…..

  15. rukiye Says:

    vala uzun oldugundan dolayı hepsini okumadım

  16. ozan Says:

    bence hepiniz doğru ben bay murtaza paşa

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 554 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: